Bahçeli, partisinin Merkez Yönetim Kurulu (MYK) ve Merkez Disiplin Kurulu (MDK) toplantısının ardından genel merkezde yaptığı açıklamada, yerel seçimde merkezi yönetimin hedefleriyle örtüşecek, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin doğasıyla uyum içinde olacak muazzez bir sonucun çıkmasının yeni yüzyılın en önemli demokrasi başarısı olacağını söyledi.
Yerel yönetimlerde kaos ve karmaşanın son bulması gerektiğini vurgulayan Bahçeli, “Her şeyi eline yüzüne bulaştıran, adeta kriz üretim merkezine dönüşen, demlendikçe şuurunu ve dengesini kaybeden CHP’nin halihazırda yönetimi altındaki belediyelerin milletin iradesiyle toparlanması ve düzlüğe çıkması başlıca amaç ve arzumuzdur.” dedi.
CHP’nin yerel yönetimlerde başarısız olduğunu öne süren Bahçeli, şöyle devam etti:
“CHP, yerel yönetimlerde acizdir. CHP, yerel yönetimlerde iflastadır, itibarsızdır. CHP, yerel yönetimlerde bölücülere teslimdir, boyun bükmüştür. Zilletin anaforuna kapılmış yerel yönetimlerle yeni yüzyılın lider ülke Türkiye’sine ulaşmak takdir edersiniz ki ham bir hayal, boşuna bir gayrettir. Ne kadar gizleseler de ne kadar kaçak güreşip zaman zaman zevahiri kurtarmak adına kayıkçı kavgasına tutuşsalar da, CHP ile DEM yan yana, diğerleri de yedektedir. Zillet masanın altıyla üstü yer değiştirmiştir. Oyunu görüyoruz, rol paylaşımını okuyoruz. ‘Kent uzlaşması dedikleri’ PKK ittifakıdır. ‘Kent uzlaşması’ dedikleri ülkemize karşı beşinci kol faaliyetidir. CHP düştüğü denizde yılana sarılmıştır.”
“Bizim anlayamadığımız Özgür Bey’in, hangi ara aziz Atatürk’le temas kurduğu”
“İstanbul’da davetiye polemiği çıkaran, Cumhurbaşkanı yardımcılığı peşine düşerek şehremini görevini terk eden, partisinin eş başkanı gibi hareket eden mahut şahıs için son görünmüştür.” diye konuşan Bahçeli, aynı şeyin Ankara, İzmir ve diğer CHP’li ve DEM’lenmiş belediyeler için de aynen geçerli olduğunu söyledi.
Bahçeli, ülkenin önüne takoz koyanları kenara çekmenin, Türk ve Türkiye Yüzyılı yürüyüşüne destek vermenin aziz milletin artık demokrasi ve irade meselesi haline geldiğini vurgulayarak, şunları kaydetti:
“Özgür Bey’in, halüsinasyon görerek grup toplantısında yaptığı konuşma ruh sağlığı hakkında hepimizi kaygılandırmıştır. Bu konuşmasında milletvekillerine, ‘Atatürk sizden partisini iktidar yapmanızı bekliyor’ diyerek tuhaf bir açıklamada bulunmuştur. Bizim anlayamadığımız Özgür Bey’in, hangi ara aziz Atatürk’le temas kurduğu, nasıl konuştuğu, mesajları ne şekilde aldığıdır. Şayet ruh çağırma seanslarına katılıp bir sonuca ulaştığını iddia ederse kendisine yazık olacak, hayalleri gerçekmiş gibi sunmasının fahiş sonuçlarına yakın vadede katlanacaktır. Yok uyduruyorsa bu defada palavracı ve siyasi meddah olarak anılmayı hak edecektir.
Bugünkü CHP, Atatürk’ün partisi değil, DEM’in oyun uşağı, Türkiye düşmanlarının altı oklu uydusudur. İddiaya bakar mısınız, neymiş, Atatürk dile gelmiş de partisinin iktidar olmasını istemiş, böyle konuşan Özgür Bey ne yiyip ne içtiğine biraz dikkat etmesi samimi tavsiyemizdir. Teröristlerle demlenen bir parti Atatürk’ün partisi olamaz. Terörle mücadeleye ‘hayır’ diyen bir parti Atatürk’ün partisi olamaz. Bölücülerin elini eteğini öpen bir parti Atatürk’ün partisi olamaz.”
Yerli ve milli silah sanayine karşı çıkan, Karabağ’ın azatlığına şaşı bakan, ağzına Türk milletini alamayan, Milli Mücadeleden rövanş almak isteyen mihraklarla can ciğer kuzu sarması olan bir partinin Atatürk’ün partisi olamayacağını belirten Bahçeli, “Hayatlarında bir kez dahi olsa ‘Ne Mutlu Türk’üm Diyene’ sözünü haykıramayanların ambargosu altında bulunan bir parti Atatürk’ün partisi olamaz.” değerlendirmesinde bulundu.
-“CHP, iktidarın değil, Türkiye’nin karşısındadır”
Köylüyü küçük gören, milletin demokratik seçimini aşağılayan, depremzedeleri suçlayan, yabancı ülkelerde Türkiye’yi kötüleyen bir partinin Atatürk’ün partisi olamayacağını ifade eden Bahçeli, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Gazi Mustafa Kemal Atatürk demek Türkiye Cumhuriyeti ve soylu milli kahraman demektir. Onun miras ve emanetlerine ihanet edenlerin adını anması yüzsüzlüktür. CHP’de, Atatürk’ten geriye hiçbir şey kalmamıştır. Atatürk bugünkü CHP’yi görseydi emin olunuz ki çizmelerini giyip mavzerini kuşanır, bu defa da partisi için kurtuluş mücadelesi başlatırdı.
Demlenen CHP, Dumlupınar’da ezilenlerin, İzmir’de denize dökülenlerin varisidir. TOGG yapılır, kulp takarlar, ‘boşuna uğraşıyorlar’ dedikodusu yayarlar. Kızılelma havalanır, rahatsız olurlar, çılgına dönerler, başlarını kuma gömerler. İHA’ları, SİHA’ları dünya konuşur, ‘hayırdır savaşa mı giriyoruz’ diyerek göle maya çalarlar. TCG Anadolu denize iner, karalamak için geceyi gündüze katarlar. Yol, köprü, tünel, metro, şehir hastanesi, hızlı tren, baraj yapılır, ‘bunlara ne gerek var’ bahanesinin altına saklanarak, yolsuzluk iddiasını dillendirirler. Beşinci nesil milli muharip uçağımız KAAN hamdolsun kanat açar, hepimizin göğsü kabarır, müflisler ve müfteriler ise ‘motor yerli değil, KAAN’ın yazılışı hatalı, uçsa bile devamı gelmez, gelse bile işe yaramaz’ çarpıtmalarıyla yapılanı yıkmak, milli sevinci köreltmek için uğraşırlar. Dedim ya bu CHP, iktidarın değil, Türkiye’nin karşısındadır. Korkmasınlar, itiraf etsinler, kaçmasınlar gerçeklerle yüzleşmeyi denesinler. Hizmet siyasetinin yerini hezimet siyaseti almamalıdır.”
