Prof. Dr. Dönmez, Edirne Valiliği, Trakya Üniversitesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ve Balkan Şehirleri İşbirliği Edirne Platformunca Balkan Kongre Merkezi’nde düzenlenen Uluslararası Balkanlar’da Alevilik ve Bektaşilik Sempozyumu’nda “Balkanlarda Sarı Saltuk Algısı” başlıklı sunum yaptı.
Sarı Saltuk’un Balkanlar’da Türklüğün ve İslam’ın yayılmasında önemli bir değer olduğunu belirten Dönmez, “Sarı Saltuk bir alperen ve savaşçı yönü var. Ama hem kılıçla savaşıyor hem de tahta kılıçla savaşıyor. Tahta kılıçla gönülleri fethediyor.” dedi.
-“Dejenereye izin verilmemeli”
Dönmez, Türk tarihi ve kültürü açısından şahısların çok önemli olduğunu, etkili kişilerin kültürün mihenk taşını oluşturduğunu vurguladı.
Balkanlar’daki Türk kültürünün taşıyıcıları olan dervişlere, türbelerine sahip çıkılması ve değerinin iyi anlaşılması gerektiğini dile getiren Dönmez, şöyle konuştu:
“Bir kültürü dejenere etmek ve bozmak istiyorsanız, o kültürü yaşatacak gençlerin zihnini bulanıklaştırmak istiyorsanız mihenk taşı olan şahısların yaşayıp yaşamadıklarını ve söylediklerini tartışmalı hale getirirsiniz. İnsanlar artık bu kişilerin geçmişte yaşayıp yaşamadığından ve sözlerinin etkilerinden şüphe duyarlar. Birçok yabancı düşünür Hacı Bektaş Veli’yle ilgili yaşayıp yaşamadığını sorguluyor. ya da daha moda ifadeyle ‘bu kişi Hristiyan bir azizdi, keşişti, din adamıydı’ gibi söylemlerle sizin gençlerinize yol gösteren, kültürünüzde önemli kilometre taşı olan şahısları şüpheli hale getiriyorlar.”
“İşin arka planı çok farklı”
Dönmez, yabancı düşünürlerin görüşleriyle şüpheli hale getirdiklerini isimlerin birinin de Sarı Saltuk olduğunu söyledi.
Balkanlar’da yaşayan Türklerin, Sarı Saltuk hakkındaki görüşleri üzerine saha araştırması yaptığını anlatan Dönmez, şunları kaydetti:
” Romanya’da Sarı Saltuk’un türbesinin bulunduğu Babadağ’da saha araştırması yaptığım esnada Kanada’da iki otobüs papaz gelmişti ziyaret için. İlk başta çok cazip geliyor. Sarı Saltuk’un evrensel bir boyutu var, herkes Sarı Saltuk’u merak edip öğrenmek istiyor sanıyorsunuz. Ancak işin arka planı çok farklı.
Balkanlar’ı Türkleştiren, İslam’ı Balkanlar’a yayan bu önemli şahısları Hristiyanlaştırmaya çalışıyorlar. Yine Bulgaristan’ın Varna şehrinde Akyazılı Sultan Baba Türbesi var. Kendisi çok önemli bir şahıs, Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde kendisini anlatıyor. Akyazılı Sultan Baba’nın türbesine girdiğinizde Bulgar hükümetinin Kültür Bakanlığı sizden müze anlamında ücret alıyor. Türbenin içinde hep Hz. İsa’yı, Hz. Meryem’i ve Hristiyanlığı simgeleyen işaretler var. Kapısında duran ve türbedarlık yapan Hristiyan bir kadın içeriye girdiğinizde ‘Bu kişi Hristiyan bir aziz’.
“Yabancılar o mührü kazıyıp atmak istiyorlar”
Dönmez, Türk kültürü ve medeniyetini çalışırken Balkanlar’daki türbe ve değerli kişilere çok önem verilmesi gerektiğine dikkati çekti.
Balkanlar’daki Türk varlığının türbeler ve önemli kişiler üzerinden görülebildiğini dile getiren Dönmez, “Balkanlar’daki türbeler ve şahıslar orada adeta Türk kültür ve medeniyetinin mührü. Yabancılar o mührü kazıyıp atmak istiyorlar. Türkiye’nin siyasi sınırı Edirne’den başlayıp Kars’ta bitiyor ama inanç ve kültür sınırımız böyle değil. Balkanlar’a gidip araştırdığınız zaman Osmanlı’nın, Türk kültürünün, medeniyetinin ve İslam inancının ne kadar büyük ve yaygın bir düşünce sistemi olduğunu görüyorsunuz.” diye konuştu.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Özdemir, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Alevilik ve Bektaşilik Ansiklopedisi çalışmalarının yoğun şekilde sürdüğünü belirtti.
Ansiklopedide yer alacak 10 bin maddenin belirlendiğini ifade eden Özdemir, şöyle konuştu:
“Alevilik ve Bektaşilik’te olmayan, kavramları yanlış anlatan, içini yanlış dolduran, çok uzun yıllardır devam eden bu yönde çalışmalar var. Dolayısıyla bu bilgi kirliliğinin önüne geçmemiz lazım. 24 ciltlik bir ansiklopedi hazırlamayı öngörüyoruz. 10 bin madde için yaklaşık 1000 akademisyenimizden katkı bekliyoruz, şu anda 44 alan editörümüz var.
Editörlerimiz kendi alanlarıyla ilgili kavramların bir kısmını akademisyenlerimize dağıttılar, onlar yazmaya başladılar. İnşallah gelecek yıl haziran ayı içerisinde bir aksilik olmazsa ilk yazılan maddeleri çevrim içi olarak halkımıza arz edeceğiz, sunacağız. Ondan sonra peyderpey ansiklopedi tamamlandıkça tüm maddeleri internete yükleyeceğiz. Daha sonra bunu 1 yıl çevrim içi olarak sistemde tutacağız. Gelen eleştirileri elden geçireceğiz ve daha sonra matbu baskısını yapacağız.”
Alevi Bektaşi kanaat önderleri heyeti kontrol ediyor
Akademisyenlerin yaklaşık 1 yıldır ansiklopediyle ilgili çalışmalarını sürdürdüğünü dile getiren Özdemir, bu çalışmalara Alevi Bektaşi kanaat önderlerinden oluşan heyetin katkı sunduğunun altını çizdi.
