Iğdır-Azerbaycan Dil, Tarih ve Kültür Birliğini Yaşatma ve Destekleme Derneği tarafından organize edilen etkinlik, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Konferans Salonu’nda yapıldı..
Saygı duruşunda bulunulması ve iki ülkenin milli marşlarının okunmasıyla başlayan programda, katliamda öldürenler için Kur’an-ı Kerim okundu, dua edildi. Etkinlikte kısa film gösterimi de yapıldı.
Iğdır Valisi ve Belediye Başkan Vekili Ercan Turan, programda yaptığı konuşmada, Hocalı Katliamı’nı unutmayacaklarını söyledi.
Hocalı olayının önemli bir dönüm noktası olduğunu belirten Turan, şöyle konuştu:
“Kerbela’yı unutmayacağız, Gazze’yi unutmayacağız, 15 Temmuz’u unutmayacağız, Çanakkale’yi unutmayacağız. Unutursak kanımız kurusun. Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal. İçimizde sıkıntılı insanlar var, birlik ve beraberliğimizi bozmak isteyen insanlar var ama onların tuzakları var ya o hainlerin tuzakları var ya örümcek ağı gibi. Başarılı olamayacaklar. Cumhurbaşkanı’m diyor ya, ‘başaramayacaksınız, bu milleti birbirine düşürmeyi başaramayacaksınız.’ Kafkas Ordusu Komutanı Nuri Paşa’yı unutmayacağız, Kazım Karabekir Paşa’yı unutmayacağız, kendi cebinden para ödeyerek Dilucu’nu alan, Turan kapısı diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü unutmayacağız.”
AK Parti Iğdır Milletvekili Cantürk Alagöz de birlik ve bir olmak zorunda olduklarını dile getirerek, “Hadi erkekseniz Karabağ’a tekrar girin. Bu milletin büyüklüğünü bütün dünya biliyor, biz birliğimizi bozmayacağız, biz dirliğimizi bozmayacağız. Bu vesile ile Sayın Aliyev’e, Sayın Cumhurbaşkanı’mıza sonsuz şükranlarımı sunuyorum ki bunların başını ezdiler. Rabb’im bizim başımızı eğdirmesin, bizi utandırmasın.” ifadelerini kullandı.
Azerbaycan Kars Başkonsolosu Nuru Guluyev de Ermenilerin yaptığı katliamlara değinerek, şunları kaydetti:
“2-3 yaşında çocuğa silah verip diyorlar ki vuracağın tek bir canlı varsa o da Türk’tür. Çocuk gözünü açınca Ermeni toplumunda, Ermeni ailesinde bir Türk’ü vurmak için onun kanını dökmek için yetiştiriliyor. En önemlisi şudur ki 2022 yılında zafer bayrağını işgal edilmiş topraklarımızda dalgalandırabilmişiz ve inşallah bundan sonra hem Azerbaycan’ımızın hem Türkiye’mizin hem Türk dünyamızın bayrakları daim dalgalanır ve biz bu bayrakların altında mutlu hayatımızı devam ettiririz.”
Iğdır-Azerbaycan Dil, Tarih ve Kültür Birliğini Yaşatma ve Destekleme Derneği Başkanı Ziya Zakir Acar da 1915-1919 yıllarında Birinci Dünya Savaşı’nda müttefiklik yapan Ermeni çetelerinin Doğu Anadolu Bölgesi’nde büyük katliamlar yaptıklarına dikkati çekti.
Toplu mezarların ulusal basının önünde açılarak vahşetin boyutunun ortaya çıkarıldığını hatırlatan Acar, “Iğdır da Ermenilerin katliamından nasibini alan yerlerden biridir. Hocalı Katliamı bugün ve gelecekte dersler çıkarılması ve bugüne kadar gösterilen tepki konusunda bir vicdan muhasebesi yapılması gereken önemli bir olaydır. Azerbaycan Türklerine karşı yapılan bu katliamın acılarını kardeş Türk milleti olarak yüreğimizde hissediyor ve her zaman bu katliamı kınıyoruz.” dedi.
Konuşmaların ardından Nahçıvan Şehit Babaları Topluluğu tarafından Vali Turan’a tablo ve bayrak hediye edildi.
Anma programına, Türkiye Azerbaycan Dernekleri Federasyonu Başkan Vekili Perviz Memmedov, akademisyenler, katliamda öldürülenlerin yakınları ve vatandaşlar katıldı.
]]>Cumhuriyet Meydanı’nda düzenlenen anma programında 1992 yılında ‘Hocalı Katliamı’nda hayatını kaybedenler anıldı. Program ilk olarak hayatını kaybedenler ve şehitler için saygı duruşundan bulunulması ile başladı. Akabinde İstiklal Marşı ve Azerbaycan Marşı okundu. Programda konuşan Orta Karadeniz Azerbaycan Türkleri ve Türk Soylular Derneği Genel Başkanı Dr. Mesude Veliyeva Altun, “Hocalı Soykırımı diye anılacak ve tarihe kara bir leke olarak geçecek olan hadise o gün yaşandı. Ermeni kuvvetlerin 32 yıl önce Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı kasabasında yaptığı katliamın acısı seneler geçse de ancak halen unutulmadı. Bu vahim hadisenin yıl dönümünde katledilen masumlar anılıyor. Hocalı Katliamı, Karabağ Savaşı sırasında 26 Şubat 1992 tarihinde Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı kasabasında yaşanan ve Azerbaycan sivillerinin Ermenistan’a bağlı kuvvetler tarafından toplu şekilde öldürülmesi olayıdır. Azerbaycan halkının tamamına yönelik yapılmış Hocalı Soykırımı, akıl almaz zulmü ve insanlık dışı cezalandırma yöntemleriyle insanlık tarihinde bir vahşet eylemidir. Bu soykırım aynı zamanda tüm insanlığa karşı tarihi bir suçtur. O soğuk, acımasız karlı kış gecesi kuşbaşı kar yağardı. O gece vahşet yaşadı Hocalı. Yer yüzü bugüne dek böyle bir vahşet, böyle bir acımasızlık görmemişti. Ermeni silahlı kuvvetleri, Rus 366. Motorlu Taşıt Alayının yardımı ile Hocalı’yı üç taraftan kuşatıyor. Karlı ormanlık arazide, zayıf düşmüş ve haklarından mahrum edilmiş insanların çoğu Ermeni askerleri tarafından vahşice yok edildi. Düşman; merhamet isteyen yaşlı, hasta, kadın, çocuk kimseyi umursamadı. Çocuklar ebeveynlerinin gözleri karşısında vahşice öldürülüyordu. Hocalı’nın yiğit oğullarının başları Ermeni mezarlarının üzerinde kurbanlık olarak kesildi. Yüzlerce kız ve gelinlerimiz esir düştü. Aralıksız kurşun yağmurundan kurtulup ayağı açık halde ormanlara, dağlara gidenlerin çoğu yolda dondu. O gece nereye gideceğini, kimden yardım isteyeceğini bilemeyen çocuklar yakınlarının cesetleri arasında şaşkın şaşkın hareket ediyordu. Hocalı, Ermeni milliyetçilerinin yüzyıllar boyunca Türk ve Azerbaycan halklarına karşı yaptığı soykırım ve etnik temizleme siyasetinin en kanlı sayfasıdır. Kendi acımasızlığına ve şiddetine göre ise insanlığa karşı işlenen büyük bir suçtur. Hocalı; bir kentin yeryüzünden silinmesi, içinde yaşayan kadın, çocuk, genç, yaşlı demeden topyekun saldırıya uğraması, kaçabilenlerin de soğuk ve karlı dağlarda ya donarak hayatını kaybetmesi ya da sakat kalması, kaçamayanların ağır silahlarla taranmasıdır. Yani anlatılması ve anlaşılmasının son derece zor olduğu bir vahşettir. Dağlık Karabağ Bölgesi’nde bulunan Hocalı’da yapılan bu katliam, insanlık dışı bir olaydır. O günü asla unutmam. Katliamda katledilen vatandaşlarımızı unutmadık asla unutturmayacağız. Katliamı kınıyor ve katliam faillerinin cezalandırılmasını istiyoruz. Tarihin siyah gecesinde yaşamını kaybetmiş yüzlerce vatandaşımızı, yaşanan vahşetin 32. yıldönümünde rahmetle anıyor ve Allah rahmet etsin diyoruz” dedi.