Bahçeli, 31 Mart’ta zaferin Türk milletinin olması, Cumhur İttifakı’nın hanesine yazılması, 14 Mayıs ve 28 Mayıs 2023 Cumhurbaşkanı ve Milletvekilliği Genel Seçimlerinin teyit edilip yeni yüzyıla Türk milletinin mührünün vurulmasının gerektiğini kaydetti.
Yapamayanların gitmesi, vatan ve millet sevdalılarının gelmesi gerektiğini söyleyen Bahçeli, “Türkiye’nin gelişmesiyle sevinmek, milli gurura ortak olmak, önemle ifade ediyorum ki ne Özgür Bey’i ne de arkadaşlarını MHP’li veya AK Partili yapmaz, yalnızca insan yapar, yalnızca bu milletin evladı yapar, yalnızca adam gibi adam yapar.” dedi.
-“Ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür, dili Türkçedir”
Bahçeli, PKK’nın siyasi talep listesinin beş ana noktada temerküz ettiğinin herkesin bildiği bir gerçek olduğunu belirterek, bunları, “Türk milli kimliğinin yeniden tanımlanarak değiştirilmesi, vatandaşlık kavramının üst kimlik olarak benimsenmesi, Kürtçenin kademeli olarak eğitim sistemi içine alınması ve kamu hizmetlerinde kullanılmasının önünün açılması, etnik kimlikle siyaset ve örgütlenme hakkının tanınması, ‘yerinden demokratik yönetim’ adı altında eyaletler sistemine geçisin altyapısının hazırlanması, teröristlere genel siyasi af çıkartılması, siyasal ve toplumsal hayata katılmalarının sağlanması için gerekli düzenlemelerin yapılması.” şeklinde sıraladı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin milli devlet niteliği, üniter siyasi yapısı, milli birliğinin dayandığı esasların anayasada açıkça belirlendiğini, Anayasa’nın, “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür, dili Türkçe’dir” hükmünü vazeden 3’üncü maddesinin temel çerçeveyi kalın çizgilerle ihata ettiğini söyledi.
Bu temel hükmün, devletin kuruluş ilkesinin “çok milletli” bir yapıya dayanmadığını açıkça ortaya koyduğunu, bu yönde bir düzenleme yapılmasına kapıyı nihai olarak kapattığını vurgulayan Bahçeli, “Tek millet–tek devlet esasına dayanan üniter yapıda kurulmuş milli devletlerde, farklı etnik kimliklere hukuki ve siyasi statü tanınarak çok parçalı millet yapısı oluşturulmasına, kişi hak ve özgürlüklerinin etnik temelli kolektif haklara dönüştürülmesine, Türkçe dışındaki dillere ve farklı kültürlere statü kazandırılarak milli azınlık yaratılmasına hak da yoktur, yer de yoktur, imkan da olamayacaktır.” dedi.
Resmi ve eğitim dilinin Türkçe olduğu ilkesinin ise anadilden başlayarak iki dilli eğitim sistemine geçilmesine kesin engel olduğunu ifade eden Bahçeli, devletin üniter yapısının, bölgesel otonomi modellerine ve ayrılıkçı emellere izin ve icazet vermeyeceğinin de ortada olduğunu söyledi.
Bahçeli, “Bu somut gerçekler karşısında TBMM’de ısrarla başka dillerin propagandasını yapmaya kalkışan ve Türkçeye rakip çıkarmaya cüret eden, sabırları zorlayan bölücüler, söylem ve eylemleriyle bölünmez bütünlük konusunda Anayasa’nın belirlediği esaslara aykırı hareket ederek suç işlemişlerdir. Bu suça sessiz kalmak, görmezden gelmek zımnen onay vermek demektir. MHP, kimsenin etnik kökeniyle, dili, dini ve mezhebiyle ilgilenmeyen, bunları sorgulamayan, milli kimlikte birleşerek millet olgusuna birlikte can veren vatandaşlarımızı bütün olarak kucaklayan bir anlayışın temsilcisidir.” diye konuştu.
Milleti oluşturan temel unsurun kan bağı değil, kültür ve duygularda ortaklık olduğuna işaret eden Bahçeli, Türk milliyetçiliğinin buna dayandığını kaydetti.
Bahçeli, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin, millet bilinciyle devleti kuran Türk milletinin eşit ve onurlu bireyleri olduğunu belirtti.
Milli varlığın temelinin bu milli şuur ve milli birlik ruhu olduğunu ifade eden Bahçeli, “Geriye dönüş demek yok oluşa hizmet etmek demektir.” diye konuştu.
İstanbul Milletvekili Celal Adan’a teşekkür
Asırlarca süren birlikteliğin kilit taşı olan millet yapısının emperyalizmin karanlık senaryolarıyla ve yıkım siparişiyle çözülmek, çürütülmek istendiğine dikkati çeken Bahçeli, etnik köken ve dil farklılıklarının ayrışma gerekçesi olarak görülmesinin hiçbir şekilde haklı, meşru ve hukuki sayılamayacağını kaydetti.
Farklılıkların bir kırılma hattı olarak derinleştirilmesinin, bunların siyasi ve hukuki statü altında kurumsal hale getirilmesinin bir bölünme reçetesi olduğunu belirten Bahçeli, şöyle konuştu:
“Herkes çok iyi bilmelidir ki ayrıştırma çatışmayı, çatışma da bölünme ve parçalanmayı eşzamanlı olarak tetikleyecektir. Bu durumda Türkiye’nin milli birliği ölümcül yara alacak, bir kardeş kavgası kaçınılmaz hale gelecektir. Bizim taşıdığımız endişenin nedeni öteden beri işte budur. Şimdi huzurlarınızda MHP’nin Meclis Başkanvekili İstanbul Milletvekilimiz Sayın Celal Adan Beyefendinin Meclis’te Kürtçe konuşma hevesiyle Türkiye’yi bölmeye adım atanlara karşı sabırlı, soğukkanlı ve Meclis’in haysiyetini en az Anayasa Mahkemesi kadar korumayı bilmek şuuruyla konuşmayı kesmesi Türkiye’yi bir bölünme eşiğinden vazgeçirmiştir. Kendisine teşekkür ediyorum. İşte MHP budur. Etnik köken çetelesi tutarak milli birliğin temellerini yıkmak, devletin varlığına ve milletin birliğine kastetmek demektir. Bu da vatana ve millete kesif bir ihanettir.”
Milli kimlik, devletin kuruluş esasları ve milli birlik konularında nerede durduklarının çok berrak olduğuna dikkati çeken Bahçeli, “Türk milletinin milli birliği, kardeşliği ve dayanışmasını yıkmak için yola çıkanlarla sonuna kadar mücadele etmeye, her ne pahasına olursa olsun bu ihanet çemberini kırmaya hazırız ve buna da kararlıyız.” ifadesini kullandı.
