Bilimler tarihi alanında dünyanın sayılı isimlerinden olan Prof. Dr. Fuat Sezgin’in “Arap-İslam Bilimler Tarihi” isimli 17 ciltlik eserinin Almancadan Türkçeye çevirisi, İslam Bilim Tarihi Araştırmaları Vakfı tarafından yapıldı.
Bakan Kacır, eserin Atatürk Kültür Merkezi’ndeki tanıtım etkinliğinde, 94 yıllık ömrünü medeniyetin ilmi birikimini gün yüzüne çıkarmaya vakfeden Prof. Dr. Fuat Sezgin’in, aynı zamanda yüreği Türkiye için çarpan, Türkiye’nin istikbali için fikir çilesi çeken, emek veren, mücadele gösteren gerçek bir vatansever olduğunu söyledi.
Prof. Dr. Fuat Sezgin’in, paha biçilemez eserleri ömrüne nasıl sığdırdığını soranlara, “Eğer arkanızda inancınız varsa, o sizi yapıcı olmaya itiyorsa çok şeyler başarırsınız. Benim hayatımın sırrı budur.” derken, nasıl bir hayat yaşanması gerektiğini ifade ettiğini belirten Kacır, şöyle konuştu:
“İlim yolunda gayretten vazgeçmeyen, inançlı ve dosdoğru bir hayat. Fuat Sezgin hoca gibi bir ilim denizinin, ülkemizin ilerleyişine engel olan askeri yönetimler sebebiyle yurdunu terk etmek zorunda kalması, bu topraklar açısından büyük kayıp teşkil etmişti. Hocamızın değerini ancak geç zamanlarda idrak edebildik. Ülkemizin vesayetle, darbelerle boğuştuğu bir dönemde ülkesinden uzak yaşamak zorunda bırakılan hocamız, İslam bilim ve teknoloji tarihi bakımından eşi bulunmaz eserlerini, çalışmalarını yürüttüğü ülkenin diliyle yani Almanca olarak yayınlamak zorunda kalmıştı.”
“İslam kültür ve medeniyetinin zengin mirasını gelecek nesillere aktarıyoruz”
Bakan Kacır, bu günün 28 Şubat olduğuna işaret ederek, “Bu milletin evlatlarını eğitim hakkından, ilim çabasından, devletine hizmet etme gayretinden mahrum bırakmak isteyenlerin gerçekleştirdiği ve 1000 yıl sürecek zannettikleri postmodern darbenin yıl dönümündeyiz. Hocamızı andığımız bu günde burada buluşuyor olmak enteresan bir tevafuk oldu. Allah’a hamdolsun 28 Şubat 1000 yıl sürmedi çünkü o haklarından mahrum etmek istedikleri insanlar, bu ülkenin öz evlatları, bu toprakların ev sahipleriydi. Ev sahibinin üstüne kapıyı kapattığını zanneden kendisi dışarıda kalırmış.” dedi.
Prof. Dr. Fuat Sezgin’in, “Bunları geleceği değiştirmek, kıpırdatmak için yapıyorum. Ben bunu bütün insanlık için yapıyorum ama benim gizli ve esas hedefim memleketim, milletimdir.” diyerek, gurbette geçen yıllara rağmen kalbinin her daim vatan sevgisiyle çarptığını, vatanına duyduğu bağlılığı her fırsatta dile getirdiğini anlatan Kacır, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Yaptığı her çalışmanın, her araştırmanın altında yatan asıl motivasyonun bu topraklar ve bu toprakların insanları için daha iyi bir gelecek inşa etme arzusu olduğunu gözler önüne seriyordu. Almanya’daki kütüphanesini Türkiye’ye getirmek, eserlerinin Türkçeye çevrildiğini görmek kıymetli hocamızın en önemli hedeflerinden biriydi. Bu anlayışla Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Şeref Üyesi hocamızın Batı dünyasını merkeze alan bilim tarihine eleştirel bir çözümlemeyle yaklaşan İslam’da Bilim ve Teknik eserini, TÜBA tarafından yapılan çevirisiyle Türkçe olarak yayınladık.