Konuşmanın ardından çocuklar tarafından şiirler okunması ile program sona erdi. – SAMSUN
]]>Kurtulmuş, Asya Parlamenter Asamblesi (APA) 14. Genel Kurulu’na katılmak üzere gittiği Azerbaycan’dan dönüşünde uçakta gazetecilerin sorularını yanıtladı.
“Bakü’deki APA Genel Kurulu’nda konuşmanızın önemli bir kısmını Gazze meselesine ayırdınız. İkili görüşmelerde mevkidaşlarınızdan nasıl tepkiler geliyor, diğer ülkeler bu meseleye nasıl bakıyor?” sorusu üzerine Kurtulmuş, “Şunu çok net gözlemledim. 7 Ekim’de sonra yaptığımız birçok uluslararası toplantıda maalesef ülkelerin bir kısmı İsrail’e hak veriyorlardı. Özellikle Batı ülkelerinin bir kısmı İsrail’den daha fazla İsrailci olarak hareket ediyorlardı. Zaman içinde bizim ilk günden itibaren söylediğimiz konularda ne kadar haklı olduğumuz ortaya çıktı. İsrail’in bütün uluslararası hukuku ayaklar altına alarak, insani en ufak bir özelliği bile olmayan böylesine vahim, böylesine gaddar, böylesine soykırım boyutlarına varmış olan katliamları artık dünyanın bütün ülkeleri tarafından görülüyor.” diye konuştu.
İsrail’e destek olmak isteyen ülkelerin bile artık sözlerini eskisi kadar güçlü şekilde dile getiremediklerini vurgulayan Kurtulmuş, “Ben şahsen Güney Afrika’nın Lahey Uluslararası Adalet Divanı’na başvurusu ve orada ara kararın müspet şekilde açıklanmasıyla Filistin davası bakımından yeni bir dönemin başladığına inanıyorum.” dedi.
“Tehditleri Netanyahu’yu sonu belli olmayan bir yola soktu”
Gazze’de 5 ayda, yüzde 75’i kadın ve çocuk olan 30 bini aşkın sivil kaybın ortaya çıktığını, Netanyahu ve çetesinin yolda yürüyen koyunlara bile ateş ederek öldürdüğü gaddarca bir katliamın, hiç kimsenin savunamayacağı bir noktaya geldiğini ifade eden Kurtulmuş, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Hele hele Gazze’de Refah Sınır Kapısı’na sığınan, o bölgeye sığınanlara karşı, ‘Onları da öldüreceğiz, onları da canlı bırakmayacağız’ tehdidinin Netanyahu’yu sonu belli olmayan bir yola soktuğu aşikardır. Artık onun da geri dönüşü yoktur. Ümit ederiz ki Uluslararası Adalet Divanındaki bu yargılamalardan sonra uluslararası savaş suçları mahkemesinde de Karadzic gibi, Ratko Mladic gibi Netanyahu ve savaş suçlusu üst düzey yöneticilerin hesap vermesi ve ceza alması mukadderdir. Burada bizim İsrail’e şimdiye kadar destek veren ülkelerden beklediğimiz, artık bu desteği vermemeleri. Çünkü yıkılan Netanyahu ve rejiminin altında kalacak olan sadece o rejim değildir, ona destek veren bazı batılı ülkeler de olacaktır.”
“Milyarlarca kişinin dayanışması sadece Filistin için değil insanlık için ümit”
Bir de işin insani tarafı olduğunu ifade eden Kurtulmuş, İsrail’in katliama kalkıştığının açıkça belli olduğu 10 Ekim 2023’ten bu yana dünyanın dört bir tarafında sürekli bir şekilde artan kitlelerin Filistin davasına destek verdiğini, açık bir şekilde İsrail’in bu insanlık suçlarına ortak olmamak için kendi ülkelerinin meydanlarına çıkıp gösteriler yaptığını söyledi. Dünyanın birçok yerinde İsrail’e destek verenlerin protesto edildiğini hatta konuşma yaptıkları salonda bile insanlar tarafından köşeye sıkıştırıldığını, yaptıkları bu ikiyüzlülüklere karşı insanların şamar gibi cevaplar hazırladığını gördüklerini anlatan Kurtulmuş, “Dini, ırkı, siyasi görüşü ne olursa olsun yüreğinde insanlıktan bir nebze nasibi olan hemen hemen herkesin, milyarlarca insanın, insanlık cephesinin tabii bir üyesi olarak bir dayanışma içine girdiğini görüyoruz. Bu sadece Filistin halkının kurtuluşu için bir ümit değil aynı zamanda insanlık için de bir ümittir. Yeni bir dünyanın kurulabilmesini ortaya koyan bir arzudur. Bunu takip etmek lazım.” ifadelerini kullandı.
Yaptığı görüşmelerde özellikle üç temel noktayı ifade ettiğini aktaran Kurtulmuş, bunlardan birincisinin, Netanyahu ve ekibinin uluslararası alanda yalnızlaştırılması olduğunu söyledi. Kurtulmuş, Uluslararası Adalet Divanındaki yargılamanın buna hizmet eden bir imkan olduğunu dile getirdi. İkincisinin, insanlık cephesi dediği sivil toplumun, vicdanlı kalabalıkların daha büyük ve uzun soluklu bir dayanışma içinde olmasının temin edilmesi olduğunu kaydeden Kurtulmuş, “Üçüncüsü de ne yazık ki bu sürecin başından itibaren büyük bir zafiyet, büyük bir çaresizlik, inisiyatifsizlik içinde olan İslam ülkelerinin artık uyanması, ne oluyoruz diyerek silkelenmesi, birlik ve beraberlik içinde safları sıkı tutması gerektiği. Filistin davasında İslam dünyasına yeni bir ruh, yeni bir ortak bilinç kazandırılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu üç alanda çalışmalarımızı yoğunlaştırarak önümüzdeki dönemde bu mücadeleyi sürdüreceğiz. Eninde sonunda kazanan Filistin halkı olacaktır, mazlum milletler olacaktır.” diye konuştu.