Dilin milli kimliğin omurgası, millete mensubiyetin temel direği olduğunu kaydeden Bahçeli, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Millet olma halinin mayası dildir ve bu dil bizim için asırları aşıp gelen Türkçemizdir. Bu maya kokuşursa bizi bir kimlik olarak ayakta tutan değerlerin devamı asla mümkün olamayacaktır.
Dile ortak koşmaya izin verilirse devlete de ortak koşmak durumunda kalınacaktır. Bu itibarla, ana dilde eğitim ve öğretim Türkiye üzerinde emelleri olan her mihrakın sıcak tutuğu ve dayattığı ana gündem maddesidir. Meclis’te Türkçe dışında mahalli bir dille konuşmayı alışkanlık haline getirenler zalimlerin yerli figüranlarıdır. Masum bir kültürel hakkın tanınması gibi sunulmaya çalışılan bu konunun, özellikle PKK için taşıdığı hayati önem, Türk milletinden ayrı bir millet kimliği, ayrı milli mensubiyet duygusu yaratılmasında dilin temel vasıta olmasından kaynaklanmaktadır. Ortak dil ile milletleşme arasında tabii bir bağ vardır ve bilinmektedir.
Milli dil ile milli varlık ve milli beka arasındaki bağın kesintiye uğraması, tahrip edilmesi milletlerin geriye dönüşünü kaçınılmaz hale getirecek, bir arada yaşayabilmenin asgari müştereklerinin en önemlisi ortadan kalkacaktır.”
-“Türkçeden taviz vermeyiz, vermedik, vermeyeceğiz”
Bahçeli, Atatürk’ün, “Biz Balkanlar’ı niçin kaybettik biliyor musunuz? Bunun bir tek sebebi vardır, bu da, Slav Araştırma Cemiyetleri’nin kurduğu dil kurumlarıdır. Bizim içimizdeki insanların, milli şuurlarını uyardığı zaman, biz Balkanlar’dan Trakya hudutlarına çekildik.” sözünü anımsatarak, dille kimlik, dille birlik ve dille ayrılma arasındaki hassas ilişkiyi izah eden Atatürk’ün bugün de geçerli olan tarihi tespitine kulak verilmesi gerektiğinin altını çizdi.
Bahçeli, şunları kaydetti:
“Elbette ki lisanımızı kendimiz seçmiyoruz. İçine doğduğumuz ailenin dili anamızın dili oluyor. Bizim için her dil saygıdeğerdir. İnsan olmanın en doğal hali ve sonucudur. Kim, özel hayatında anadiliyle konuşmak istiyorsa konuşsun. Engel olacak, önüne geçecek, ağzını kapatacak hiç kimse yoktur. Buna saygı duyarız. Şarkıların söylenmesinden, şiirlerin okunmasından, sohbetlerin yapılmasından tedirgin olmanın anlamı da yoktur. Kuşkusuz insanlar özel hayatlarında analarının dilini kullanıp kullanmamakta serbesttir. Bu kendi bilecekleri bir şeydir ancak özel hayattaki kullanım serbestliğinin kamusal alana girmeye başlaması milli dilin önüne dikilen bir bariyer, ayrı bir kimliğin uyandırılması için yapılan sinsi bir tahriktir. Türkçe bugünkü anlamda resmi sıfatı taşımasa bile Osmanlı İmparatorluğu’nun da bürokratik yazışma lisanıdır. Arşivlerimizdeki milyonlarca Türkçe belge bunun işaretidir.”
Bahçeli, 1876’da ilan edilen Kanun-ı Esasi’nin 18. maddesinde, devlet memurlarının ve mebusların “lisan-ı resmi” olan Türkçeyi bilmelerinin, Meclis’teki konuşmalarını Türkçe yapmalarının şart koşulduğuna dikkati çekti.
Bahçeli, şu değerlendirmeleri yaptı:
“Türk devletini, milletsiz ve ülküsüz bir devlet nizamı, bu devlette yaşayanları kimliksiz insan yığınları zanneden sefil güruhun bugün bin yılda oluşan milli varlığımızı geri döndürme emellerini bir kez daha gözden geçirmeleri hayırlarına olacaktır. Çünkü alçak hesapları boşa çıkmaya, tuzak ve tezgahları sonuçsuz kalmaya mahkumdur. Cümle alem bilmelidir ki Türkçeden taviz vermeyiz, vermedik, vermeyeceğiz. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden taviz vermeyiz, vermedik, vermeyeceğiz. Türk milletinden taviz vermeyiz, vermedik, vermeyeceğiz. Milli ve üniter devletimiz olan Türkiye Cumhuriyeti’nden şehit olmak pahasına taviz vermeyiz, vermedik, vermeyeceğiz. Biz Milliyetçi Hareket Partisi’yiz. Biz Cumhur İttifakı’yız.”
(Bitti)
]]>YEE’den yapılan açıklamaya göre, Dante Alighieri Lisesi’nde başlayan ilk Türkçe dersine, Türkiye’nin Bükreş Büyükelçisi Özgür Kıvanç Altan, Bükreş Sektör 3 Belediye Başkanı Robert Sorin Negoita, YEE Romanya Müdürü Mustafa Yıldız, Dante Alighieri Lisesi Müdürü Maria Dan, YEE okutmanları ve öğrenciler katıldı.
Bükreş’te uygulamaya geçirilen Tercihim Türkçe Projesi’yle devlet okullarında Rumen öğrenciler, Türkçe ile buluşturuluyor.
Romanya’nın köklü okulları tarafından ilgiyle karşılanan proje, pilot uygulama aşamasında olmasına rağmen Bükreş’teki 6 okulda uygulanmaya başladı.
Dante Alighieri Lisesi, 103 Numaralı Ortaokul, Titu Maiorescu Ortaokulu, Adrian Paunescu Ortaokulu, Sfantul Andrei Ortaokulu ve Uruguay Ortaokulu Türkçe derslerinin başladığı okullar arasında yer alıyor.
İlk Türkçe dersini Türkiye’nin Bükreş Büyükelçisi Altan verdi
Dante Alighieri Lisesi’nde başlayan ilk Türkçe dersi, Türkiye’nin Bükreş Büyükelçisi Altan tarafından verildi.
Öğrencilere Türkçe tanışma diyaloğunu öğreten Altan, Bükreş YEE tarafından hazırlanan hediyeleri öğrencilere takdim etti.
Büyükelçi Altan, konuşmasında, Türkçeye Romanya’da büyük ilgi duyulduğuna işaret ederek, bunun Türkiye ile Romanya arasındaki tarihi ilişkilerle alakalı olduğunu dile getirdi.
İki ülke arasındaki dostluğun çok eskilere dayandığını belirten Altan, bundan dolayı Rumenlerin Türk kültürünü ve dilini daha yakından tanımaya çalıştığını söyledi.