Ülkemizin bilim yolculuğunu en üst düzeyde himaye eden Cumhurbaşkanı’mız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın bizzat takip ettiği çalışmayla; eserlerini, kitaplarını, birikimini ülkemize kazandırarak İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’ni kurduk. Prof. Dr. Fuat Sezgin İslam Bilim Tarihi Araştırmaları Vakfı ile de İslam kültür ve medeniyetinin zengin mirasını gelecek nesillere aktarıyoruz. Müslüman ilim insanlarının oluşturduğu bilgi birikiminin, insanlığın yolunu nasıl aydınlattığını hep birlikte keşfediyoruz. Önceki dönem yönetim kurulu üyesi olarak hizmet etmekten şeref duyduğum Vakfımız tarafından yürütülen titiz bir çalışmayla Fuat Sezgin hocamızın İslam bilim tarihinde başvuru eser niteliğindeki Arap-İslam Bilimler Tarihi, Almancadan Türkçeye çevrilmiş oldu.”
“Köklü bir medeniyetin varisi olduğumuz bilinciyle hareket ediyoruz”
Bakan Kacır, bilimin birçok sahasında İslam ilim adamlarının katkılarına ışık tutan 17 ciltlik bu şaheserin Türkçeye tercümesini başarıyla gerçekleştiren İslam Bilim Tarihi Araştırmaları Vakfına ve bu projeye emek veren herkese teşekkür etti.
Tarih boyunca Müslüman toplumlar için bilimin, sadece bilgi edinme aracı olmanın ötesinde derin bir medeniyet ve kültürün temel taşı olageldiğini vurgulayan Kacır, “Bizim medeniyetimiz, ilk ifadesi ‘oku’ olan Kur’an-ı Kerim’e sımsıkı sarılıp, onun çizdiği çerçevede ilim talep edenlerin medeniyeti. Bizim medeniyetimiz, ‘İlim Çin’de de olsa gidiniz alınız’ diyen Peygamber Efendimizin ümmeti olma bilinciyle hareket edenlerin medeniyeti. Farabi, İbn-i Sina, Fergan, Biruni gibi tarihin yönünü değiştiren bilimin abide isimleri hep bizim gönül coğrafyamızdan çıktı. El Cezeri, Ali Kuşçu, Hezarfen Ahmet Çelebi gibi kıymetli isimler, hizmetlerini ve icatlarını hep bizim medeniyet sancağımız altında ortaya koydu.” dedi.
Kacır, kendilerinden sonra gelen bilim insanlarına adeta birer kutup yıldızı olarak yol gösteren bu müstesna şahsiyetlerin kazandırdıkları birikimin, bugün dahi insanlığın yolunu aydınlatmayı sürdürdüğünü ifade etti.
3 kıtada boy göstermiş, hüküm sürmüş ecdadın bıraktığı tarihi ve kültürel mirasın da medeniyette yer etmiş bilim anlayışının tezahürü olduğuna işaret eden Kacır, şunları söyledi:
“Döneminin çok ötesinde mimariye ve tekniğe sahip camilerimiz, medreseler, rasathaneler, hanlar, kervansaraylar ve köprülerimiz, medeniyetimizin bilime ve tekniğe bakışı konusunda bize ışık tutmaya devam ediyor. Medeniyetler tarihini İslam medeniyetini görmezden gelerek yazmak asla mümkün değildir. Bilimde ve teknolojide çağ atlamış bir Türkiye inşa ederken köklü bir medeniyetin varisi olduğumuz bilinciyle hareket ediyoruz.
Son 22 yılda Sayın Cumhurbaşkanı’mızın liderliğinde yaptığımız atılımlarla, uyguladığımız politikalarla, bilimsel çalışmaların ve teknolojideki gelişmelerin her daim destekçisi olduk, olmaya devam ediyoruz. Bilimsel çalışma kapasitemizi güçlendirerek, sadece elitlere açık olsun istenen bilim hazinelerinin kapılarını milletimizin tüm evlatlarına açıyoruz. Mazimizde olduğu gibi bu coğrafyayı, tekrar bilimin ve teknolojinin önde gelen merkezlerinden birine adım adım dönüştürüyoruz.”