“Mısır’la karşılıklı ziyaretler olabilir”
“Türkiye-Mısır ilişkilerinde atılan normalleşme adımları kapsamında Mısırlı muhataplarınızla bir araya gelmeniz söz konusu mu, karşılıklı ziyaretler planlanıyor mu?” sorusuna Kurtulmuş, “Önümüzdeki dönemde olabilir, gerçekleştiririz.” karşılığını verdi.
İslam ülkelerinin birlik ve beraberlik içinde hareket etmesini sağlamak için ilk başta yapılması gereken şeylerden birinin de siyasi farklılıkları bir tarafa bırakarak karşılıklı ilişkilerin çoğaltılmasını temin etmek olduğunu vurgulayan Kurtulmuş, üç hafta önce Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn ziyaretleri yaptığını, bundan sonra hem Körfez ülkelerine hem diğer ülkelere ziyaretler yapacağını belirtti. Gelecek hafta Fildişi Sahilleri’nde İslam İşbirliği Teşkilatının Meclis Başkanları toplantısı olduğunu kaydeden Kurtulmuş, şu ifadeleri kullandı:
“Hem bu çok taraflı toplantılarda ortak konuların üzerinde yoğunlaşmak hem de Körfez ülkeleri, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Bahreyn gibi ülkelerle Türkiye arasındaki ilişkileri her alanda en üst seviyeye çıkarmamız gerekir. Burada hükümetler arasında çalışmalar çok belirleyici ve yön verici bir perspektif oluşturuyor ama parlamenter diplomasinin de imkanlarından istifade etmemiz lazım. Parlamento başkanları, parlamentolar arası dostluk grupları, ihtisas grupları üzerinden de sadece Mısır’la değil, bütün bölge ülkeleriyle çok yakın teması artırmak mecburiyetindeyiz. Başka yolumuz yok. Yoksa bölge ülkeleri, başkalarının siyasi hesaplarının bir parçası haline gelir. Bunu geçmişte yaşadık. Müşterek taraflarımızın bütün bölge ülkeleri bakımından anahtar iki kelimesi güven ve istikrardır. Bölgenin istikrara ihtiyacı var, her bakımdan bu ülkelerin güvene, güvenliğe ihtiyacı var. Bunun yolu da karşılıklı temaslardan geçiyor.”
“Çalışma saatlerinin belli olduğu bir tempoya ihtiyaç var”
Kurtulmuş, içtüzük değişikliği çalışmalarının ne zaman başlayacağı ve acil değişmesi gereken başlıkların hangileri olduğu sorusu üzerine, “Nasıl bir Meclis İçtüzüğü olsun diye özel olarak, grubu bulunan siyasi partilerin yönetimlerine ya da milletvekillerine verseniz, üç aşağı beş yukarı herkes benzer şeyleri söyler.” dedi.
Öncelikle çok uzun saatler süren, büyük tartışmalara, sinir harplerine, çok gergin oturumlara vesile olan Meclis oturumları meselesinden kurtulmak gerektiğini ifade eden Kurtulmuş, şöyle devam etti:
“Bunun için komisyonların çok iyi çalıştırılması lazım. İhtisas komisyonlarında hükümetle birlikte bu tartışmalar yapılmalı. Genel Kurula yasa teklifi geldiği zaman komisyonlarda olduğu gibi en başından başlayarak değil belki geneli üzerinde bir görüşme açılarak, belki bir iki ufak tefek değişiklik önergesi varsa onların Meclis’te konuşulmasını temin ederek… Mesela Genel Kurul’un bir günü, gelen tekliflerin yasalaşmasıyla ilgili tartışmalara ayrılır, bir günü oylamalara ayrılabilir, bir gün gündem dışı konuşmalarla ilgili bir oturum olabilir ya da grubu bulunmayan partiler ve bağımsız milletvekillerinin söz almasının zemini sağlanabilir. Dolayısıyla daha net, daha açık, çalışma saatlerinin belli olduğu, her yasayla ya da Meclis Genel Kuruluna gelen her konuyla ilgili tartışmaların mükemmel bir şekilde öncesinden bitirildiği bir çalışma temposuna ihtiyaç var. Ben bunun düzenlenebileceğine inanıyorum.”
“Seçimden sonra içtüzük meselesini gündeme getireceğiz”
Temel meselenin, herkesin söz hakkının korunması hatta artırılması olduğunu belirten Kurtulmuş, “Yani muhalefet-iktidar herkesin söz hakkının korunması ama lüzumsuz ve insan sabrını taşıracak tartışma ortamlarından uzaklaşılması lazım. Yasama yapma kalitesinin artırılması, bunun için belki teklifler gelmeden önce Meclisin geniş bürokrat kadrosundan da destek alarak bu işlerin yapılması mümkün. İçtüzükte, anayasaya göre çok daha rahat bir uzlaşı sağlanabileceğini düşünüyorum. Seçimlerden sonra süratle Meclis’te grubu bulunan partilerle konuşarak bu içtüzük meselesini gündeme getireceğiz.” dedi.
“Milletvekilleri camdan bir fanusun içinde yaşadığını unutmamalı”
“Milletvekillerinin itibar ve saygınlığı her zaman tartışılıyor, bir konudaki düşünceniz nedir?” sorusuna Kurtulmuş, şu karşılığı verdi:
“Milletvekillerinin itibarını zedelemek için kenarda durup ‘Elimize bir fırsat geçsin’ diye bekleyen bazı çevreler olduğunu üzüntüyle görüyorum. Bunun yanında milletvekillerinin itibarının korunması öncelikli olarak milletvekillerinin görevidir. Her milletvekili arkadaşımız herhangi bir sözü en aykırı şekilde söyleyebilir, bunda hiçbir problem yok. Ama milletvekilleri de özellikle siyasi tartışma ortamlarını nezih bir şekilde tutmak, deruhte etmek ve sürdürmek durumundadır. Ağzından çıkan sözler, karşısındakine karşı yaralayıcı sözler, zaman zaman kabul edilemeyecek, hakaret içeren sözler, bunlar da milletvekillerimizin dikkat etmesi gereken hususlardır. Sadece Meclis görüşmeleri çerçevesinde değil, milletvekillerimizin, ‘Biri Bizi Gözetliyor’ diye bir program vardı ya, öyle bir şeyin içinde olduğunu, şeffaf, camdan bir fanusun içinde yaşadığını unutmamaları lazım. Bu, milletvekillerimizin çok daha disiplinli bir şekilde davranmalarını sağlar.”