Altan, Tercihim Türkçe Projesi’nin bu konuda son derece iyi hazırlanmış bir program olduğunu kaydederek, “İlk Türkçe dersini öğrencilerle yaparak onların Türkçe öğrenmeye ne kadar hevesli olduğunu ilk elden görme şansı bulduk. Türkiye ve Romanya, birbirlerine çok yakın ülkeler.” ifadesini kullandı.
Ortak tarihten de gelen bu yakın ilişkilerle köprüler kurduklarını vurgulayan Altan, “Yunus Emre Enstitüsü de adına yakışır şekilde iki ülke arasındaki bu dostluk ilişkilerini tesis ediyor. Hem Tercihim Türkçe Projesi’ne katılan okulları hem Yunus Emre Enstitüsünü hem de Sektör Üç Belediye Başkanı’nı gönülden tebrik ediyorum.” diye konuştu.
Sektör 3 Belediye Başkanı Negoit, bu projenin görev alanında yapılmasından mutluluk ve gurur duyduğunu belirterek, YEE’ye bu projeyi ücretsiz Bükreş ile buluşturduğu için teşekkür etti.
Negoit, öğrencileri Türkçe ve diğer yabancı dilleri öğrenmeleri için teşvik ettiklerini söyleyerek, “Çünkü Türkiye ile Romanya arasında uzun yıllara dayanan kültürel, ekonomik, turistik bağlar var. Biz bu bağları daha da geliştirmek istiyoruz. Ayrıca Türkçe, turistik açıdan da bize yardımcı olacaktır. Artık tatillerimizi daha güzel bir şekilde yapabileceğiz.” ifadesini kullandı.
“Proje, Romanya geneline yayılacak”
YEE Romanya Müdürü Yıldız, 10 ülkede başarıyla yürüttükleri bu projeyi Romanya’da başlattıklarını aktararak, pilot olarak Bükreş’teki 6 okulda yaklaşık 400 öğrenciyle başlattıkları bu projenin Romanya geneline yayılacağını söyledi.
Yıldız, Romanya’da Türkçe öğretilen okullarla Türkiye’deki okulları “kardeş okul” yapacaklarını ve bu öğrencilerin karşılıklı ziyaretlerde bulunacağını anlattı.
İki ülkenin birbirinin kültürünü yakından tanıma fırsatı bulacağına işaret eden Yıldız, şunları kaydetti:
“Şimdilik hazirana kadar pilot olarak uygulanacak projemiz, 2024 Eylül ayından itibaren Bükreş geneline ve ilerleyen süreçte Romanya geneline yayılacak. İşbirliği anlamında Romanya Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere okullarımıza ve Türkçeye gönül vermiş değerli öğrencilerimize teşekkür ederim. Herkese eğlenceli bir ders dönemi dilerim.”
Tercihim Türkçe Projesi’nde ilk protokol imzalanan okul olma özelliğini taşıyan Dante Alighieri Lisesi’nin Müdürü Maria Dan da YEE’nin bu fırsatı sunmasından dolayı mutlu olduğunu dile getirerek, bunun önemli bir fırsat olduğuna ve Türkçenin önemine dikkati çekti.
Dan, 1600 öğrencinin 100’den fazlasının bu dili öğrenmeyi tercih ettiğini söyleyerek, “Çünkü Türkiye ile gerçekleştirdiğimiz farklı projelerde sadece İngilizce değil, Türkçe konuşma ihtiyaçları olduğunu da gördüler. Türkçe, eğlenceli bir dil ve matematikle benzer noktalar taşıyor. Matematiği seven ve matematikte iyi olan birisi Türkçeyi de kolaylıkla öğrenebilir.” diye konuştu.
Öğrencilere yabancı dil öğrenmenin ne kadar önemli olduğunu öğrettiklerini kaydeden Dan, “Kültürel ve ticari açılardan da Türkçe bilmek büyük avantaj. Türkçe bilen birisi fırsat bulduğunda bunu en iyi şekilde değerlendirebilir.” dedi.
Gelecek projelerle ülkeler birbirlerinin dilini ve kültürünü yerinde tanıyacak
Tercihim Türkçe Projesi ile okullarda Türkçe öğretiminin yanında düzenlenecek etkinlikler aracılığıyla iki ülke ve kültür arasındaki yakınlığın eğitim yoluyla da artırılması hedefleniyor.
İlerleyen süreçte Tercihim Türkçe Projesi’nin alt kolu olan Kardeş Okul Projesi de hayata geçirilerek, Romanya ve Türkiye’deki “kardeş okulların” öğrenci, öğretmen ve okul idarecileri birbirlerinin okulunu ziyaret ederek dilini ve kültürünü karşılıklı yerinde tanıma imkanı bulacak.
Bükreş’teki farklı okullarla da imzalanacak protokollerle projenin öncelikle Bükreş özelinde, sonrasında da Romanya genelinde ücretsiz yaygınlaştırılması planlanıyor.
Proje, 2011’den bu yana aldığı olumlu geri bildirimlerle 10 ülkede başarıyla uygulanmaya devam ediliyor.
Romanya genelinde Türkçe öğretim faaliyetlerine devam eden YEE, kültür merkezi bünyesindeki Türkçe kurslarının yanı sıra Kamu Çalışanlarına Türkçe Öğretimi Projesi ile Romanya’da üst düzey kamu çalışanlarına da Türkçe kursları vererek yaklaşık 5 bin kişinin Türkçe ile tanışmasını sağlamıştı.
]]>Gaziantep’in Şahinbey ilçesinde yaşayan 68 yaşındaki emekli Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Veysel Türk ve eşi Şükriye Türk, emekliliklerini yeni diller ve yeni şeyler öğrenerek değerlendiriyor. Çift, Şahinbey Belediyesi Binevler Sosyal Tesisi’nde düzenlenen İngilizce kursuna katılarak gençlere ve evli çiftlere örnek oluyor. 4 dil bilen Veysel Türk, öğrenmeye hep açık olduğunu belirterek, “Yaşımız ilerlemiş olabilir ama öğrenmenin yaşı yok. Emekli olduktan sonra boş durmak istemedik. Eşimle birlikte İngilizce öğrenmeye karar verdik. Hem zihnimizi hem de dilimizi geliştirmek istiyoruz” dedi.
“Beşikten mezara kadar ilim”
Öğrenmenin yaşının olmadığını belirten Veysel Türk, “Peygamber Efendimizin bir hadis-i şerifi var. Beşikten mezara kadar ilim. Dolayısıyla biz de emekli olmamıza rağmen okuyamaya, öğrenmeye devam ediyoruz. Arabistan’a gittiğim zaman kendi derdimi anlatacak kadar konuşabiliyorum. Ama ben Arapça konuşmak istedikçe oraya gelenlerin genelinin İngilizce konuştuğunu gördüm. Benimle İngilizce konuşmak istediler. Benim de İngilizceyi ilerletmek istedim her zaman. 3 defa görevli olarak Amerika’ya gittim. ve orada İngilizcemin eksikliğini gerçekten duydum. Bu vesileyle de emekli olunca İngilizce öğrenmek için zamanım oldu. Bu kursa gelmeden önce internetten öğrenmeye çalıştık. Fakat bu kurs İngilizce öğrenmemiz için çok etkili oldu” ifadelerini kullandı.