“Türkiye artık küresel bir teknoloji üssüdür”
Bakan Kacır, 2002’de 40 şehirde sadece 76 üniversite olduğunu belirterek, “Bilimsel araştırmalar için kısıtlı imkanlara sahiptik. Bugün ise 81 şehrinde 208 üniversitesiyle milyonlarca genci yüksek öğrenimle buluşturan bir Türkiye’den söz ediyoruz. Bu adımları atarken hep karşı çıkanlar, üniversite sayısındaki artışın bilimde yükseliş anlamı taşımadığını söyleyenler oldu. Oysa aynı dönemde ülkemizdeki bilimsel yayın sayısını 9 bin 13’ten 48 bin 619’a yükselttik. Dünyada en fazla bilimsel yayın üreten ülkeler arasında 22. sıradan 16. sıraya çıktık.” ifadesini kullandı.
Teknolojide taşıdıkları bağımsızlık şiarının, Türkiye’nin siyasi bağımsızlığının da teminatı olduğu inancıyla bilimsel çalışmaların raflara hapsolmasını engellediklerini belirten Kacır, şunları kaydetti:
“Sıfırdan inşa ettiğimiz AR-GE ve inovasyon ekosistemiyle bilimin kalkınma yolculuğumuza hız vermesini sağladık. Bilimin ve teknolojinin ülkemizin dört bir yanında 7’den 70’e adeta toplumsal bir seferberlik ruhuyla benimsenmesi amacıyla Milli Teknoloji Hamlesi vizyonumuzu milletimizle paylaştık. Bugün 101 teknoparkı, 1600’ü aşan AR-GE ve Tasarım Merkezi, ülkemiz için stratejik projelere ev sahipliği yapan TÜBİTAK ve tüm üniversitelerdeki enstitülerimiz, 272 bin AR-GE personelimizle Türkiye artık küresel bir teknoloji üssüdür.
Bayraktar TB2, Gökdoğan, Bozdoğan, Akıncı, Anka, Aksungur, Hürkuş, Hürjet, Togg, İmece, Kaan ve insanlı ilk uzay bilim misyonumuz işte bu altyapının eseridir. Tüm bu eserleri milletimize kazandırırken, ışığın bu topraklardan yükselmesini bekleyen, Türkiye’nin düşmemesi için yeryüzünün dört bir köşesinde dua eden masumların mesuliyetini taşıdığımız şuuruyla hareket ediyoruz. İnsanlık tarihinde yeni ve keskin bir dönemeçten geçmekte olduğumuz bir hakikat.
Yüz milyonlarca insanın harplerde öldürüldüğü 20. yüzyılın ardından insanlık ailesinin daha olgun bir düzeye erişeceği, çatışmaların sönümleneceği, liberal kapitalist düzenin herkesçe kabullenileceği ve her yere yeterince refah dağıtacağı gibi kabuller hızla geçerliliğini yitirdi. Müesses nizamın kural koyucuları hızla kendi vazettikleri prensipleri terk ediyorlar. Serbest ticaret artık eskisi kadar popüler değil, yerine korumacılık daha revaçta. Çatışmasızlık şöyle dursun, sorunsuz coğrafya kalmadı dünyada.”
“Bilimde ve teknolojide lider Türkiye’yi inşa etmeye devam edeceğiz”
Kacır, toplam refah artışının yaşanıyor gibi olduğunu ancak yeryüzündeki adaletsiz paylaşımın can yakıcı bir gerçek olduğunu belirterek, “Sahra Altı Afrika ülkelerinde halen beklenen yaşam süresi 50 yılın dahi altında. Elektrik, su, ilaç gibi en temel ihtiyaçlara erişimi kısıtlı yüz milyonlar var.” diye konuştu.