“Ailenizden bir kişinin Kafkas İslam Ordusu’nda görev yapması dolayısıyla Azerbaycan’la duygusal anlamda özel bir bağınız var. Bu konuda bilgi verir misiniz?” sorusu üzerine Kurtulmuş, şunları söyledi:
“Rahmetli dedem Numan Kurtulmuş, ismini taşımaktan büyük şeref duyduğum, kendisini görmedim, ben doğmadan 7 sene evvel vefat etmiş, altı cephede mücadele etmiş bir kahraman, bir asker. 39 yaşında, Sakarya Meydan Muharebesi’nde kalça kemiğinden aldığı bir kurşun yarasıyla ağır yaralanıyor. Hatta öldü diye bırakıyorlar, arkadan gelen bir sıhhiye yaşadığını anlıyor. Çubuk asker hastanesinde tedavi görüyor. Ayağı da o günün şartlarında ameliyat imkanları olmadığı için 15 santim kısaymış. Bulunduğu cephelerden biri de Kafkas Cephesi. Nuri Paşa komutasında Kafkas Cephesi’nde önce Bakü’ye geliyor ardından da Zengezur’da bulunan ahaliyi teşkilatlandırmak ve Ermeni çetelere karşı oradaki halkı korumak için mücadele ediyor. Zengezur’la ilgili dedemin böyle bir hatırası var. Onu da bütün şehitlerimizi ve gazilerimizi de rahmetle anıyoruz.”
“Ermenistan’ın Azerbaycan’la sulh içinde yaşamaktan başka şansı yok”
Azerbaycan-Ermenistan ilişkileri ve ilişkilerin normalleşmesi konusunda Ermenistan’ın tutumuna ilişkin görüşlerinin sorulması üzerine Kurtulmuş, Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki ilişkilerin normalleşmesinin, Azerbaycan tarafının da istediği bir şey olduğunu kaydetti. Ermenistan-Azerbaycan arasındaki sorunun, Ermenistan’daki Ermeniler değil tam tersine başta Avrupa ve Amerika’daki Ermeni diasporası olmak üzere o bölgede barış istemeyen çevreler olduğunu belirten Kurtulmuş, “30 yılı aşkın bir süre Ermenilerin işgal ettiği Karabağ bölgesi 44 gün süren bir mücadeleyle geri alındı. Paşinyan’ın söylediği ‘Biz de artık bunu kabul edeceğiz’ manasına gelen sözler, öncelikle diasporadaki Ermenilerden çok büyük bir tepki gördü. Ermenistan’ın bu bölgede Azerbaycan’la sulh ve selamet içinde yaşamasından başka bir şansı yok.” dedi.
Kafkasya’nın bir barış bölgesi haline gelmesi için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev’in aldıkları inisiyatifin, altı ülkenin içinde bulunduğu bir çalışmayı yürütmek olduğuna işaret eden Kurtulmuş, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Önce Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan üçlü mekanizma… Bunu daha sıkı bir şekilde çalıştıracağız. Geçen hafta Gürcistan Dışişleri Bakanı Ankara’daydı. Israrla bizden talep ettikleri şey budur. Hem dışişleri bakanları hem meclis başkanları seviyesinde üçlü mekanizmayı daha da kuvvetlendirmek, devlet başkanları düzeyinde bunu ileriye götürmek, ardından da Ermenistan, Rusya ve İran’ın bu çalışmaya dahil olmasıyla altılı bir mekanizma oluşturmak. Biz bu bölgedeki sorunları bölge ülkeleri olarak çözebilme kabiliyetine sahip olursak bu bölgenin dışardan gelecek bazı güçler tarafından istikrarsızlaştırılmasının da önüne geçmiş oluruz.
Zengezur projesi başarılı bir şekilde bitirilebilirse sadece Azerbaycan’ı değil Ermenistan’ı da İran’ı da Türkiye’yi de Gürcistan’ı da Kafkaslar üzerinden Orta Asya’ya bağlayacak çok hayati bir koridor olacaktır. Kazan-kazan prensibi çerçevesinde Ermenilere de büyük faydası olacaktır. Bunları anlatarak ve Ermenistan’ı Ermeni diasporasının gölgesinden kurtararak yolumuza devam etmemiz lazım.”
“Meclis’teki yer darlığını aşacak bir ön çalışmayı yapıyoruz”
Kurtulmuş, Meclis’te fiziki olarak yaşanan yer sorununu gidermeye dönük yeni bir çalışmanın gündemde olup olmadığı sorusuna, “Bir kere muazzam bir yer darlığı var. Hem Meclis çalışanı arkadaşlarımızın kullanacakları mekan anlamında hem siyasi partilerin ve komisyonların kullandıkları mekan anlamında çok ciddi bir darlık var. Bu darlığı aşacak bir ön çalışmayı yapıyoruz. Belki bu çalışmalar bittikten sonra ilave fiziki imkanların oluşturulması için adım atılabilir.” yanıtını verdi.
(Bitti)
]]>Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, Perşembe günü yaptığı açıklamada Azerbaycan’ın “geniş çaplı bir savaşa” hazırlandığı uyarısında bulundu.
AFP haber ajansının aktardığına göre, Paşinyan kabine toplantısında yaptığı açıklamada, değerlendirmeleri neticesinde Azerbaycan’ın sınırın bazı bölgelerinde askeri hareketlilik gösterdiğini ve bunun Erivan yönetimine karşı tam ölçekli bir savaşa dönüştürme ihtimaline işaret ettiğini söyledi.
Paşinyan, “Azerbaycan’ın tüm açıklamalarında ve eylemlerinde bu niyet okunabilir” dedi.
AFP’nin aktardığına göre, Erivan yönetimi, Bakü’nün Karabağ’daki başarısından hareketle, Azerbaycan’a bağlı özerk bir yönetim olan Nahçıvan’a bir kara köprüsü oluşturmak amacıyla Ermenistan topraklarını işgal edebileceğinden endişe ediyor.
Dağlık Karabağ, iki ülke arasında yaşanan uzun süreli çatışmaların ardından, geçen sene Azerbaycan’ın kontrolüne geçmişti. Bölgede yaşayan on binlerce Ermeni, Ermenistan’a göç etmişti. Ardından da sürdürülen müzakereler sonucunda iki ülke arasında ateşkes sağlandı.
Bakü ise Ermenistan’ın Anayasasını değiştirmesini ve toprak iddiası olarak gördüğü “Dağlık Karabağ”a ilişkin atıfların kaldırılmasını istiyor.
Bu ay yeniden seçilen Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Çarşamba günü yemin töreninde yaptığı konuşmada, toprak taleplerinin Azerbaycan’a değil Ermenistan’a ait olduğunu söyledi.
Aliyev, “Bizim Ermenistan’dan toprak talebimiz yok. Onlar da bu iddialarından vazgeçmelidir. Bizimle şantaj diliyle konuşmaları onlara pahalıya mal olur. Ermenistan mevzuatını normalleştirmezse elbette barış anlaşması da olmayacak” dedi.
İki lider de daha önce yaptıkları açıklamalarda iki ülke arasında yapılacak bir barış anlaşmasının geçen yılın sonuna kadar imzalanabileceğini söylemişti, ancak uluslararası arabuluculukla yürütülen barış görüşmelerinde bir ilerleme sağlanamadı.
Salı günü, Ermenistan’ın dört askerinin öldüğünü söylediği çatışmada her iki taraf da birbirlerini sınır bölgelerinde ateş açmakla suçladı.