Alevi Bektaşi kanaat önderlerinin yazılan tüm maddeleri okumasından sonra ansiklopedinin halka sunulacağını anlatan Özdemir, “Yazılanların bir denetimden geçmesi lazım. Alevilik ve Bektaşilik ile milli birliğimiz adına yanlış bir şey yapmamak için çok titiz çalışmayla bu süreci yürütüyoruz.” ifadelerini kullandı.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Beyazıt Yazma Eser Kütüphanesi’ndeki “Bir Diriliş Muştucusu A. Sezai Karakoç” başlıklı etkinlikte, Türkiye Yazma Eserler Kurumu (TYEK) Başkanı Dr. Coşkun Yılmaz ile yazar Sadettin Acar konuştu.
Yılmaz, Sezai Karakoç’un kalabalıklar arasında yalnız yaşamayı bilen ve fikirleriyle yaşamı birbirine son derece uyumlu bir mütefekkir olduğunu söyledi.
Kudüs’ü Türk edebiyatında ilk defa gündeme getirenin Karakoç olduğuna dikkati çeken Yılmaz, “Sezai Karakoç’un bugünkü siyasi anlamda var olan sınırlarla bir dünya haritası yoktu. Onun Türk-İslam coğrafyasını vatan kabul eden ve bu coğrafyada bir sürekliliği savunan bir tarafı vardı.” dedi.
Yılmaz, 2006’da ziyaretine gittiği Karakoç’la yaşadığı bir hatırayı da şu sözlerle anlattı:
“Tabii Sezai Karakoç’la görüşmeye gidince bu anın kayda alınması gerektiğini düşünüyorum. Gitmeden önce kayda almaya niyetlendim ama karşı olduğunu da biliyorum. O zamanki cep telefonları şimdiki gibi değil ama yine de kayıt yapabiliyor. Sorular soruyorum, cevaplar veriyorum ben de kayda almaya başlamıştım. ‘Kayıt mı alıyorsun?’ diye aniden sorunca ‘Yok.’ dedim. Mahrem bir tarafı yoktu konuşmanın ama eve gidince o zaman yanında olan Sadettin Acar aradı ‘Ağabey sen kayıt mı aldın?’ diye sordu. Neden soruyorsun deyince Sezai Karakoç’un ‘Arkadaş galiba kayıt aldı’ dediğini nakletti. Sadettin’e ‘Sen ne cevap verdin?’ diye sordum. Sadettin ‘Ağabey ahlaklı adamdır almadım dediyse almamıştır dedim’ dedi. Sabah namazına kalkmıştım. Namazı bitince hemen kaydı sildim. Bir yandan sildiğime üzülüyorum ama ruhen de çok müsterihim.”
“Fiziğe hapsolmuş Türk şiirinin önüne metafiziğin kapılarını açmıştır”
Yazar Sadettin Acar ise Karakoç’un “Sessiz Müzik” adlı şiirindeki “Bu dünyada olup bitenlerin/Olup bitmemiş olması için/Ne yapıyorsun” dizelerini hatırlatarak “Bu Sezai Bey’in hem kendisine hem de muhataplarına sorduğu çok hayati bir sorudur. Olan biten karşısında hepimizin taşıdığı çok hayati bir sorumluluk olduğunu hatırlatır. Bu sorumluluğun gereğini yerine getirip getirmediğimiz onun için çok önemlidir.” ifadelerini kullandı.
Karakoç’un zaman neyi gerektirdiyse onu yapmayı kendisine vazife gördüğüne dikkati çeken Acar, şunları kaydetti:
“Sezai Karakoç şiirleriyle öncüdür. Modern Türk şiirinin en önemli temsilcilerinden biridir. Her ne kadar Sezai Karakoç kabul etmese de solun deve dişi şairleri onu İkinci Yeni’nin kurucusu olarak tanımlar. Karakoç, fiziğe hapsolmuş Türk şiirinin önüne metafiziğin kapılarını açmıştır. Tamamen Batı’ya bakarak yeniden şekillenen şiirin önüne metafiziğin büyük imkanlarını açmıştır. Sezai Karkaoç’un şiir konusunda yaptığı tartışılmaz büyüklüktedir. Biraz insaf taşıyan herkes, onun son yüzyıldaki en büyük Türk şairlerden birisi olduğunu tespit edecektir.”
Katılımcıların da Karakoç’la ilgili hatıralarını, duygu ve düşünceleri paylaştığı etkinlikte, araştırmacı yazar Rahim Er konuşma yaptı.
Etkinlik kapsamında ayrıca Karakoç’un Şehzadebaşı Cami Haziresi’nde bulunan kabri başında Kur’an-ı Kerim tilaveti yapılarak dualar edildi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı (TÜRKSOY) Genel Sekreteri Sultan Raev, Türkistanlılar Kültür ve Yardımlaşma Derneği ile Sarıçam Belediyesi işbirliğinde belediyenin meclis salonunda düzenlenen etkinlikte, Türk kültürünün dünyada en önemli kültür olduğunu söyledi.
Emin Yarımoğlu’nun kaleme aldığı “Korbaşı: Türkistan Milli İstiklal Hareketi Liderlerinden Şir Muhammed Bek” adlı eserin, Türk dünyasının sosyal ve kültürel bütünleşmesi sürecinde kalıcı bir eser olarak yerini alacağını aktaran Raev, şunları söyledi:
“Türkistan coğrafyasının kahraman atalarımız tarafından yazılan destanlarının yer aldığı, tarihine, eşsiz bilgileri üzerinden ışık tutan böylesi bir çalışmanın, Türk Cumhuriyeti’nin 100. ve TÜRKSOY’un 30. kuruluş yıl dönümlerinin kutlandığı 2023 yılı içerisinde yayımlanmış olması ve tüm Türk dünyasına tanıtılarak duyurulmasının çok önemli ve anlamlı olduğuna yürekten inanıyorum. Bu nedenle bu araştırma kitabının yazarı Emin Yarımoğlu’nu, arşivlerinin tozlu raflarında duran değerli bilgileri yeniden canlandırdığı, görüşme ve mülakatlar sonucunda topladığı bilgilerle Türkistan’ın özgürlük mücadelesinde yer alan, başta Şir Muhammed Bek olmak üzere, nice yiğidin anı ve adlarını paylaştığı için bir kez daha kutluyor, Türk dünyasını bir araya getiren bu etkinliğimizin Türk halkımız için hayırlı ve uğurlu olmasını içtenlikle diliyorum.”