“Kaç dil biliyorsanız o kadar çok insan oluyorsunuz”
Yeni diller öğrenmenin hayatı kolaylaştıracağına değinen Türk, “Gençler hayata atıldıktan sonra her şeyin farkına varacaklar. Üniversite mezunu bile olsalar İngilizce ve diğer dilleri bilmenin ne kadar etkili olduğunu görecekler. Dil sertifikası olanların öncelikli olduğunu anlayacaklar. İkinci husus ise kültür. Dünyayı daha iyi tanımak için dil çok etkilidir. Başka ülkelerin basınını takip edebilmek için dil öğrenmeleri gerekmekte. Kaç dil biliyorsanız o kadar çok insan oluyorsunuz. Bu yüzden gençlere tavsiye ediyorum” şeklinde konuştu.
“İngilizce konuşurken eşim en büyük destekçim”
Eşinin her zaman en büyük destekçisi olduğunu söyleyen Şükriye Türk ise “Ciddi bir kursa ilk defa katılıyorum. Eşimin bilgi birikimi daha fazla olduğu için onun yardımıyla bende hobi olarak öğrenmek istedim. 2 defa eşimle Amerika’ya gittim. Orada Camiye gittiğimde kadınların İngilizce konuştuğunu duyardım. Eve geldiğimde ne konuştuklarına çeviriden bakardım. İngilizcenin hayatımda eksikliğini hissediyordum. İngilizce konuşurken eşim en büyük destekçim. Bana her konuda olduğu gibi İngilizce öğrenmemde de çok yardımcı oluyor. Bir dil öğrenmek çok istiyorum. Gün geçtikçe öğrenme isteğim daha da fazlalaşıyor” ifadelerine yer verdi.
“Sınıfa ilk girdiğimde Şükriye ve Veysel çiftini görüyorum”
Şahinbey Binevler Sosyal Tesisi İngilizce Öğretmeni Seda Polat ise Veysel ve Şükriye çiftinin çok azimli olduklarını belirterek, “Veysel bey ve Şükriye hanım ilk kursa geldiklerinde onların gözünde o ışığı gördüm. Gerçekten öğrenmeye çok istekliler. Sınıfa ilk girdiğimde Şükriye ve Veysel çiftini görüyorum. ve aynı zamanda çok çapa sarf ediyorlar. Emeklerinin karşılığını alıyorlar” diye konuştu. – GAZİANTEP
]]>Çevirisi ve baskısı Ahmet Yesevi Üniversitesi (AYÜ) Avrasya Araştırma Enstitüsü tarafından yapılan kitabın tanıtım töreninde Türkiye’nin Astana Büyükelçisi Mustafa Kapucu, Kazakistan Parlamentosu Kazakistan-Türkiye Dostluk Grubu Başkanı Nurtöre Jüsip, AYÜ Mütevelli Heyet Başkanı Prof. Dr. Muhittin Şimşek, Avrasya Araştırma Enstitüsü Direktörü Suat Beylur’un yanı sıra büyükelçiler, Kazakistan Senato ve Meclis milletvekilleri, akademisyenler ve çok sayıda davetli yer aldı.
“Umarım değerli Kazak okuyucuları bu kitaptan istifade ederler”
MİT Başkanı Prof. Dr. Kalın, etkinlikte paylaşılan video mesajında, eserin tercümesinde ve yayımlanmasında emeği geçenlere teşekkür etti.
Eserde İslam ve Batı medeniyetlerinin neredeyse 1300 yıllık uzun tarihi üzerinden “ben” ile “öteki” arasındaki ilişkinin değişik dönemlerini, boyutlarını ve yönlerini ele aldığını anlatan Kalın, şöyle konuştu:
“Tarih boyunca İslam’ı sadece bir siyasi ve askeri rakip olarak değil ama aynı zamanda kültürel, teolojik dini bir rakip olarak gören Batı medeniyetinin İslam algısının hatta İslam takıntısının nasıl şekillendiğini, İslam’ı bir öteki olarak kurgulamasının nelere mal olduğunu izah etmeye çalıştım. Aynı şekilde İslam dünyasında özellikle 17-18. yüzyıldan sonra Batı’nın ötekileştirilerek İslam dünyasının ötekisi olarak kurgulanmasının ürettiği zihni sorunları, maliyetleri biraz açmaya çalıştım. ‘Bugün İslam ve Batı medeniyetleri, yeni bir yol haritası belirleyeceklerse bunu ancak kendileri kalarak ama ötekini düşmanlaştırmadan, şeytanlaştırmadan, gayriinsanileştirmeden yapabilecekler.’ diyorum. Bu da kitabın ana tezi.”
Kalın, kitapta İslam ve Batı medeniyetlerinin yüzlerce yıl boyunca devam eden etkileşimleri, alışverişleri, ziyaretleri, karşılıklı geliş-gidişleri ve diğer konuları da ele aldığını belirterek, “Umarım değerli Kazak okuyucuları, dost ve kardeş Kazakistan aydınları, akademisyenleri, politika yapıcıları, kanaat önderleri, öğrenci arkadaşlarım da bu kitaptan istifade ederler.” dedi.
“Kazak dili daha yaygın hale geliyor”
Büyükelçi Kapucu, katılımcılara teşekkür ederek, “Prof. Dr. İbrahim Kalın, malumunuz olduğu üzere en üst düzey görevlerde bulunmuş bir bürokrat olmasının yanı sıra değerli bir akademisyen ve bir entelektüeldir. Kendisi, bu görevleri yerine getirdiği dönemlerde de akademik çalışmalarına ara vermemiş, okumayı, yazmayı ve üretmeyi sürdürmüş bir kişi.” diye konuştu.
Kitabın ilk baskısının 2016’da çıktığını dile getiren Kapucu, medeniyetler tarihi, Avrupa-İslam ilişkilerine felsefi ve kültürel perspektiften ışık tutan bu eserin Kazakça basılmasının önemli olduğuna dikkati çekti.
“Kazakistan’da Kazak dili hem devlet kurumlarında hem de toplum nezdinde daha yaygın hale geliyor.” diyen Kapucu, şunları dile getirdi:
“Bir milletin öz benliğini ve kimliğini tanımlayabilmesine imkan sağlayan ana dilde yayınlar yapılması, eserlerin gelecek nesillere aktarılması, tabiatıyla çok önemlidir. 2021 yılında Kazakçanın Latin alfabesine uyarlanmış versiyonu kamuoyuna sunuldu. Önümüzdeki yıllarda, öngörüldüğü gibi Kazak dili Latin alfabesiyle kullanıldığı takdirde, aynı dil ailesine mensup akraba diller olan Türkçe ve Kazakça arasındaki bağlar daha da sıkılaşacaktır. Bu vesileyle Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi ve Avrasya Araştırma Enstitüsünü bu çalışmalarından ötürü kutluyor, özellikle Türkçe ve Kazakça dillerinde gelecekte yapacakları çalışmalarda da başarılar diliyorum.”