Azerbaycanlı yetkililer önceki günlerde dış basına verdikleri röportajlarda iki komşu ülke arasındaki ilişkilerin son altı ayda hiç olmadığı kadar sakinleştiğini belirtti.
Azerbaycan’da 7 Şubat’ta yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimini ülkeyi 20 senedir yöneten İlham Aliyev kazanmıştı. Aliyev, bazı usulsüzlüklerin olduğu raporlanan seçimde elde ettiği bu zaferle birlikte yedi sene daha görevde kalacak.
Çatışmalarda neler yaşandı?
BBC Azerbaycanca Servisi’nin aktardığına göre, 13 Şubat’ta Azerbaycan Savunma Bakanlığı, Ermeni ordusuna ait bir askeri karakolu imha ettiğini duyurdu. Bir gün önce de bir Azeri asker o karakoldan açılan ateş sonucu yaralandı. Ermenistan olayın nedenini araştıracağını söyledi.
Ermenistan Savunma Bakanlığı ölen dört askerin Yerkrapah birliğine bağlı üyeler olduğunu söyledi.
1993 yılında kurulan Yerkrapah (Toprağın Savunucuları) Gönüllü Birliğinin temel amacı “Ermenistan Silahlı Kuvvetlerini güçlendirmek, Dağlık Karabağ savaş gazilerinin sosyal koşullarını iyileştirmek ve gençler arasında askeri-vatanseverlik eğitimini teşvik etmek” şeklinde tanımlanıyor.
Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı, yaşananların Ermenistan tarafından yapılan bir “provokasyon” olduğunu, son dönemde yaşanan istikrara karşı, barış sürecine ciddi bir darbe indirildiğini söyledi.
Bakanlık ayrıca, olayın Ermenistan’daki Avrupa Birliği misyonunun kontrolü altındaki bölgelerde meydana gelmesi nedeniyle “bu misyonun amaç ve hedeflerine ilişkin ciddi soru işaretleri uyandırdığını” kaydetti.
‘Ermenistan hükümeti Rusya’dan uzaklaşmaya çalışıyor’
BBC Azerbaycanca Servisi’nden Könül Halilova, Avrupa Birliği’nin Azerbaycan’daki misyonuna yönelik eleştirilerin yanı sıra, dile getirilen bazı olasılıkların Rusya’yı hedef aldığını belirtiyor.
Halilova, “Hükümet yanlısı analistlere göre, Azerbaycan ile Ermenistan arasında barış anlaşması imzalanması Rusya’nın çıkarına değil. Rusya, barış güçlerini Azerbaycan topraklarında tutmak için Karabağ’daki Ermeni nüfusunu geri göndermeye çalışıyor ve Azerbaycan da buna yanaşmıyor” dedi.
Azerbaycan’da hükümete yakın bazı siyasi yorumcuların görüşlerini de aktaran Halilova, “Bu kişiler, Ermenistan’ın bazı muhalif temsilcilerinin bazı ordu birimleri üzerinde nüfuzunun bulunduğunu öne sürerek, sınırdaki gerginlikten Ermenistan Başbakanı’nı değil muhalefeti sorumlu tutuyor” değerlendirmesinde bulundu ve şöyle devam etti:
“Azerbaycan-Ermenistan sınırındaki son çatışma, Rusya destekli Azerbaycan’ın herhangi bir barış anlaşmasını imzalamadan önce Erivan’ı ‘Zengezur Koridoru’ olarak bilinen demiryolu ve kara yollarını açmaya zorlayabileceği olasılığını da artırdı.
“Azerbaycan’ın Karabağ’ın kontrolünü yeniden ele geçirmesinin ardından Moskova’nın desteğinden memnun olmayan Ermenistan hükümeti, geleneksel müttefiki Rusya’dan uzaklaşmaya çalışıyor.
“Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan bu ay yaptığı bir konuşmada, Erivan’ın artık Moskova’yı ana bir savunma ortağı olarak görmediğini, Fransa ve Hindistan’ı en büyük silah tedarikçileri olarak gördüğünü söyledi.”
Ancak Halilova’ya göre Rusya’nın etkisinden kurtulmak Ermenistan için kolay değil.
Ülkenin altyapısının Rusya’nın kontrolü altında olduğunu belirten Halilova, ülkede Rus askeri üssünün bulunduğunu ve Ermenistan’ın Putin’in askeri ve siyasi blokunun da üyesi olduğunu kaydetti.
Öte yandan olası bir barış anlaşması kapsamında Azerbaycan’ın talep ettiği Ermenistan anayasasının değiştirilmesi konusunun ülkede tartışıldığını da belirten Halilova, on binlerce Ermeninin, anayasa değişikliği önerisini reddetmek için dilekçe imzaladığını hatırlattı.
]]>***
Ermenistan’ın, Azerbaycan ve Türkiye ile normalleşme süreci ilerledikçe Ermenistan Anayasa’sının revizyonu tartışma konusu oldu. Ermenistan Anayasa’sının ruhu ve felsefesi, Azerbaycan ve Türkiye’nin sınırları içinde olan bazı bölgeleri Ermeni olarak tanıyan bir bağımsızlık ilanına dayanıyor. Ermeni yetkililer son 30 yıldaki eylemleriyle bunun sadece bir metinden ibaret olmadığını, aynı zamanda Ermenistan’ın resmi politikasının bir parçası olduğunu gösterdiler. Ermenistan, Azerbaycan topraklarını işgal ederken, eski Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, 2011 yılında genç aktivistlere yaptığı bir konuşmada, “Batı Ermenistan” olarak görülen Doğu Anadolu’nun ilhakının gelecek nesillere miras bırakıldığını söyledi. İkinci Karabağ Savaşı sonrasında Ermenistan’ın Azerbaycan ve Türkiye ile normalleşme sürecinin etkili olabilmesi ve gelecekte olumsuz sonuçlar doğurmaması için Ermenistan Anayasa’sının revize edilmesi gerekiyor.