Sarıçam Belediye Başkanı Bilal Uludağ da 2 yıl önce Şir Muhammed Bek Anıt Parkı’nın açıldığını anımsattı.
Anıt parkı fikrinin Türkistanlıların katıldığı bir sohbet sırasında ortaya çıktığını belirten Uludağ, “Anıt ve Türkistan dünyasında Şir Muhammed Bek, hem bizim onları hem onların bizi daha yakından tanımasına fırsat oldu. Bu vesileyle, bu parkın yapılmasına bize fikir önderliği yapan Türkistanlı dernek başkanımıza ve rahmetli Özbekistan Fahri Konsolosumuza çok teşekkür ediyorum.” diye konuştu.
Konuşmaların ardından “Korbaşıların Türkistan Milli İstiklal Hareketindeki Rolü” temalı paneli yapıldı, Emin Yarımoğlu’nun “Korbaşı: Türkistan Milli İstiklal Hareketi Liderlerinden Şir Muhammed Bek” adlı kitabı, yazarın katılımıyla tanıtıldı.
Katılımcılar, daha sonra merkez Yüreğir ilçesindeki Türkistanlılar Kültür ve Yardımlaşma Derneği Merkezi’ne geçerek “Türkistan’dan Anadolu’ya” temalı fotoğraf sergisini gezdi.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Yoğun ilgi gören açılış, Bornova Belediyesi Kadın Ritim Grubu’nun performansı ve Dünya’dan Ezgiler Dinletisi ile başladı. Kitapseverlerin keyifli anlar yaşadığı açılışta Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki, Bornova Belediyesi kütüphanelerine en çok kitap bağışı yapan Nazmiye Çıray’a ve etkinliğin onur konuğu Yazar Ahmet Ümit’e teşekkür plaketi takdim etti.
“Homeros’un Bornovası’nı dünyaya tanıtacağız”
Heyecanını “Ben de bir zamanlar bu kitap günlerinde personel olarak çalışıyordum. Arkadaşlarımla birlikte hayal kuruyorduk; Ahmet Ümit gibi bir yazarımız gelsin diyorduk” sözleri ile paylaşan Başkan Eşki, Kitap Günleri’nin sadece Bornova değil, Türkiye genelinde en geniş katılımlı organizasyonlardan biri olduğunu belirterek, “Homeros’un Bornova’sını dünyaya tanıtmayı hedefliyoruz. Sanat bizim en temel gücümüz. Kitap Günleri, birçok çocuk için yeni başlangıçlar yaratacak” dedi.
Uğur MumcuKültür ve Sanat Merkezi müjdesi
Kitap Günleri vesilesiyle kültür ve sanata verilen öneme dikkat çeken Eşki, Bornova Büyükpark’ta yıkılarak yeniden inşa edilmesi planlanan yeni Uğur Mumcu Kültür ve Sanat Merkezi’nin müjdesini de verdi. Başkan Eşki, merkezin İzmir’in en güzel sahnesine ev sahipliği yapacağını söyledi.
Ahmet Ümit’ten teşekkür
Etkinliğin onur konuğu Ahmet Ümit, Bornova Belediyesi’nin kültür ve sanat alanındaki çabalarını övdü. Ümit, “Kültür ve sanat bir toplumun gelişimi için vazgeçilmezdir. Bu tür etkinlikler geleceğimiz için çok önemli” diyerek emek veren herkese teşekkür etti.
10 Günlük kültür şöleni devam ediyor
6 Ekim’e kadar sürecek etkinlikte 62 yayınevi ve 430 yazar kitapseverlerle buluşacak. İnci Aral, Üstün Dökmen, Cezmi Ersöz ve Latife Tekin gibi pek çok önemli yazar, kitapları ve edebiyatın toplumsal rolü üzerine söyleşiler gerçekleştirecek.
İnci Aral: 2 Ekim 2024 Çarşamba
Saat: 19.00-20.00
Konu: Reşat Nuri Güntekin ve Yeşil Gece
Balçiçek İlter: 2 Ekim 2024 Çarşamba
Saat: 15.00-16.00
Konu: Herkes Sevilmenin Peşinde, Sevmenin Değil… Oysa Aşk Emek İster.”
Av. İsmail DoğanSubaşı: 3 Ekim 2024 Perşembe
Saat: 18.00-19.00
Konu: Mahalle’den başlamalı
Mine Söğüt: 3 Ekim 2024 Perşembe
Saat: 19.00-20.00
Konu: Bazen tek kelime yeter. Ama insan ya o kelimeyi bulamazsa?”
Üstün Dökmen: 4 Ekim 2024 Cuma
Saat: 19.00-20.00
Konu: Yaşamı Okumak
Deniz Erbulak: 5 Ekim 2024 Cumartesi
Saat: 15.00-16.00
Konu: Romanda atmosferi kurmak
Latife Tekin: 5 Ekim 2024 Cumartesi
Saat: 19.00-20.00
Konu: Sevgili Arsız Ölüm’den Zamansız’a Latife Tekin’le Söyleşi
Cezmi Ersöz: 6 Ekim 2024 Pazar
Saat: 14.00-15.00
Konu: “Gönül Eczanesi”
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Bandırma Belediyesi tarafından düzenlenen Kitap Günleri, sona erdi. Etkinlik, son gününde de edebiyatseverler ve vatandaşları bir araya getirdi. Naim Babüroğlu ile gazeteci İsmail Arı’nın söyleşi ve imza etkinliği büyük ilgi gördü. Kitapseverlerle buluşan yazarlar, güncel meseleler ve tarih üzerine önemli değerlendirmelerde bulunurken, okurlarıyla da bire bir sohbet etme fırsatı yakaladı.
Günün sonunda sahneye çıkan Kehribar grubu, şarkılarıyla izleyenlere unutulmaz anlar yaşattı. Müzikseverlerin büyük beğenisini toplayan grup, sahne performansıyla geceye damgasını vurdu.