Kazak Senatör Darhan Kıdırali de eserde Doğu ile Batı arasındaki ilişkilerin kronolojisiyle ele alınmasının değerli olduğunu kaydederek, “Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Dünya 5’ten büyük’ tezinde biz bunun aksettirmesini görüyoruz. Dünyanın içerisinde Doğu da İslam ülkeleri de vardır. İslamofobi’nin yersiz olduğunu gösteriyor.” ifadelerini kullandı.
Kıdırali, eserde üzerinde durulan konuların sadece Türkiye açısından değil kendileri açısından da önemli olduğunu vurguladı.
]]>İSTANBUL Rehberler Odası (İRO), 6326 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu’nda yapılması planlanan ve TBMM’ye sunulan teklif maddelerine itirazlarını dile getirmek için Beyoğlu’nda basın açıklaması düzenledi. Basın toplantısında konuşan İRO Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Gökhan Çeliktaş yapılması planlanan değişikliklere ilişkin, “Turist rehberliği mesleğinin doğasına, çalışma şartlarına ve standartlarına uygun olmayan, meslek kalitesini ve meslek itibarını ileriye götürmeye değil tam aksine geriletmeye yönelik bir kanun tasarısı olduğunu bugün burada bulunan arkadaşlarımızla birlikte bir kez daha ilan etmek istiyoruz” dedi.
İstanbul Rehberler Odası üyeleri, 6326 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu’nda yapılması planlanan ve TBMM’ye sunulan teklif maddelerine itiraz etmek için Beyoğlu’nda basın açıklaması yaptı. Grup adına İRO Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Gökhan Çeliktaş basın açıklaması yaptı. Çeliktaş, yapılmak istenilen kanun değişikliklerinin meslek kalitesini ve meslek itibarını ileriye götürmeye değil tam aksine geriletmeye yönelik bir kanun tasarısı olduğunu belirtti.
“BUNUN MİLLİ GÜVENLİK SORUNU TEŞKİL EDECEĞİNİ DÜŞÜNÜYORUZ”
Gökhan Çeliktaş, “Bugün burada toplanma amacımız yapılmak istenilen değişiklikler ile ilgili kanun teklifini incelediğimizde turist rehberlerinde endişe uyandıran maddelere dair bir basın açıklamasında bulunmak. 9 Şubat tarihinde meclise gönderilen yeni kanun değişikliği teklifi incelediğimizde bizler arasında endişe uyandıran bazı maddeler olduğunu tespit ettik. Bu maddelerden bir tanesiyle, biz turist rehberleri tur araçlarından indirilmek ve sadece müze ve ören yerlerinde çalıştırılmak isteniyoruz. Bizler turist rehberliği meslek erbapları olarak bildiğiniz güzel ülkemizin her bir bölgesindeki coğrafi zenginlikleri, kültürel mirasları, gelenekleri, sosyal yaşamı ve damak tadına varana kadar farklılık gösteren kültür mozaiğini, hem ülkemiz içerisinde bir bölgeden farklı bir bölgeye seyahat eden Türk vatandaşlarına hem de dünyanın her bir köşesinden ülkemize gelen yabancı turistlere tanıtmakla mükellefiz. Görevimizi de layıkıyla yerine getirmek için çalışıyoruz. Şimdi ilk maddeyi incelediğimiz zaman turist araçlarından indirilmek ve sadece ören yerlerinde gerçekleştirilen turlarda çalıştırılmak isteniyoruz. Ancak bizler anlatımlarımızın çok önemli kısmını turun başlangıç noktasından bitiş noktasına kadar turistlere eşlik ettiğimiz sırada tur araçları içerisinde gerçekleştirmekteyiz. Müze ve ören yerlerinde araç içerisinde yaptığımız anlatımları görsel ögelerle pekiştirmekteyiz. Aynı zamanda bunun bir milli güvenlik sorunu teşkil edeceğini düşünüyoruz. Çünkü araç içerisinde yerli ve yabancı turistlerin kim olduğu belirsiz olan bu kişilere bırakılması, bu araçlar içerisindeki anlatımların hangi emeller ile hangi amaçlar ile nasıl propagandalara alet edileceğinin denetlenmesine imkan olmadığını düşünüyoruz” dedi.
“KAZANILMIŞ HAKLARIMIZIN ELİMİZDEN ALINMAK İSTENMESİ ŞEKLİNDE YORUMLUYORUZ”
Çeliktaş, “Bir diğer maddede turist rehberlerinin daha önce belirttiğim gibi 38 farklı yabancı dilde yeterliliğini ispatlamış ve ruhsatnamelerinde bu dilleri kaydettirmiş meslektaşlarımızın her 5 yılda yeniden yabancı dil sınavına tabi tutularak zaten aktif olarak çalışmakta oldukları dillerini yeniden ve yeniden kanıtlamaları istenmektedir. Bunun anayasa ilkelerine aykırı olduğunu, hem de kazanılmış haklarımızın elimizden alınmak istenmesi şeklinde yorumluyoruz ve bu maddeye de karşı çıkıyoruz. Bir diğer madde de turist rehberliği mesleğe giriş şartları arasında yabancı dil bilme şartının kaldırılmasının Türkçe rehberlik adı altında ve de rehberlik bölümü mezunlarının yabancı dil şartını yerine getirmeden mesleğe alınmasının önünün açılmasının söz konusu olduğunu görüyoruz. Bu noktada bizler yine mesleğimizin hizmet kalitesinin bu maddeyle birlikte gerilemeye sebep olacağını düşünüyoruz. Bir diğer madde de arkeoloji sanat tarihi mezunları ve uzak doğu dillerini bilen kişilere kolay yoldan rehber olmanın önünün açılacağından bahsediliyor. Halen yürürlükte olan 6326 sayılı turist rehberliği kanunu uyarınca, her bir Türk vatandaşının üniversitelerin lisans ve ön lisans düzeyinde turist rehberliği programlarından mezun olarak veya herhangi bir lisans programından mezun olduktan sonra tezli-tezsiz yüksek lisans imkanıyla yine özel ve devlet üniversitelerinde bulunan uzaktan eğitimle turist rehberi olabilmesi gibi haklar tanınmışken gerekli olmadığını düşünüyoruz. Bu kanunla ilgili yapılmak istenilen değişiklikler hizmet kalitesini artırmak ve mesleğimizi ileriye taşımak adına savunulmakta ancak maddeleri tek tek incelediğimiz zaman az önce değindiğim maddeler dışında da kanunun meslek kuruluşlarımızın görüşleri alınmadan ilgili akademik kuruluşların görüşleri alınmadan hazırlanmış ve turist rehberliği mesleğinin doğasına, çalışma şartlarına ve standartlarına uygun olmayan, meslek kalitesini ve meslek itibarını ileriye götürmeye değil tam aksine geriletmeye yönelik bir kanun tasarısı olduğunu bugün burada bulunan arkadaşlarımızla birlikte bir kez daha ilan etmek istiyoruz” ifadelerini kullandı.