Tek çözüm: Anayasa’nın yeniden yazılması
İkinci Karabağ Savaşı’nın ardından Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Eylül 2021’de konuyu ilk kez gündeme getirdi ve gerçek barışın sağlanması için Ermenistan Anayasa’sının gözden geçirilmesi gerektiğini belirtti. Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan da son zamanlarda benzer ifadeleri dile getirerek Anayasa’nın revize edilmesinden ziyade yeniden yazılması gerektiğini dile getirdi. Paşinyan’ın yorumlarının ardından Aliyev, barış anlaşmasının imzalanabilmesi için Ermeni Anayasa’sında değişiklik yapılması gerektiğini yineledi. Bu değişiklik için ülke genelinde referanduma gidilmesi gerekiyor. Ermenistan’ın 23 Ağustos 1990 tarihli Bağımsızlık Bildirisi, Türkiye ve Azerbaycan’a karşı toprak taleplerini içeriyor. Bildiride Azerbaycan’a yönelik, Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (SSC) Yüksek Konseyi ve Karabağ Ulusal Konseyi’nin 1 Aralık 1989 tarihli Ermenistan SSC ve Karabağ Dağlık Bölgesi’nin yeniden birleşmesi ortak kararı yer alıyor. Bildirinin 11’inci maddesinde ise Türkiye topraklarından “Batı Ermenistan” olarak bahsediliyor ve Türkiye’ye yönelik; “Ermenistan Cumhuriyeti, Osmanlı Türkiye’sinde ve Batı Ermenistan’da 1915 Soykırımının uluslararası tanınmasını sağlama görevini destekliyor” iddiaları yer alıyor. Buradaki “Batı Ermenistan” ifadesi Türkiye’nin doğu illerini işaret ediyor. Bildirinin kabul edildiği 13 Şubat 1988’de Ermenistan’da kurulan ve Ermenistan’ın ilk Cumhurbaşkanı Levon Ter-Petrosyan’ın da dahil olduğu Karabağ komitesinin çabaları sayesinde Taşnaklar da dahil olmak üzere Ermeni milliyetçileri Ermenistan’da önemli bir güce sahip oldu. Ayrıca, 1995 yılında yayınlanan Ermenistan Anayasa’sının ön sözünde, Ermeni halkı Bağımsızlık Bildirgesi’nde yer alan Ermeni devletinin temelleri ve pan-ulusal özlemleri dile getiriliyor. Ermenistan Anayasa’sı Azerbaycan ve Türkiye’ye karşı toprak taleplerini onaylarken ülkenin iç ve uluslararası politikalarını düzenleyen diğer tüm yasalar Anayasa’ya uygun olarak yazıldı ve geliştirildi. Türkiye sınırları içinde yer alan Ağrı Dağı, Ermenistan devlet bayrağında Ararat olarak yer aldı ve “Batı Ermenistan” ile yeniden birleşmeyi sembolize etti.
Sonuç olarak, 2010 yılında Türkiye ile Ermenistan arasında kabul edilen diplomatik ilişkilerin normalleştirilmesi ve geliştirilmesine ilişkin protokol uygulanamadı. Çünkü Ermenistan yasalarına göre, bu tür yabancı anlaşmaların yürürlüğe girebilmesi için Anayasa Mahkemesi tarafından onaylanması gerekiyor. Anayasa Mahkemesi protokollere izin verdi, ancak bunların Bağımsızlık Bildirgesi’ni veya Anayasa’yı ihlal edeceğini belirtti. Daha sonra Anayasa Mahkemesi, Türkiye ile imzalanan ve Türkiye’nin coğrafi bütünlüğünü tanıyan protokollerin Bağımsızlık Bildirgesi’ne aykırı olamayacağına, dolayısıyla Türkiye’ye karşı toprak talebinin devam ettiğine karar verdi. Aynı durum Azerbaycan ile müzakere edilen barış anlaşması için de geçerli olabilir. Bu durumda Ermenistan ve Azerbaycan tarafından imzalanan barış anlaşması kalıcı normalleşme ve barışla sonuçlanmayabilir. Özellikle Azerbaycan’la yapılan barış anlaşması, tarafların karşılıklı olarak birbirlerinin toprak bütünlüğünü kabul etmesini öneriyor. Ancak öncelikle Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin bu anlaşmayı onaylaması gerekiyor. Aynı mahkeme başlangıçta anlaşmaya izin verse de bunun Bağımsızlık Bildirgesi’ne ve Anayasa’ya aykırı olduğunu beyan edebilir. Mevcut Anayasa Mahkemesi üyelerinin tamamının Paşinyan tarafından atanmış yargıçlar olduğunu ve anlaşmayı itirazsız kabul ettiklerini varsayalım. İktidar partisinin sandalye çoğunluğuna sahip olması nedeniyle anlaşmanın parlamento tarafından da kabul edildiğini düşünelim. Ermenistan’ın mevcut Bağımsızlık Bildirgesi ve Anayasa’sı Türkiye ve Azerbaycan’a karşı toprak taleplerini içerdiği sürece, Ermenistan’da hükümetin değişmesi ve radikallerin iktidara gelmesi halinde barış anlaşması tehlikede olacaktır. Bu durumda herhangi bir siyasi parti ya da örgüt Azerbaycan ile imzalanan anlaşmaya karşı Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle dava açabilir ve imzalanan anlaşma hükümsüz ilan edilebilir.
Yeni bir anayasanın faydaları
Anayasa’nın yeniden yazılması, Ermenistan için siyasi açıdan faydalı bir hamle olacaktır. Ermenistan komşularına karşı toprak iddialarında bulunduktan ve komşu topraklarından birini işgal ettikten sonra bölgesel projelerin dışında kaldı. 2020 savaşındaki yenilgi Ermenistan’ı Karabağ etrafındaki toprak macerasından kurtardı. Ermenistan’daki muhalefet ise olası anayasa referandumuna karşı harekete geçmeye başladı. Kamuoyu yoklamaları, Ermenilerin çoğunluğunun Azerbaycan ve Türkiye’ye yönelik toprak taleplerinin Anayasa’dan çıkarılmasına karşı olduğunu ortaya koydu. Dolayısıyla görevdeki Paşinyan için anayasayı değiştirmek kolay olmayacak. Ancak anayasanın yeniden yazılması, Türkiye ve Azerbaycan’la normalleşme adına hükümet ve halk düzeyinde kavramsal bir değişime neden olacaktır. Yeni anayasa Türkiye ve Azerbaycan ile normalleşmeye ve bölgesel işbirliğine giden yolu açacağı için Ermenistan’da ve bölgede geniş çaplı bir değişime yol açabilir.
[Dr. Cavid Veliyev, Azerbaycan Uluslararası İlişkiler Analiz Merkezi’nde Dış Politika Analizi bölümünün başkanıdır.]
Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
]]>Ermenistan’ın başkenti Erivan’dan yola çıktığımızda geç bir sonbahar sabahıydı. Dağlık bölgelerde yarım saat yol aldıktan sonra şoför arabayı durdurdu ve rehberim Sofya Hakobyan araçtan inmem için işaret etti.
Solumda, Alagöz (Ermenice adıyla Aragats) Dağı’nın karla kaplı, dört tepeli zirvesi uzakta belirdi. Otoyolun kenarından Ermenistan’ın en yüksek dağının eteklerine kadar uzanan çimenli yaylalar uzanıyordu.
“Alfabe Parkı’ndayız. Burası 2005 yılında Ermeni alfabemizin 1.600’üncü yıldönümünü kutlamak için inşa edildi” dedi Hakobyan.
Pastel pembe, sarı ve açık siyah taştan oyulmuş heykellerin üzerine çiçekler ve semboller kazınmıştı. Hakobyan beni U şeklindeki heykele götürdü.
“Bu bizim büyük harflerle Ermenice ‘A’ harfimiz” dedi. “Etrafımızda gördükleriniz alfabemizin diğer harfleri. Bunları 1.600 yıl önce (Ermeni rahip ve dil uzmanı) Mesrop Maştots icat etmiş.”
Bakışlarını sakallı ve cübbeli yaşlı bir adamın devasa heykeline doğru takip ettim. İki gün önce Matenadaran’ın (kütüphane) girişinde de onun heykelini görmüştüm.