Belediye Başkan Vekili Sn. Sami Türkmen, etkinliğin kapanış konuşmasında tüm katılımcılara ve emeği geçenlere teşekkür etti.
Haber Kaynak : SONDAKIKA.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Vefatının 62’inci yıldönümünde Tanpınar’a vefa
BURSA – Osmangazi Belediyesi, Bursa’yı edebiyat dünyasının usta isimlerinden Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, vefatının 62’inci yıl dönümünde düzenlenen sempozyum ile andı. Seçkin akademisyenlerden ve edebiyatçılardan oluşan konuşmacılar, Tanpınar gibi değerli bir edebiyatçının daha iyi bilinmesine ve anlaşılmasına katkıda bulunmak adına usta edebiyatçının kişiliği ve eserleri üzerine bilgiler verdi.
Panorama 1326 Bursa Fetih Müzesi’nin ev sahipliği yaptığı ‘Ahmet Hamdi Tanpınar Sempozyumu’na çok sayıda akademisyen, araştırmacı ve edebiyatsever katıldı. Osmangazi Belediyesi tarafından bu yıl 5’incisi gerçekleştirilen sempozyumda büyük edebiyatçının eserleri, edebi kişiliği, yaşam öyküsü ve akademik fikirleri ele alındı. Şiirden, romana, öyküden makaleye ve edebiyat tarihine birçok alanda eser veren Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eser ve fikirlerini geleceğe aktarılması adına düzenlenen sempozyum, 4 oturum olarak gerçekleştirildi.
“Yaşadığı dönemde değeri anlaşılmayan Tanpınar’ı geleceğe taşıyoruz”
Sempozyumun açılış konuşmasını yapan Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar, “Osmangazi Belediyesi olarak sosyal ve kültürel faaliyetler konusunda iddialı çalışmalar yürütüyoruz. Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Sempozyumu da bunlardan bir tanesi. Ahmet Hamdi Tanpınar, yaşarken ‘süküt suikastı’na uğradığını söylüyor. Osmangazi Belediyesi olarak bizler yapmış olduğumuz edebiyat yarışmaları, sempozyumlar ve çıkardığımız dergiler ile yaşadığı dönemde kıymeti anlaşılamamış olan Tanpınar’ı geleceğe taşıyoruz. Bu sene Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Yarışması’nın 23’üncüsünü düzenliyoruz. Bir kişinin Ahmet Hamdi Tanpınar hakkında bir şeyler yazabilmesi için Tanpınar’ın eserleri ve edebiyatçı kişiliği konusunda bilgi sahibi olması, onun düşüncelerini bilmesi gerekiyor. Yani Tanpınar’ı okuması gerekiyor” dedi.
Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Yarışması’nın tüm dünyanın takip ettiği bir yarışma olduğuna vurgu yapan Başkan Dündar, “Bu yarışma sayesinde Türk edebiyatına birçok eser kazandırdık. 2001 yılından bu yana yarışmamızı düzenliyoruz. Yarışmamız yıllar geçtikçe kurumsal bir hal aldı. Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Yarışması’nı, bir yarışma olmaktan çıkartıp Ahmet Hamdi Tanpınar Etkinlikleri’ne dönüştürdük. Akademisyenlerimiz ve edebiyatçılarımız ile birlikte Ahmet Hamdi Tanpınar Akademisi’ni oluşturduk. Bu akademi çerçevesinde de bu yıl 7’incisini gerçekleştirdiğimiz Ahmet Hamdi Tanpınar Sempozyumu’nu düzenliyoruz. Ahmet Hamdi Tanpınar Akademisi çerçevesinde bir de dergi çıkartıyoruz. Yılda bir çıkan bu dergimizin 8’inci sayısı yayında. Güzel bir sempozyum olmasını temenni ederek, tüm katılımcılarımıza dolayı teşekkürlerimi sunuyorum” diye konuştu.
Sempozyumun konuşmacılarında Prof. Dr. Abdullah Uçman da, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın son 25-30 yıldır üzerinde en çok konuşulan, münazara edebiyatçılardan bir tanesi olduğuna dikkat çekerek, “Tanpınar çok yönlü bir şahsiyettir. Kendisi ölümünden sonra şair olarak anılmak istiyorsa da daha çok romancı ve fikir adamlığı yönüyle ön plana çıkmıştır” dedi. Osmangazi Belediyesi’nin 23 yıldır düzenlediği Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Yarışması’nın takdiri hak eden bir etkinlik olduğuna vurgu yapan Uçman, “Bu yarışma sayesinde Türk edebiyatına şiir, roman ve deneme yeni isimler kazandırılıyor. Bu çok önemli. 8 yıldır, yılda 1 kez olmak üzere Tanpınar Zamanı adlı dergi çıkartılıyor. Bir de bu yıl 7’incisini düzenlediğimiz Ahmet Hamdi Tanpınar Sempozyumu var. Bu çalışmaların en önemli tarafı tüm bu etkinliklerin kitap haline getirilmesi ve kütüphanelerde yerlerini alması” ifadelerini kullandı.
Tüm gün süren sempozyumda sunulan bildiriler, kitap haline getirilerek edebiyat dünyasına kazandırılacak.
]]>Gerçek adı Kemal Sadık Gökçeli olan usta yazar, Nigar Hanım ile çiftçi Sadık Efendi’nin oğlu olarak Osmaniye’de 6 Ekim 1923’te dünyaya geldi.
Acılarla dolu bir çocukluk geçiren Kemal, 3 yaşında bir kaza sonucu sol gözünü kaybetti. Babasının, evlat edindiği Yusuf tarafından camide namaz kılarken, gözünün önünde öldürülmesi, yazarın yaşamında derin izler bıraktı.
Usta edebiyatçının doğaya, etrafına ve içinde yaşadığı topluma duyduğu ilgi, yaşamındaki en büyük ilham oldu.
Yaşar Kemal, ilkokula gitmeden önce “Aşık Kemal” mahlasıyla ilk şiir denemelerini yaptı ve kaleme aldığı ilk şiiri “Seyhan”, 1939’da Adana Halkevi Dergisi’nde yayımlandı.