]]>İSTANBUL Rehberler Odası (İRO), 6326 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu’nda yapılması planlanan ve TBMM’ye sunulan teklif maddelerine itirazlarını dile getirmek için Beyoğlu’nda basın açıklaması düzenledi. Basın toplantısında konuşan İRO Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Gökhan Çeliktaş yapılması planlanan değişikliklere ilişkin, Turist rehberliği mesleğinin doğasına, çalışma şartlarına ve standartlarına uygun olmayan, meslek kalitesini ve meslek itibarını ileriye götürmeye değil tam aksine geriletmeye yönelik bir kanun tasarısı olduğunu bugün burada bulunan arkadaşlarımızla birlikte bir kez daha ilan etmek istiyoruz dedi.
İstanbul Rehberler Odası üyeleri, 6326 sayılı Turist Rehberliği Meslek Kanunu’nda yapılması planlanan ve TBMM’ye sunulan teklif maddelerine itiraz etmek için Beyoğlu’nda basın açıklaması yaptı. Grup adına İRO Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Gökhan Çeliktaş basın açıklaması yaptı. Çeliktaş, yapılmak istenilen kanun değişikliklerinin meslek kalitesini ve meslek itibarını ileriye götürmeye değil tam aksine geriletmeye yönelik bir kanun tasarısı olduğunu belirtti.
BUNUN MİLLİ GÜVENLİK SORUNU TEŞKİL EDECEĞİNİ DÜŞÜNÜYORUZ
Gökhan Çeliktaş, Bugün burada toplanma amacımız yapılmak istenilen değişiklikler ile ilgili kanun teklifini incelediğimizde turist rehberlerinde endişe uyandıran maddelere dair bir basın açıklamasında bulunmak. 9 Şubat tarihinde meclise gönderilen yeni kanun değişikliği teklifi incelediğimizde bizler arasında endişe uyandıran bazı maddeler olduğunu tespit ettik. Bu maddelerden bir tanesiyle, biz turist rehberleri tur araçlarından indirilmek ve sadece müze ve ören yerlerinde çalıştırılmak isteniyoruz. Bizler turist rehberliği meslek erbapları olarak bildiğiniz güzel ülkemizin her bir bölgesindeki coğrafi zenginlikleri, kültürel mirasları, gelenekleri, sosyal yaşamı ve damak tadına varana kadar farklılık gösteren kültür mozaiğini, hem ülkemiz içerisinde bir bölgeden farklı bir bölgeye seyahat eden Türk vatandaşlarına hem de dünyanın her bir köşesinden ülkemize gelen yabancı turistlere tanıtmakla mükellefiz. Görevimizi de layıkıyla yerine getirmek için çalışıyoruz. Şimdi ilk maddeyi incelediğimiz zaman turist araçlarından indirilmek ve sadece ören yerlerinde gerçekleştirilen turlarda çalıştırılmak isteniyoruz. Ancak bizler anlatımlarımızın çok önemli kısmını turun başlangıç noktasından bitiş noktasına kadar turistlere eşlik ettiğimiz sırada tur araçları içerisinde gerçekleştirmekteyiz. Müze ve ören yerlerinde araç içerisinde yaptığımız anlatımları görsel ögelerle pekiştirmekteyiz. Aynı zamanda bunun bir milli güvenlik sorunu teşkil edeceğini düşünüyoruz. Çünkü araç içerisinde yerli ve yabancı turistlerin kim olduğu belirsiz olan bu kişilere bırakılması, bu araçlar içerisindeki anlatımların hangi emeller ile hangi amaçlar ile nasıl propagandalara alet edileceğinin denetlenmesine imkan olmadığını düşünüyoruz dedi.
KAZANILMIŞ HAKLARIMIZIN ELİMİZDEN ALINMAK İSTENMESİ ŞEKLİNDE YORUMLUYORUZ
Çeliktaş, Bir diğer maddede turist rehberlerinin daha önce belirttiğim gibi 38 farklı yabancı dilde yeterliliğini ispatlamış ve ruhsatnamelerinde bu dilleri kaydettirmiş meslektaşlarımızın her 5 yılda yeniden yabancı dil sınavına tabi tutularak zaten aktif olarak çalışmakta oldukları dillerini yeniden ve yeniden kanıtlamaları istenmektedir. Bunun anayasa ilkelerine aykırı olduğunu, hem de kazanılmış haklarımızın elimizden alınmak istenmesi şeklinde yorumluyoruz ve bu maddeye de karşı çıkıyoruz. Bir diğer madde de turist rehberliği mesleğe giriş şartları arasında yabancı dil bilme şartının kaldırılmasının Türkçe rehberlik adı altında ve de rehberlik bölümü mezunlarının yabancı dil şartını yerine getirmeden mesleğe alınmasının önünün açılmasının söz konusu olduğunu görüyoruz. Bu noktada bizler yine mesleğimizin hizmet kalitesinin bu maddeyle birlikte gerilemeye sebep olacağını düşünüyoruz. Bir diğer madde de arkeoloji sanat tarihi mezunları ve uzak doğu dillerini bilen kişilere kolay yoldan rehber olmanın önünün açılacağından bahsediliyor. Halen yürürlükte olan 6326 sayılı turist rehberliği kanunu uyarınca, her bir Türk vatandaşının üniversitelerin lisans ve ön lisans düzeyinde turist rehberliği programlarından mezun olarak veya herhangi bir lisans programından mezun olduktan sonra tezli-tezsiz yüksek lisans imkanıyla yine özel ve devlet üniversitelerinde bulunan uzaktan eğitimle turist rehberi olabilmesi gibi haklar tanınmışken gerekli olmadığını düşünüyoruz. Bu kanunla ilgili yapılmak istenilen değişiklikler hizmet kalitesini artırmak ve mesleğimizi ileriye taşımak adına savunulmakta ancak maddeleri tek tek incelediğimiz zaman az önce değindiğim maddeler dışında da kanunun meslek kuruluşlarımızın görüşleri alınmadan ilgili akademik kuruluşların görüşleri alınmadan hazırlanmış ve turist rehberliği mesleğinin doğasına, çalışma şartlarına ve standartlarına uygun olmayan, meslek kalitesini ve meslek itibarını ileriye götürmeye değil tam aksine geriletmeye yönelik bir kanun tasarısı olduğunu bugün burada bulunan arkadaşlarımızla birlikte bir kez daha ilan etmek istiyoruz ifadelerini kullandı.