Erivan’daki Matenadaran’ın heybetli bazalt binası kale benzeri bir görünüme sahip olsa da aslında araştırma enstitüsü olarak da kullanılan bir eski el yazmaları kütüphanesi (scriptorium). Çeviri edebiyat, felsefe, teoloji, matematik bilimleri ve beşeri bilimler, şiir, hukuk, tarih ve sanat gibi tematik bölümler halinde düzenlenmiş sergilerin yer aldığı salonları gezmiştim.
Burası değerli arşiv belgeleri ve erken dönem basılı kitaplarla doluydu. Yunanca, Arapça, Farsça, Süryanice, Latince, Etiyopyaca, Gürcüce ve İbranice gibi dillerde yazılmış çok çeşitli Ortaçağ el yazmaları burada özenle korunuyor.
Grigor Stepanyan, “Burası bizim için kutsal bir yer” dedi ve Maştots’u işaret ederek, “Ama o hepsinin en önemlisi ” diye ekledi.
Maştots’un Ermeni alfabesini icat etmesinin neden Ermeni tarihinin en önemli olayları arasında sayıldığını merak ediyordum. Stepanyan, yakındaki bir kafede koyu ve sert Ermeni kahvesini yudumlarken, “Maştots alfabeyi İncil’i Ermeniceye çevirmek için kullanılabilecek şekilde tasarladı” diye açıkladı.
301 yılında Ermenistan, dünyada Hristiyanlığı resmi din olarak kabul eden ilk ulus oldu. Ancak Stepanyan, bundan sonra yaklaşık yüz yıl boyunca, eskiden doğaya tapan vatandaşlarını dönüştürmek için acımasız yöntemlere de başvurulduğunu söyledi. 4’üncü yüzyıl sonlarında Ermeni kraliyet sarayında çevirmen olarak görev yapan Maştots, bu zorlayıcı ve çoğu zaman şiddet içeren yöntemlere tanık olmuştu.
Stepanyan, “Maştots’un yaptığı oldukça zekiceydi” diye anlatıyor. Maştots, Ermenilerin Hristiyanlığa duyduğu nefretin o dine yabancılıktan kaynaklandığını anlamıştı: Yeni Ahit de dahil, Hristiyan ayin ve teolojisinin Yunanca ve Süryanice çevirileri Ermenilere çok yabancıydı.
Stepanyan, Maştots’un yeni alfabesini fonetik bir tarzda oluşturduğunu, böylece Ermenilerin zaten konuşmakta oldukları bir dilin yazılı formuna kolayca adapte olabildiklerini belirtiyor. “Harfler, dönemin diğer yazı dillerinin harflerinden çok farklı, bağımsız bir karaktere sahip, çok farklı şekillerde tasarlandı” diye ekliyor.
Böylece dilleri Ermenilere yeni bir kimlik kazandırdı.
Sonraki 1.500 yıl boyunca alfabe, Ermeni kültürel kimliğinin merkezinde yer alan ulusal bir gurur noktası, Romalılar, Bizanslılar, Persler ve Osmanlılar gibi yabancı güçler tarafından neredeyse sürekli olarak yönetilen ve sömürgeleştirilen savaştan zarar görmüş topraklar için bir dayanışma sembolü olarak kalacaktı. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Ermenistan’ın bağımsız bir cumhuriyet olarak ortaya çıkmasıyla bu süreç sona erdi.
Stepanyan, “Alfabemiz olmasaydı kayıp bir ırk haline gelirdik” diyor.
Hakobyan da aynı fikirde:
“Ülkemiz defalarca tecavüze uğradı, parçalandı ve yağmalandı. Ama tutunabilmemizin nedenlerinden biri belki de her zaman güzel bir alfabeyle çevrelenmiş güzel bir dile sahip olduğumuzu bilmemizdi.”
Alfabe Parkı’nda yürürken, Hakobyan bu güzel harf dizisinin zenginliği ve esnekliğinin, yazılı formunun başlangıcından bu yana kesintisiz bir edebi geleneğin sürdürülmesine yardımcı olduğunu anlattı.
Ermeni harflerinin estetik açıdan etkileyici şekillerinin, halk sanatında ve kaligrafide uzun süredir kullanıldığını ve Unesco’nun Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne girdiğini biliyordum. Ancak bu zarif, sanatsal tasarımların aynı zamanda gizli kodlar ve kriptografilerle dolu olduğunu ve gizli özelliklere sahip olduğunu bilmiyordum.
“Öncelikle, alfabe karmaşık ama sofistike bir sayısal sistemin yapısını oluşturuyordu” diyen Hakobyan, Maştots harflerinin matematiksel hesaplamalar için de kullanıldığını belirtti.
Alfabenin bir parçası olmalarının yanı sıra, orijinal 36 harfin tümü, alfabedeki sıralarına göre belirlenmiş bir sayısal değere de sahip. Dört sütun ve dokuz satır halinde düzenlendiğinde, her sütundaki harfler sırasıyla tekli, onlu, yüzlü ve binli rakamları temsil ediyor. Hakobyan, bunların Ermeni takvimine göre tarihleri belirlemek için bile kullanılabileceğini söyledi.
Mesrop Maştots heykelinin yanına geri döndük. Küçük bir tümseğin üzerinde yükselen bilge yaşlı adam ayaklarına bakıyordu, nazik, düşünceli bakışları dikkat çekiyordu.
Yolculuğumuza devam etme zamanı gelmişti. Arabaya binmeden önce arkama baktım ve bu eski alfabenin inanılmaz mirasını düşündüm.
]]>Ali AKSOYER/ İSTANBUL, ZEYTİNBURNUSPOR’a yıllarca ev sahipliği yapan 16 bin kişilik Zeytinburnu Stadyumu, 9 yıldır devam eden davalar nedeniyle atıl hale geldi. Stadyumun bulunduğu 42 bin metrekare arazi, 2014 yılında Vakıflar Genel Meclisi’nin kararıyla Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı’nda verildi. Zeytinburnu Belediyesi’nin açtığı dava 9 yıldır devam ederken stadyum uyuşturucu bağımlılarının meskeni haline geldi.
Telsiz Mahallesi’nde bulunan Zeytinburnu Stadyumu, 1984 yılından 2014 yılına kadar Zeytinburnu spor’a ev sahipliği yaptı. Stadyumun üzerinde bulunduğu 42 bin metrekarelik arazi, 2014 yılında Vakıflar Genel Meclisi’nin kararıyla Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı’na verildi. Arazinin vakıfa verilmesiyle birlikte, Zeytinburnu Belediyesi, arazinin tekrar kendilerine tescil edilmesi için mahkemeye başvurdu.
Belediye, 2020 yılında davayı kazandı ancak Cennet Mekan Pertevniyal Valide Sultan Vakfı’nın da hissesi olması nedeniyle tapu kaydı yapılmadı.
DUVAR ÖRÜLDÜ
16 bin kişilik izleyici kapasitesine sahip olan stadyum ise 9 yıldır devam eden davalar nedeniyle atıl hale gelirken, uyuşturucu bağımlılarının da meskeni oldu. Kaderine terk edilen stadyumun yıkılan duvarlarından içeri girişlerin engellenmesi için belediye tarafından yeniden duvar örüldü.