“Ağıtlar” adlı ilk kitabı 1943’te yayınlandı
Ortaokula 1941’de başlayan ancak son sınıfta sağlık sorunları ve edebiyata aşırı ilgisinden ötürü yatılı öğrencilik hakkını kaybeden Kemal, ırgat katipliği, memurluk, ırgatlık, inşaat denetçiliği, öğretmen vekilliği ve arzuhalcilik gibi farklı işlerde çalıştı.
Şiirleri 1940’lı yıllarda “Çığ”, “Ülke”, “Millet”, “Kovan” ve “Beşpınar” dergilerinde okurla buluşan yazarın 1940-1941’de Çukurova ile Toroslar’dan derlediği ağıtları içeren “Ağıtlar” adlı ilk kitabı, 1943’te Adana Halkevi tarafından yayımlandı.
Yaşar Kemal, 1946’da askerliğini yaptığı Kayseri’de ilk uzun hikaye kitabı “Pis Hikaye”yi kaleme aldı. 1950’de komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklanan yazar, bir süre cezaevinde yattı.
İstanbul’a 1951’de taşınan usta yazar, yazarlık serüvenine artık “Yaşar Kemal” imzasıyla devam etme kararı aldı ve 1963’e kadar Cumhuriyet gazetesinde fıkra ve röportaj yazdı.
Yazılarında Anadolu insanının ekonomik ve toplumsal sorunlarını anlatmaya çalışan Yaşar Kemal’in kaleme aldığı “Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün” başlıklı röportajı, Gazeteciler Cemiyetince “Özel Başarı Armağanı”na layık görüldü.
Sultan 2. Abdülhamid’in doktoru Jak Mandil Efendi’nin torunu Thilda Serrero ile 1952’de evlenen Kemal, eserlerinin bazılarını yabancı dillere çeviren eşi sayesinde Avrupa’da da tanınmaya başladı.
“Bebek”, “Dükkancı” ve “Memet” adlı hikayelerinin de içinde bulunduğu “Sarı Sıcak” kitabını 1952’de kaleme alan Kemal, kitabında yoksulluk, şiddet, dayanışma, yozlaşma, doğa tutkusu ve insan ile doğa çatışmasını konu edindi.
İnce Memed 40 dilde yayınlandı
Yaşar Kemal’in ilkini 1955’te yazdığı 4 seri halindeki “İnce Memed” romanı, usta yazarın edebiyat serüveninde ayrı bir sayfa açtı. Kırktan fazla dile çevrilen serinin ilk romanı 1956’da Varlık Roman Armağanı’na, üçüncü romanı ise 1985’te Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü.
Edebiyat hayatının yanı sıra siyasi faaliyetlerde de yer alan Yaşar Kemal, 1967’de çıkarmaya başladığı “Ant” adlı derginin eklerinden biri sebebiyle 18 ay hapse mahkum oldu. Daha sonra bu karar, Yargıtay tarafından bozuldu.
Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğrayan usta yazar, 1974-1975’te Türkiye Yazarlar Sendikasında Genel Başkan olarak görev yaptı.
Ünlü yazar, eserlerinde sade ve akıcı bir üslup kullanmayı tercih ederken, roman ve öykülerinde çoğunlukla Çukurova’da yaşanan insan dramını işledi.
Yaşar Kemal’in “İnce Memed”in de aralarında bulunduğu 9 eseri beyazperdeye aktarıldı ve birçok eseri tiyatroya uyarlandı. Kitaplarında Anadolu’nun efsane ve masallarından da yararlanan yazar, 1970’ten sonra yazdığı romanlarında ise şehir insanının hayatını ele aldı.
20’den fazla uluslararası ödül aldı
Birçok önemli ödüle değer görülen usta edebiyatçı, 1993’te Kültür ve Turizm Bakanlığı Büyük Ödülü, 2008’de ise edebiyat dalında “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”nün sahibi oldu.
Yaşar Kemal, “Uluslararası Cino del Duca ödülü”, “Legion d’Honneur nişanı”, “Commandeur payesi”, “Fransız Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres nişanı”, “Premi Internacional Catalunya”, Fransa tarafından verilen “Legion d’Honneur Grand Officier rütbesi” ve Alman Kitapçılar Birliğinin verdiği “Frankfurt Kitap Fuarı Barış Ödülü” başta olmak üzere 20’yi aşkın uluslararası ödül de aldı.
İkisi yurt dışında olmak üzere 7 üniversiteden fahri doktora alan yazar, 1973’te Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilerek dünya çapında adından söz ettirdi. Daha sonra birkaç kez daha Nobel’e aday gösterilen Yaşar Kemal, hiçbir adaylığında ödülü alamadı.
Şiir, öykü, roman, anı, röportaj, derleme, söyleşi, deneme, oyun, fıkra, makale ve senaryo gibi birçok edebi türde eser kaleme alan başarılı yazar, Türk edebiyatına 26 roman, 11 deneme, 9 röportaj, 2 öykü ve şiir alanında bir eseri miras bıraktı.
Yaşar Kemal, solunum yetmezliği şikayetiyle tedavi gördüğü hastanede, çoklu organ yetersizliği ve kalp ritim bozukluğu sebebiyle 28 Şubat 2015’te 92 yaşında vefat etti ve Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
Usta yazarın bazı roman ve eserleri şöyle:
“Demirciler Çarşısı Cinayeti (1974)”, “Yusufçuk Yusuf (1975)”, “Yılanı Öldürseler (1976)”, “Al Gözüm Seyreyle Salih (1976)”, “Kuşlar da Gitti (1978)”, “Deniz Küstü (1978)”, “Yağmurcuk Kuşu (1980)”, “Kale Kapısı (1985)”, “Kanın Sesi (1991)”, “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana (1997)”, “Karıncanın Su İçtiği (2002)”, “Tanyeri Horozları (2002)” “Çıplak Deniz Çıplak Ada/ Bir Ada Hikayesi”, “Tek Kanatlı Bir Kuş, 2013”, çocuk romanı “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca (1977)” destansı roman “Üç Anadolu Efsanesi (1967)”, “Ağrıdağı Efsanesi (1970)”, “Binboğalar Efsanesi (1971)”, “Çakırcalı Efe (1912)”
Röportaj ve denemeleri arasında ise şu eserler yer alıyor:
“Yanan Ormanlarda Elli Gün”, “Çukurova Yana Yana”, “Peri Bacaları”, “Bunların hepsini Bu Diyar Baştan Başa”, “Allah’ın Askerleri”, “Röportaj Yazarlığında”, “Çocuklar İnsandır”, “Ağıtlar”, “Taş Çatlasa”, “Baldaki Tuz”, “Gökyüzü Mavi Kaldı”, “Ağacın Çürüğü”, “Sarı Defterdekiler”, “Ustadır Arı”, “Zulmün Artsın”
]]>Gazeteci, yazar Süleyman Tarık Buğra, ağır ceza reisi Erzurumlu Mehmet Nazım Bey ile Akşehirli Nazike Hanım’ın çocuğu olarak 2 Eylül 1918’de Akşehir’de dünyaya geldi. Çocuk yaşlarda edebiyata ilgisi başlayan Buğra, ilk ve ortaokulu Akşehir’de tamamladı.