2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan neredeyse hiçbir müessesenin fonksiyon icra edemediğinin gün yüzü gibi ortaya çıktığını söyleyen Kacır, sözlerini şöyle tamamladı:
“Bunun da ötesinde güçlünün hukuku korunurken gerçek hak sahibinin ezildiği, doğada en vahşi kabul edilen canlılarınkinde dahi görülmeyecek çarpıklıkta hukuksuz bir dünyada yaşayakaldık. Bu hukuksuz dünyanın ömrünün uzun olmayacağını tahmin etmek zor değil, ancak bu hukuksuz dünyanın insanlığın canını daha ne kadar yakacağını tahmin etmek de pek kolay değil. Bütün bu hukuksuzlukların ivmesi, bilim ve teknolojide ilerlemeyle yükseliyor.
Yıkıcı teknolojilerde dönüşüm rüzgarı hiç olmadığı kadar hızlı esiyor. Yapay zekanın, biyoteknolojinin ve kuantumun bir arada ortaya çıkaracağı etkinin boyutunu kestirmek çok zor. İnsani değerlerden yoksun güçlerin elinde olduklarında, insanlığın sonunu getirme potansiyeli taşıdıkları da yine bir gerçek. Belki iç karartıcı bu tabloda yeryüzünde bir umut ışığı parıldıyorsa eğer inanın bu Türkiye’mizin ışığıdır.
Yüzyıllar sonra yeniden bilim ve teknolojide iddia kazanmış, savunma teknolojilerinde mucize sayılabilecek başarılara imza atabilmiş ve yeryüzünde adalet ve merhameti hakim kılmayı amaç edinmiş bir Türkiye, tarihten bu yana taşıdığı medeniyet misyonuyla insanlık umudunun adeta kalesi gibi. Bu anlayışla bugün buradaki birlikteliğimizi çok kıymetli görüyorum. Bu umudu yükseltebilmek adına Türkiye Yüzyılı’nda hep birlikte daha çok çalışacağız ve bilimde ve teknolojide lider Türkiye’yi Sayın Cumhurbaşkanı’mızın liderliğinde inşa etmeye devam edeceğiz.”
]]>Gerçek adı Kemal Sadık Gökçeli olan usta yazar, Nigar Hanım ile çiftçi Sadık Efendi’nin oğlu olarak Osmaniye’de 6 Ekim 1923’te dünyaya geldi.
Acılarla dolu bir çocukluk geçiren Kemal, 3 yaşında bir kaza sonucu sol gözünü kaybetti. Babasının, evlat edindiği Yusuf tarafından camide namaz kılarken, gözünün önünde öldürülmesi, yazarın yaşamında derin izler bıraktı.
Usta edebiyatçının doğaya, etrafına ve içinde yaşadığı topluma duyduğu ilgi, yaşamındaki en büyük ilham oldu.
Yaşar Kemal, ilkokula gitmeden önce “Aşık Kemal” mahlasıyla ilk şiir denemelerini yaptı ve kaleme aldığı ilk şiiri “Seyhan”, 1939’da Adana Halkevi Dergisi’nde yayımlandı.
“Ağıtlar” adlı ilk kitabı 1943’te yayınlandı
Ortaokula 1941’de başlayan ancak son sınıfta sağlık sorunları ve edebiyata aşırı ilgisinden ötürü yatılı öğrencilik hakkını kaybeden Kemal, ırgat katipliği, memurluk, ırgatlık, inşaat denetçiliği, öğretmen vekilliği ve arzuhalcilik gibi farklı işlerde çalıştı.
Şiirleri 1940’lı yıllarda “Çığ”, “Ülke”, “Millet”, “Kovan” ve “Beşpınar” dergilerinde okurla buluşan yazarın 1940-1941’de Çukurova ile Toroslar’dan derlediği ağıtları içeren “Ağıtlar” adlı ilk kitabı, 1943’te Adana Halkevi tarafından yayımlandı.
Yaşar Kemal, 1946’da askerliğini yaptığı Kayseri’de ilk uzun hikaye kitabı “Pis Hikaye”yi kaleme aldı. 1950’de komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklanan yazar, bir süre cezaevinde yattı.