]]>Ermenistan’ın başkenti Erivan’dan yola çıktığımızda geç bir sonbahar sabahıydı. Dağlık bölgelerde yarım saat yol aldıktan sonra şoför arabayı durdurdu ve rehberim Sofya Hakobyan araçtan inmem için işaret etti.
Solumda, Alagöz (Ermenice adıyla Aragats) Dağı’nın karla kaplı, dört tepeli zirvesi uzakta belirdi. Otoyolun kenarından Ermenistan’ın en yüksek dağının eteklerine kadar uzanan çimenli yaylalar uzanıyordu.
“Alfabe Parkı’ndayız. Burası 2005 yılında Ermeni alfabemizin 1.600’üncü yıldönümünü kutlamak için inşa edildi” dedi Hakobyan.
Pastel pembe, sarı ve açık siyah taştan oyulmuş heykellerin üzerine çiçekler ve semboller kazınmıştı. Hakobyan beni U şeklindeki heykele götürdü.
“Bu bizim büyük harflerle Ermenice ‘A’ harfimiz” dedi. “Etrafımızda gördükleriniz alfabemizin diğer harfleri. Bunları 1.600 yıl önce (Ermeni rahip ve dil uzmanı) Mesrop Maştots icat etmiş.”
Bakışlarını sakallı ve cübbeli yaşlı bir adamın devasa heykeline doğru takip ettim. İki gün önce Matenadaran’ın (kütüphane) girişinde de onun heykelini görmüştüm.
Erivan’daki Matenadaran’ın heybetli bazalt binası kale benzeri bir görünüme sahip olsa da aslında araştırma enstitüsü olarak da kullanılan bir eski el yazmaları kütüphanesi (scriptorium). Çeviri edebiyat, felsefe, teoloji, matematik bilimleri ve beşeri bilimler, şiir, hukuk, tarih ve sanat gibi tematik bölümler halinde düzenlenmiş sergilerin yer aldığı salonları gezmiştim.
Burası değerli arşiv belgeleri ve erken dönem basılı kitaplarla doluydu. Yunanca, Arapça, Farsça, Süryanice, Latince, Etiyopyaca, Gürcüce ve İbranice gibi dillerde yazılmış çok çeşitli Ortaçağ el yazmaları burada özenle korunuyor.
Grigor Stepanyan, “Burası bizim için kutsal bir yer” dedi ve Maştots’u işaret ederek, “Ama o hepsinin en önemlisi ” diye ekledi.
Maştots’un Ermeni alfabesini icat etmesinin neden Ermeni tarihinin en önemli olayları arasında sayıldığını merak ediyordum. Stepanyan, yakındaki bir kafede koyu ve sert Ermeni kahvesini yudumlarken, “Maştots alfabeyi İncil’i Ermeniceye çevirmek için kullanılabilecek şekilde tasarladı” diye açıkladı.
301 yılında Ermenistan, dünyada Hristiyanlığı resmi din olarak kabul eden ilk ulus oldu. Ancak Stepanyan, bundan sonra yaklaşık yüz yıl boyunca, eskiden doğaya tapan vatandaşlarını dönüştürmek için acımasız yöntemlere de başvurulduğunu söyledi. 4’üncü yüzyıl sonlarında Ermeni kraliyet sarayında çevirmen olarak görev yapan Maştots, bu zorlayıcı ve çoğu zaman şiddet içeren yöntemlere tanık olmuştu.
Stepanyan, “Maştots’un yaptığı oldukça zekiceydi” diye anlatıyor. Maştots, Ermenilerin Hristiyanlığa duyduğu nefretin o dine yabancılıktan kaynaklandığını anlamıştı: Yeni Ahit de dahil, Hristiyan ayin ve teolojisinin Yunanca ve Süryanice çevirileri Ermenilere çok yabancıydı.
Stepanyan, Maştots’un yeni alfabesini fonetik bir tarzda oluşturduğunu, böylece Ermenilerin zaten konuşmakta oldukları bir dilin yazılı formuna kolayca adapte olabildiklerini belirtiyor. “Harfler, dönemin diğer yazı dillerinin harflerinden çok farklı, bağımsız bir karaktere sahip, çok farklı şekillerde tasarlandı” diye ekliyor.
Böylece dilleri Ermenilere yeni bir kimlik kazandırdı.
Sonraki 1.500 yıl boyunca alfabe, Ermeni kültürel kimliğinin merkezinde yer alan ulusal bir gurur noktası, Romalılar, Bizanslılar, Persler ve Osmanlılar gibi yabancı güçler tarafından neredeyse sürekli olarak yönetilen ve sömürgeleştirilen savaştan zarar görmüş topraklar için bir dayanışma sembolü olarak kalacaktı. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Ermenistan’ın bağımsız bir cumhuriyet olarak ortaya çıkmasıyla bu süreç sona erdi.
Stepanyan, “Alfabemiz olmasaydı kayıp bir ırk haline gelirdik” diyor.
Hakobyan da aynı fikirde:
“Ülkemiz defalarca tecavüze uğradı, parçalandı ve yağmalandı. Ama tutunabilmemizin nedenlerinden biri belki de her zaman güzel bir alfabeyle çevrelenmiş güzel bir dile sahip olduğumuzu bilmemizdi.”
Alfabe Parkı’nda yürürken, Hakobyan bu güzel harf dizisinin zenginliği ve esnekliğinin, yazılı formunun başlangıcından bu yana kesintisiz bir edebi geleneğin sürdürülmesine yardımcı olduğunu anlattı.
Ermeni harflerinin estetik açıdan etkileyici şekillerinin, halk sanatında ve kaligrafide uzun süredir kullanıldığını ve Unesco’nun Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne girdiğini biliyordum. Ancak bu zarif, sanatsal tasarımların aynı zamanda gizli kodlar ve kriptografilerle dolu olduğunu ve gizli özelliklere sahip olduğunu bilmiyordum.
“Öncelikle, alfabe karmaşık ama sofistike bir sayısal sistemin yapısını oluşturuyordu” diyen Hakobyan, Maştots harflerinin matematiksel hesaplamalar için de kullanıldığını belirtti.
Alfabenin bir parçası olmalarının yanı sıra, orijinal 36 harfin tümü, alfabedeki sıralarına göre belirlenmiş bir sayısal değere de sahip. Dört sütun ve dokuz satır halinde düzenlendiğinde, her sütundaki harfler sırasıyla tekli, onlu, yüzlü ve binli rakamları temsil ediyor. Hakobyan, bunların Ermeni takvimine göre tarihleri belirlemek için bile kullanılabileceğini söyledi.
Mesrop Maştots heykelinin yanına geri döndük. Küçük bir tümseğin üzerinde yükselen bilge yaşlı adam ayaklarına bakıyordu, nazik, düşünceli bakışları dikkat çekiyordu.
Yolculuğumuza devam etme zamanı gelmişti. Arabaya binmeden önce arkama baktım ve bu eski alfabenin inanılmaz mirasını düşündüm.
]]>