Usta edebiyatçı, 1933’te yatılı öğrenci olarak İstanbul Lisesine girdi. Lisede okurken Hakkı Süha Gezgin ve Pertev Naili Boratav’ın öğrencisi olan Buğra, Gezgin’in teşvikiyle ilk hikayelerini kaleme aldı.
“Tarık Nazım” takma ismiyle, hikaye ve şiirler kaleme alan yazar, okulun yatılı kısmı kapanınca Konya Lisesine geçerek 1936’da mezun oldu.
Babası ile Akşehir’de Nasreddin Hoca gazetesini çıkardı
İstanbul Üniversitesinin tıp ve hukuk fakültelerinde kısa sürelerle eğitim gören Tarık Buğra, yaklaşık 3 yıl süren askerlik görevinin ardından İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde başladı. Üniversitede okurken okul masraflarını çıkarmak için tezgahtarlık ve muallim muavinliği yaptı.
Buğra’nın “Oğlumuz” hikayesi Mehmet Kaplan tarafından “Cumhuriyet Gazetesi Yunus Nadi Hikaye Yarışması”na gönderildi. Eseriyle ikincilik ödülüne hak kazanan Buğra, 1949’da Akşehir’de babasıyla Nasreddin Hoca gazetesini çıkarmaya başladı.
Usta yazar, 1952’de babasının vefatı üzerine gazeteyi elden çıkararak İstanbul’a döndü ve Milliyet gazetesi bünyesinde profesyonel gazetecilik hayatına adım attı.
Gazetede Abdi İpekçi, Reşat Ekrem Koçu ve Peyami Safa ile çalışma imkanı bulan Buğra’nın yoksul yaşamını yansıttığı yazıları farklı mecralarda da yayımladı.
Jale Baysal ile 1950’de dünya evine giren Buğra çiftinin 1951’de kızları Ayşe dünyaya geldi. İkilinin evliliği 18 yıl sonra sona erdi.
Tarık Buğra, 1977’de hikaye yazarı Hatice Bilen ile ikinci evliliğini yaptı.
Tiyatro eleştirileri de yaptı
Ankara’da Yenigün gazetesinde genel yayın müdürü olarak görev yapan, aynı yıl Vatan gazetesinde yazı işleri müdürlüğü verilmesine rağmen Milliyet gazetesinin teklifiyle spor sayfalarının başına getirilen Buğra, kısa sürede yaptığı iş değişikliklerine Tercüman, Yeni İstanbul ve Türkiye gazetelerini de ekledi.
Tarık Buğra dil, edebiyat ve sanat konularında yazılar kaleme aldı, gazetelerin sanat sayfalarında tiyatro eleştirileri yaptı. Haftalık Yol dergisini çıkaran tecrübeli yazarın gazeteciliğe ilgisi 1983 sonuna kadar devam etti.
Tercüman’da çalışırken kalp krizi geçirince emekliliğini isteyen yazar, daha sonra edebiyat çalışmalarına ağırlık verdi. Buğra, Çınaraltı ve İstanbul dergilerinde hikayeler yazdı.
Hikayelerinde daha çok yakın çevre, aile hayatı ve sevda ilişkilerine yoğunlaşırken, Türk edebiyatında kasaba hikayelerinin ilk güzel örneklerini verdi.
Olaylardan çok atmosferi anlattığı hikaye ve romanlarında hüzne büyük yer veren Buğra, roman dünyasında Küçük Ağa eseriyle sağlam ve sarsılmaz bir yer edindi.
Romanları Yücel Çakmaklı tarafından televizyona uyarlandı
Tarık Buğra, Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarını anlattığı “Osmancık” romanında devleti kuran irade, şuur ve karakterin tahlilini yaparken, doğallığa önem vererek, roman kahramanlarını idealize etmedi.
Toplumsal olayların insanlarda sebep olduğu değişmeleri ve tepkileri belirlemeye özen gösterdiği eserleriyle okuyucunun ilgisini çeken Buğra’nın Küçük Ağa eseri 1983’te Yücel Çakmaklı tarafından televizyona uyarlandı ve TRT’de izleyiciyle buluştu. Çakmaklı, 1988’de de “Osmancık” kitabını televizyon dizisi olarak yine TRT’de izleyiciyle buluşturdu.
Devlet Sanatçısı unvanını aldı
Osmancık romanıyla 1985’te Milli Kültür Vakfı Edebiyat Armağanı’nı, “Yağmur Beklerken” romanıyla da 1989’da Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü’nü kazanan Buğra, 1991’de Devlet Sanatçısı unvanını aldı.
Usta yazar, 1993’te Akçay’da tatildeyken rahatsızlandı, bir ay sonra yazara kanser teşhisi konuldu. Çapa Tıp Fakültesinde gerçekleştirilen ameliyatın ardından yaklaşık 4 ay daha yaşayan Tarık Buğra, 26 Şubat 1994’te vefat etti ve cenazesi Karacaahmet Mezarlığı’nda annesi Nazike Hanım’ın yanına defnedildi.