İstanbul’a 1951’de taşınan usta yazar, yazarlık serüvenine artık “Yaşar Kemal” imzasıyla devam etme kararı aldı ve 1963’e kadar Cumhuriyet gazetesinde fıkra ve röportaj yazdı.
Yazılarında Anadolu insanının ekonomik ve toplumsal sorunlarını anlatmaya çalışan Yaşar Kemal’in kaleme aldığı “Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün” başlıklı röportajı, Gazeteciler Cemiyetince “Özel Başarı Armağanı”na layık görüldü.
Sultan 2. Abdülhamid’in doktoru Jak Mandil Efendi’nin torunu Thilda Serrero ile 1952’de evlenen Kemal, eserlerinin bazılarını yabancı dillere çeviren eşi sayesinde Avrupa’da da tanınmaya başladı.
“Bebek”, “Dükkancı” ve “Memet” adlı hikayelerinin de içinde bulunduğu “Sarı Sıcak” kitabını 1952’de kaleme alan Kemal, kitabında yoksulluk, şiddet, dayanışma, yozlaşma, doğa tutkusu ve insan ile doğa çatışmasını konu edindi.
İnce Memed 40 dilde yayınlandı
Yaşar Kemal’in ilkini 1955’te yazdığı 4 seri halindeki “İnce Memed” romanı, usta yazarın edebiyat serüveninde ayrı bir sayfa açtı. Kırktan fazla dile çevrilen serinin ilk romanı 1956’da Varlık Roman Armağanı’na, üçüncü romanı ise 1985’te Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü.
Edebiyat hayatının yanı sıra siyasi faaliyetlerde de yer alan Yaşar Kemal, 1967’de çıkarmaya başladığı “Ant” adlı derginin eklerinden biri sebebiyle 18 ay hapse mahkum oldu. Daha sonra bu karar, Yargıtay tarafından bozuldu.
Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğrayan usta yazar, 1974-1975’te Türkiye Yazarlar Sendikasında Genel Başkan olarak görev yaptı.
Ünlü yazar, eserlerinde sade ve akıcı bir üslup kullanmayı tercih ederken, roman ve öykülerinde çoğunlukla Çukurova’da yaşanan insan dramını işledi.
Yaşar Kemal’in “İnce Memed”in de aralarında bulunduğu 9 eseri beyazperdeye aktarıldı ve birçok eseri tiyatroya uyarlandı. Kitaplarında Anadolu’nun efsane ve masallarından da yararlanan yazar, 1970’ten sonra yazdığı romanlarında ise şehir insanının hayatını ele aldı.
20’den fazla uluslararası ödül aldı
Birçok önemli ödüle değer görülen usta edebiyatçı, 1993’te Kültür ve Turizm Bakanlığı Büyük Ödülü, 2008’de ise edebiyat dalında “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”nün sahibi oldu.
Yaşar Kemal, “Uluslararası Cino del Duca ödülü”, “Legion d’Honneur nişanı”, “Commandeur payesi”, “Fransız Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres nişanı”, “Premi Internacional Catalunya”, Fransa tarafından verilen “Legion d’Honneur Grand Officier rütbesi” ve Alman Kitapçılar Birliğinin verdiği “Frankfurt Kitap Fuarı Barış Ödülü” başta olmak üzere 20’yi aşkın uluslararası ödül de aldı.
İkisi yurt dışında olmak üzere 7 üniversiteden fahri doktora alan yazar, 1973’te Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilerek dünya çapında adından söz ettirdi. Daha sonra birkaç kez daha Nobel’e aday gösterilen Yaşar Kemal, hiçbir adaylığında ödülü alamadı.
Şiir, öykü, roman, anı, röportaj, derleme, söyleşi, deneme, oyun, fıkra, makale ve senaryo gibi birçok edebi türde eser kaleme alan başarılı yazar, Türk edebiyatına 26 roman, 11 deneme, 9 röportaj, 2 öykü ve şiir alanında bir eseri miras bıraktı.