“DIŞARIDAN GÜZEL GÖRÜNÜYOR, İÇERİSİ HARABE”
16 Yıl Zeytinburnuspor Kulübünde futbol oynayan Cahit Kesler, “Zeytinburnuspor, tarihi geçmişi olan bir kulüp. Süper Lig’de 3 dönem yer aldı. 2010 yılından sonrada amatör kümede yer alıyor. Zeytinburnu Stadyumu 1994 yılında toprak sahadan çim sahaya dönüştü, takım o zaman profesyonel lige çıktı. Daha sonra stadın tribün kısmı inşa edildi. İnşatı ile birlikte stad İstanbul’un en iyi statlarından biri oldu. 16-17 bin kapasiteli bir stadyum, İstanbul’un saha sorunu için ideal bir yer. Stadyum 2010 yılında bir darbe yedi, darbe ile birlikte kullanılmaz hale geldi. 2008 yılında itfaiyeyi içine sokarak stadyumu terk ettiler. Federasyon 2010 yılından sonra maç vermeyerek, stadyum atıl duruma geldi. 5-6 yıldır etrafını boya badana yaptılar, dışarıdan güzel gözüküyor ama içerisi harabeye dönmüş” dedi.
“1999 SEÇİMİNDEN SONRA KULÜBÜN DÜŞÜŞÜ BAŞLADI”
Zeytinburnuspor Yöneticilerinden Yılmaz Çam, “Zeytinburnuspor çok büyük bir camiadır. İstanbul’da kuruldukları semtlere bakarsak Beşiktaş’ın Beşiktaş’ta, Galatasaray’ın Florya’da, Fenerbahçe’nin Kadıköy’de 3 büyüklerden sonra en çok tarafları olan bir takımdır. Burası Ermeni Vakfı’ndan önce bir hanımefendiye aitti. Veli Duman ve Muzaffer Çavuşoğlu’nun emekleriyle yapıldı. Ermeni Vakfı’ndan izin alınarak yapıldı. Ermeni Vakfı, buraya yeşil alan ve spor tesisi yapılmasına izin vermişti. 1999 belediye seçiminden sonra, bu stadyum da, bu kulübün düşüşü başladı. Tahmini 2012 yılına kadar burada futbol oynanıyordu. Biz daha önceki senelerde girişimde bulunduk, çim saha olarak amatör kulüplere verin dedik lakin depreme dayanıksız denildiği için önce kabul edildi, sonra edilmedi. Son aldığım bilgiye göre 1 ay içinde yıkılıp yenisi yapılacak diye Belediye Başkanı Ömer Arısoy’dan söz aldı arkadaşlarımız” diye konuştu.
]]>Ali AKSOYER/ İSTANBUL, ZEYTİNBURNUSPOR’a yıllarca ev sahipliği yapan 16 bin kişilik Zeytinburnu Stadyumu, 9 yıldır devam eden davalar nedeniyle atıl hale geldi. Stadyumun bulunduğu 42 bin metrekare arazi, 2014 yılında Vakıflar Genel Meclisi’nin kararıyla Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı’nda verildi. Zeytinburnu Belediyesi’nin açtığı dava 9 yıldır devam ederken stadyum uyuşturucu bağımlılarının meskeni haline geldi.
Telsiz Mahallesi’nde bulunan Zeytinburnu Stadyumu, 1984 yılından 2014 yılına kadar Zeytinburnu spor’a ev sahipliği yaptı. Stadyumun üzerinde bulunduğu 42 bin metrekarelik arazi, 2014 yılında Vakıflar Genel Meclisi’nin kararıyla Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı’na verildi. Arazinin vakıfa verilmesiyle birlikte, Zeytinburnu Belediyesi, arazinin tekrar kendilerine tescil edilmesi için mahkemeye başvurdu.
Belediye, 2020 yılında davayı kazandı ancak Cennet Mekan Pertevniyal Valide Sultan Vakfı’nın da hissesi olması nedeniyle tapu kaydı yapılmadı.
DUVAR ÖRÜLDÜ
16 bin kişilik izleyici kapasitesine sahip olan stadyum ise 9 yıldır devam eden davalar nedeniyle atıl hale gelirken, uyuşturucu bağımlılarının da meskeni oldu. Kaderine terk edilen stadyumun yıkılan duvarlarından içeri girişlerin engellenmesi için belediye tarafından yeniden duvar örüldü.
“DIŞARIDAN GÜZEL GÖRÜNÜYOR, İÇERİSİ HARABE”
16 Yıl Zeytinburnuspor Kulübünde futbol oynayan Cahit Kesler, “Zeytinburnuspor, tarihi geçmişi olan bir kulüp. Süper Lig’de 3 dönem yer aldı. 2010 yılından sonrada amatör kümede yer alıyor. Zeytinburnu Stadyumu 1994 yılında toprak sahadan çim sahaya dönüştü, takım o zaman profesyonel lige çıktı. Daha sonra stadın tribün kısmı inşa edildi. İnşatı ile birlikte stad İstanbul’un en iyi statlarından biri oldu. 16-17 bin kapasiteli bir stadyum, İstanbul’un saha sorunu için ideal bir yer. Stadyum 2010 yılında bir darbe yedi, darbe ile birlikte kullanılmaz hale geldi. 2008 yılında itfaiyeyi içine sokarak stadyumu terk ettiler. Federasyon 2010 yılından sonra maç vermeyerek, stadyum atıl duruma geldi. 5-6 yıldır etrafını boya badana yaptılar, dışarıdan güzel gözüküyor ama içerisi harabeye dönmüş” dedi.
“1999 SEÇİMİNDEN SONRA KULÜBÜN DÜŞÜŞÜ BAŞLADI”
Zeytinburnuspor Yöneticilerinden Yılmaz Çam, “Zeytinburnuspor çok büyük bir camiadır. İstanbul’da kuruldukları semtlere bakarsak Beşiktaş’ın Beşiktaş’ta, Galatasaray’ın Florya’da, Fenerbahçe’nin Kadıköy’de 3 büyüklerden sonra en çok tarafları olan bir takımdır. Burası Ermeni Vakfı’ndan önce bir hanımefendiye aitti. Veli Duman ve Muzaffer Çavuşoğlu’nun emekleriyle yapıldı. Ermeni Vakfı’ndan izin alınarak yapıldı. Ermeni Vakfı, buraya yeşil alan ve spor tesisi yapılmasına izin vermişti. 1999 belediye seçiminden sonra, bu stadyum da, bu kulübün düşüşü başladı. Tahmini 2012 yılına kadar burada futbol oynanıyordu. Biz daha önceki senelerde girişimde bulunduk, çim saha olarak amatör kulüplere verin dedik lakin depreme dayanıksız denildiği için önce kabul edildi, sonra edilmedi. Son aldığım bilgiye göre 1 ay içinde yıkılıp yenisi yapılacak diye Belediye Başkanı Ömer Arısoy’dan söz aldı arkadaşlarımız” diye konuştu.
]]>