Tarık Buğra’nın eserlerinden bazıları şöyle:
Roman: “Siyah Kehribar”, “Küçük Ağa”, “Küçük Ağa Ankara’da”, “İbişin Rüyası”, “Firavun İmanı”, “Gençliğim Eyvah”, “Dönemeçte”, “Yalnızlar”, “Yağmur Beklerken”, “Osmancık”
Hikaye: “Oğlumuz”, “Yarın Diye Bir Şey Yoktur”, “İki Uyku Arasında”, “Hikayeler”
Tiyatro: “Ayakta Durmak İstiyorum”, “Akümülatörlü Radyo”, “Yüzlerce Çiçek Birden Açtı”
Fıkra ve Deneme: “Gençlik Türküsü”, “Düşman Kazanmak Sanatı”, “Politika Dışı”
]]>Eserlerinde genellikle, çocukluğunun İstanbul’unu satırlarına döken Ziya Osman Saba’nın vefatının üzerinden 67 yıl geçti.
Saba, Binbaşı Osman Bey ile Ayşe Tevhide Hanım’ın oğlu olarak, 30 Mart 1910’da İstanbul Beşiktaş’ta bir yalıda dünyaya geldi.
Henüz 8 yaşındayken annesini kaybeden ve bundan çok etkilenerek şiirlerini, ölümden kaçmak ve ölümü unutmak için yaşama sıkıca sarılmak ya da ölümü özlemle bekleme fikri üzerine kurdu.
Ziya Osman Saba, Galatasaray Lisesinde okurken şiir yazmaya başladı.
İlk şiiri, 1927’de Servet-i Fünun dergisinde yayımlanan Saba, edebiyatçı Yaşar Nabi Nayır vasıtasıyla katıldığı Yedi Meşale grubunun en genç üyesi oldu.
Saba’nın, okul arkadaşları Yaşar Nabi Nayır, Sabri Esat Siyavuşgil, Cevdet Kudret Solok, Vasfi Mahir Kocatürk, Muammer Lütfi Bahşi ve Kenan Hulusi Koray ile hazırladığı “Yedi Meşale” kitabı 1928’de yayımlandı.
Liseden mezun olduğu 1931’de amcasının kızı Nermin ile evlenen usta yazar, 1941’de eşinden ayrıldı.
Türk edebiyatına “Ziya’ya Mektuplar”ı kazandırdı
Lisede sınıf arkadaşı Cahit Sıtkı Tarancı ile kurduğu yakın dostluk, Türk edebiyatına “Ziya’ya Mektuplar”ı kazandırdı.
İlk dönemlerde hece vezniyle şiirler yazıp, nazım biçimi olarak da sone ve üçlükleri kullanan usta edebiyatçı, sonradan yeni akımların da ortaya çıkmasıyla serbest şiirler kaleme aldı.
Yedi Meşale döneminde yazdığı şiirleri sembolist şiir olarak gören ve eserlerinde eksiltili cümleler, imgeler, benzetmeler, kişileştirmeler ve hitaplara bolca yer veren şair, sanatın gayesini “güzele erişebilmek” olarak tanımladı.
Usta edebiyatçı, kendisiyle yapılan bir röportajda dönemin şiir anlayışını, şu sözlerle aktardı:
“Bugünkü edebiyatımızda en bariz vasıf olarak bir ‘güzelliği arama’ cehdi vardır ki bunu dünkü edebiyatımızda göremiyorum. Bugünkü neslin şairi için aşk, sevinç, keder, ilah, hep güzelliğe ulaşmak için birer vasıtadan ibarettir. Zevk, duyuş, görüş, bugünkü nesilde tamamı ile yenidir.”
Eserlerinde toplumsal sorunları dile getirdi
Şairi, toplumsal sorunları dile getirirken kendi süzgecinden geçiren kişi olarak gören Saba, Yedi Meşale’nin şiir anlayışını yaşamının sonuna dek sürdürdü.
Ziya Osman Saba, samimi bir dille kaleme aldığı şiirlerine ilişkin yaptığı bir açıklamada, “Şiir yazmak, benim için bir eğlence olmak şöyle dursun, bir ihtiyaç, bir zaruret, adeta yaşamamın sebep ve hikmeti. Bugün, ‘Yarın öleceksin.’ deseler, yegane üzüntüm, dünyada bırakacağım sevdiklerimle yazamadığım eserlerimdir.” ifadelerini kullandı.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğrenciyken, Cumhuriyet gazetesi muhasebe servisinde çalışan Saba, Üniversiteden mezun olduğu 1936’da vatani görevini yapmak üzere askere gitti. Saba, 1938’de girdiği Emlak Bankasında 5 yıl çalıştı.
Babasını kaybetmesi nedeniyle karamsar şiirler yazmaya başladığı dönemde yeniden askere çağrılan ve askerlik sonrası 1944’te bankadaki görevine geri dönen Saba, Ankara’ya tayini çıkınca memuriyetinden istifa ederek İstanbul’a geldi.
Yazar Saba, 1945’te Milli Eğitim Basımevinde düzeltmen olarak çalışmaya başladı.
Emlak Bankasında çalıştığı dönemde tanıştığı Rezzan (Öney) Hanım ile 1945’te ikinci evliliğini yaptı.
Cahit Sıtkı Tarancı’nın mektuplarını düzenleyip yayına hazırladı
Unutulmaz edebiyatçı, 1950’de geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle Milli Eğitim Basımevindeki görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Bu dönemde yakın dostu Yaşar Nabi Nayır, Saba’ya Varlık Yayınevi’nin tashih işini verdi. Saba, evinde çalıştığı bu süreçte yakın arkadaşı Cahit Sıtkı Tarancı’nın gönderdiği mektupları da düzenleyip yayına hazırladı.
“Sebil ve Güvercinler”, “Geçen Zaman” ve hikaye kitabı “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” kitaplarını kaleme alan Saba, Goncourt Kardeşler’den roman çevirileri de yaptı.
Saba, çoğunu hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerinde Batı nazım biçimlerini kullandı ama içerikte yerli ve milli anlayışa bağlı kaldı.
Kadıköy’deki evinde 29 Ocak 1957’de geçirdiği ikinci kalp krizi sonucu vefat eden usta edebiyatçı, Eyüpsultan Mezarlığı’na defnedildi.
Kendine özgü üslubu, farklı, lirik, özgün ve naif kişiliğiyle hatırlanan Ziya Osman Saba, şiir, hikaye ve denemelerinde İstanbul sevgisini, unutulan değerleri hatırlatan bir edebiyatçı olarak zihinlerde yer edindi.