Yaşar Kemal, solunum yetmezliği şikayetiyle tedavi gördüğü hastanede, çoklu organ yetersizliği ve kalp ritim bozukluğu sebebiyle 28 Şubat 2015’te 92 yaşında vefat etti ve Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
Usta yazarın bazı roman ve eserleri şöyle:
“Demirciler Çarşısı Cinayeti (1974)”, “Yusufçuk Yusuf (1975)”, “Yılanı Öldürseler (1976)”, “Al Gözüm Seyreyle Salih (1976)”, “Kuşlar da Gitti (1978)”, “Deniz Küstü (1978)”, “Yağmurcuk Kuşu (1980)”, “Kale Kapısı (1985)”, “Kanın Sesi (1991)”, “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana (1997)”, “Karıncanın Su İçtiği (2002)”, “Tanyeri Horozları (2002)” “Çıplak Deniz Çıplak Ada/ Bir Ada Hikayesi”, “Tek Kanatlı Bir Kuş, 2013”, çocuk romanı “Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca (1977)” destansı roman “Üç Anadolu Efsanesi (1967)”, “Ağrıdağı Efsanesi (1970)”, “Binboğalar Efsanesi (1971)”, “Çakırcalı Efe (1912)”
Röportaj ve denemeleri arasında ise şu eserler yer alıyor:
“Yanan Ormanlarda Elli Gün”, “Çukurova Yana Yana”, “Peri Bacaları”, “Bunların hepsini Bu Diyar Baştan Başa”, “Allah’ın Askerleri”, “Röportaj Yazarlığında”, “Çocuklar İnsandır”, “Ağıtlar”, “Taş Çatlasa”, “Baldaki Tuz”, “Gökyüzü Mavi Kaldı”, “Ağacın Çürüğü”, “Sarı Defterdekiler”, “Ustadır Arı”, “Zulmün Artsın”
]]>Fatih’te Gülçin Anmaç Sanat Atölyesi “İstanbul Tasvirleri” Sergisi ile açıldı
İSTANBUL – ‘İstanbul Tasvirleri’ Gülçin Anmaç Sanat Atölyesi Sergisi Fatih Belediyesi Kadırga Sanat Galerilerinde açıldı. Açılışa katılan Fatih Belediye Başkanı Turan, “Kadırga Sanat Galerisi bu bölgenin ayağa kalkması için de önemli bir proje” dedi.
Fatih Belediyesi, Kadırga Sanat Galerileri Gülçin Anmaç ve öğrencilerinin eserlerinden oluşan “İstanbul Tasvirleri” sergisine ev sahipliği yaptı. Sergide İstanbul’un zengin mimarisinin seçili tarihi eserleri, şehrin mekanları, doğası, yaşamı, şiirleri minyatür sanatıyla buluştu.
İstanbul’u odağına alacak olan “İstanbul Tasvirleri” sergisi; mukaddes şehirler, İstanbul’un mekanları, kuşları, kapıları, esnafı, şiirleri, kayıp tarihi bölümleriyle anlattı. Klasik minyatür sanatında kullanılan geleneksel malzemeler ve teknikler ile hazırlanan İstanbul Tasvirleri sergisi eserleri; İstanbul’dan aldığı ilhamı sanatsever ziyaretçilerin beğenisine sundu.
“Fatih’in sanat ile taçlanması gerekiyor”
“İstanbul Tasvirleri” Gülçin Anmaç Sanat Atölyesi Sergisi’ne katılan Fatih Belediye Başkanı M. Ergün Turan, “Fatih’in sanat ile taçlanması gerekiyor. Sanatçı olmazsa mekan olmazsa bunların da olma ihtimali yok. “İlim ve sanat takdir edilmediği yerden göç eder” demişler. Fatih’te maalesef bu tür mekanlar yoktu. İçinde bulunduğumuz Kadırga Sanat Galerilerinin olduğu yer olan Kadırga aslında İstanbul’un en tarihi semtlerinden bir tanesi. Üzerine bir sürü hikaye yazılmış bir semt burası. Bazı bölgeleri çöküntü alanı gibi gözükse de inşallah yakın zamanda onları hayata geçirecek birçok fonksiyon icra edeceğiz” dedi.
“Kadırga Sanat Galerisi bu bölgenin ayağa kalkması için de önemli bir proje”
Turan, “Kadırga Sanat Galeri aslında sadece sanata destek projesi değil. Bu bölgenin de ayağa kalkması için önemli bir proje. Buranın üst katı da mesela şu anda Fatih’in önemli kütüphanelerinden bir tanesi. Dolayısıyla sizin bugün buraya gelmeniz aslında bölgeye yapmak istediğimiz hadiseydi. Bugün burayı eserleriyle ve emekleriyle şenlendiren çok değerli sanatçımız Gülçin Anmaç Hanımefendiye ve onun değerli öğrencilerine bu beldenin belediye başkanı olarak saygılarımı ve sevgilerimi sunuyorum” ifadelerini kullandı.
“10 yıldır ders verdiğim öğrencilerim şimdi sanatçı arkadaşlarım oldu”
Atölyeyi 12 arkadaş birlikte kurduklarını söyleyen Gülçin Anmaç, “İstanbul Tasvirleri” sergimizi 12 sanatçı bir arada oluşturduk. Yaklaşık 10 yıldır ders verdiğim atölyemden yetişmiş öğrencilerim şimdi sanatçı arkadaşlarım oldu. Onlarla birlikte İstanbul’u anlattığımız bir sergi oldu” diye konuştu.
85 eser ile “İstanbul Tasvirleri”
Fatih Belediyesi tarafından kurulan Kadırga Sanat Galerilerinde “İstanbul Tasvirleri” sergisini hazırlayan Anmaç, “Kadırga Sanat Galerileri, Fatih Belediyesi’nin güzel galerilerindeyiz. Buradaki sergimiz “İstanbul Tasvirleri.” 85 tane eser ile İstanbul’un mekanlarını, mesleklerini, kuşlarını ve kayıp tarihini anlatarak böyle bir İstanbul gezisi yapıyoruz minyatürlerle. Çok mutluyuz çok büyük bir kalabalık var. Sergimizin bir kitabi var bunun içim Fatih Belediyesine çok teşekkür ediyoruz” dedi.
]]>İstanbul Devlet Opera ve Balesi (İDOB) bünyesinde sahnelenecek eser, Fatih Sultan Mehmet’in Venedik Cumhuriyeti hakimiyetindeki Eğriboz kuşatması sırasında yaşadıklarını anlatıyor.
Eser aynı zamanda Gioacchino Rossini’nin en yenilikçi ve iddialı operası olarak değerlendiriliyor.
Ünlü orkestra şefi Alessandro de Marchi’nin yönetimini üstlendiği esere İDOB Orkestrası eşlik ederken, rejiyi daha önce birçok Gioacchino Rossini oyunu sahneye koyan Renato Bonajuto yönetiyor.
Eserin dekor tasarımını Zeki Sarayoğlu, kostüm tasarımını Gizem Betil, ışık tasarımını Ahmet Defne yaparken, İstanbul Devlet Opera ve Balesi Korosu’nu Paolo Villa yönetiyor. Eserdeki koreografi ise Nil Berkan İmzalı.
Tüm dekor ve kostümler İDOB atölyelerinde hazırlandı
Operanın rejisörü Renato Bonajuto, orkestra şefi Alessandro de Marchi, oyuncular Mert Süngü, Burak Bilgili ve İDOB Müdürü Caner Akgün prömiyer öncesi yapılan son provada AA muhabirine açıklamalarda bulundu.
AKM ve İDOB’un tüm imkanlarının kullanıldığı hacimli bir operanın repertuvara eklenmesi hakkında Akgün, marangozdan kunduracısına, demirden boyahanelere kadar tüm prodüksiyonu yerli imkanlarla İDOB atölyelerinde yaptıklarını anlattı.
Akgün, “Yaş sınırı düşük bir seyirci kitlemiz var. Gençlerin ve orta yaşlı kesimin de Fatih Sultan Mehmet’in bu incelikli yapısını tanımaları bizi çok mutlu ediyor.” dedi.