Eserleri
Yaşamı boyunca 150’nin üzerinde şiire imza atan usta edebiyatçı, şiir türünde “Sebil ve Güvercinler”, “Geçen Zaman”, “Nefes Almak”, ve “Bıraktığım İstanbul”, hikaye türünde “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” ve “Değişen İstanbul”, deneme türünde ise “Konuşanlar Bir Hüzünle Sesinde” kitaplarını edebiyat dünyasına armağan etti.
Ziya Osman Saba, 1980’lerin sonundan itibaren Mehmet Nuri Yardım ve Mustafa Miyasoğlu’nun gayretleriyle Türk okurunca daha yakından ve daha yaygın bir şekilde tanınmaya başladı.
Mustafa Miyasoğlu, 1987’de “Ziya Osman Saba” başlığıyla çıkardığı kitabında usta edebiyatçı ile ilgili kısa bilgiler verip, değerlendirmeler yaptıktan sonra onun hakkında yazılanlardan ve Saba’nın söyleşi ve yazılarıyla şiirlerinden ve hikayelerinden bazı örnekleri bir araya getirip yayımladı.
Mehmet Nuri Yardım da “Ziya Osman Saba (HayatıSanatı-Eserleri-Eserlerinden Seçmeler)” ve “Ziya Osman Saba Sevgisi (Ziya Osman’a Dair Yazılar)” başlıklı çalışmalarında hem Saba ile ilgili değişik tarihlerde yayımladığı kendi yazılarını hem de hakkında yazılmış yazıların önemli bir kısmını bir araya getirdi.
Ziya Osman Saba üzerine ise yapılan akademik çalışmalar, 1991 yılında başladı.
]]>Espressolab Roastery’de düzenlenen tanıtım toplantısında konuşan proje danışmanı Güray Süngü, genç edebiyat ve gençlik dizisinin neler olduğundan bahsederek, “Gençlik edebiyatı altında kategorileştirebileceğimiz eserlerin, son yıllarda yayıncılık sektöründe çok daha net çizgilerle ayrıldığını, kendisini hem çocuk hem de yetişkin edebiyatından başka bir dille, görünüşle, biçimle konumlandırdığını biliyoruz. Muhakkak böyle de olmalı, bambaşka ihtisas gerektiren bir alan bu. Gençlerin duyguları, düşünceleri ve beklentileri çocuklardan da, yetişkinlerden de farklı.” dedi.
Genç okurlar için iyi edebiyatın yazılması ve sunulmasının önemli bir mesele olduğunu altını çizen Süngü, şöyle devam etti:
“Gençlerin duygu dünyalarını dikkate alan, onların düş gücünü ve merak duygusunu tetikleyecek ama her şeyden de önemlisi estetik ve yazınsal bir değer taşıyan, kendi kültürel ve tarihsel kodlarımızı içeren eserler yayımlamayı planlıyoruz. Esası ortaya koymak en kolayı, zaten yayıncıyız, yayıncılığı bir bütün olarak hangi saikle yapıyorsak, genç edebiyatı da aynı saikle yapacağız. Yazarlarımıza gençlik edebiyatı için romanlar, hikayeler yazdırıyoruz. Çağdaş dünya edebiyatının önemli ve gençlerimizin ilgisine değer olanlarını dilimize kazandırmak istiyoruz. Klasiklerin gençler için hazırlanmış halleri, Batı klasikleri için çokça yapıldı. İslam ve Türk klasiklerini bu türden edisyonlarla yayımlamak için çalışmalarımız var.”
Süngü, gençlerin önünde kitap dışında filmler, diziler, sosyal medya platformları, bilgisayar oyunları, süper kahramanlar ve vatpad romanlar gibi çok fazla oyuncak tarzı şeyler olduğuna işaret ederek, “Zengin bir kültürümüz, tarihimiz var. Orada anlatılacak çok hikaye, peşine düşülecek çok imge var. Dünya bir bahçedir diyelim, ne ekersen elbet onu biçersin, öte yandan ektiğin tohum bahçenin değişmesine dönüşmesine de bir vesiledir, bu sadece senin biçmen ve biçtiğinle doymandan daha büyük bir şeydir.” değerlendirmesini yaptı.
“Bu yolculuğun gençlerin düşüncelerini, hayallerini ve yaratıcılıklarını besleyecek bir serüven olduğuna inanıyoruz”
Ketebe Genç Editörü Zeynep Tuğçe Noyan ise “Ketebe Genç, gençlerin sesine kulak veren, onların hayallerini, heyecanlarını ve hatta endişelerini sayfalarına taşıyan bir proje. Genç yetişkinlerin dünyasına adım atarken, onların gözünden dünyayı görmeyi, onlarla birlikte büyümeyi ve öğrenmeyi hedefliyoruz.” diye konuştu.
Noyan, proje ile genç okurların kendilerini keşfetmelerine, düşünce ufuklarını genişletmelerine ve toplumda aktif birer birey olarak yer almalarına imkan tanımaya çalıştıklarına dikkati çekerek, şunları kaydetti:
“Bu yolculuğun, sadece bir okuma deneyimi değil, aynı zamanda gençlerin düşüncelerini, hayallerini ve yaratıcılıklarını besleyecek bir serüven olduğuna inanıyoruz. Çıkış yaptığımız ilk kitaplardan biri olan ‘Minik Kızıl Gezgin’, Newbery Onur Ödüllü yazar Margi Preus tarafından yazıldı ve gezgin olmak isteyen minik bir sincabın büyük macerasını konu ediyor. Furkan Çalışkan’dan ‘Cabi’nin Kulesi- Uzun Yürüyüşlerin Kısa Kitabı’ ise korkuya karşı cesareti, çirkinliğe karşı güzelliği, rüzgara karşı yürümeyi tercih eden cesur ve genç okurları, Aliya İzetbegoviç’in hikayesine davet eden kurgu bir eser. ‘Ahmed Aziz’in Destansı Yılı’, ailesiyle birlikte Amerika’da yeni bir eyalete taşınan 12 yaşındaki Ahmed Aziz’in okula ve çevresine uyum sağlama sürecini konu ediniyor. Arkadaşlık, akran zorbalığı, hastalık, aile bağları, kitap okuma sevgisi ve empati, kitapta işlenen temalar arasında.”
]]>