“Böyle bir sahneyi Avrupa’da bulmak çok zor oluyor”
Rejisör Renato Bonajuto, AKM Türk Telekom Opera Salonu teknolojisinin gelişmiş olduğuna değinerek, “2. Mehmet” gibi komplike bir sahne kurgusuna sahip operada, dönen sahne, asansör gibi tüm imkanlardan yararlandıklarını söyledi.
Bu eser için sahnedeki bütün özellikleri kullandıklarını belirten Bonajuto, “Dönen sahne, asansörler, ışıklar. Mutluyuz, çünkü böyle bir sahneyi Avrupa’da bulmak çok zor oluyor. Bu çok büyük bir şans İstanbul için, Türkiye için.” diye konuştu.
Orkestra şefi Alessandro de Marchi ise, Türkiye’de ilk defa bulunmanın kendisi için çok güzel bir his olduğunu, İDOB Orkestrası ile yakaladıkları uyumla birlikte ilk anından beri kendini evinde gibi hissettiğini ifade etti.
AKM sahnesi hakkında Marchi, “Burada ufak detaylar üzerine çalışma imkanı bulduk. Bu kadar çok sesin, enstrümanın olduğu aynı zamanda gerçek bir atın olduğu bir sahnede detaylar önemli. Büyük resmin güzelliği buradan geliyor.” değerlendirmesini yaptı.
“Bu operanın evrensel bir fikri var”
Oyunu daha önce Almanya’da da oynadıklarını ve Alessandro bir Rossini uzmanıyla çalışmanın çok keyifli olduğunu söyleyen Mert Süngü de, “Bu operanın evrensel bir fikri var. Fatih Sultan Mehmet yurt dışında da çok önemli bir figür, İtalya’da özellikle. Rossini’nin bunu yazma sebebi de bu.” diyerek, herkesin kendisinden bir parça bulabileceği “2. Mehmet” operasına sanatseverleri davet etti.
Operada 2. Mehmet rolünde oynayan Burak Bilgili ise eserin dayandığı Eğriboz savaşının çok bilinmediğinden bahsederek, yurt dışında birçok sanatçının Türklere bakarken bir merhamet gördüğünü, hayranlık beslediğini aktardı.
Rossini’nin teknik olarak Türkleri kahramanca bir bas tonla yazdığı yorumunda bulunan Bilgili, “Rossini, bir Türk opera sanatçısının Türk karakterini söyleyeceğini hayal edemezdi.” ifadesini kullandı.
Eser, 24 Şubat’taki prömiyerinin ardından 28 Şubat, 2 ve 6 Mart’ta Atatürk Kültür Merkezi Türk Telekom Opera Salonu’nda sanatseverlerle buluşacak.
“2. Mehmet” operasında “2. Mehmet” rolünde Burak Bilgili ve Doğukan Özkan, “Anna” rolünde Dilruba Bilgi ve Gülbin Günay, “Calbo” rolünde Barbora Hitay, Asude Karayavuz ve Esen Demirci, “Paolo Erisso” rolünde Mert Süngü ile Ufuk Toker, “Condulmiero” rolünde Berk Dalkılıç ve Yoel Keşap, “Selim” rolünde Hazal Ata ve Anıl Önder dönüşümlü olarak oynuyor.
]]>Sel felaketinin vurduğu müze 11 ay sonra yeniden kapılarını açtı
ŞANLIURFA – Geçtiğimiz yıl sel felaketinde büyük hasar alan Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi ile Haleplibahçe Mozaik müzesi kapılarını yeniden ziyaretçilere açtı. Göbeklitepe ve Karahantepe kazılarında ortaya çıkarılan 81 yeni eser, ilk kez sergilendi.
Geçtiğimiz yıl 15 Mart’ta yaşanan sel felaketinde sular altında kalan Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi ile Haleplibahçe Mozaik Müzesinde bakım ve onarım çalışmaları tamamlandı. Türkiye’de en çok eserin bulunduğu Şanlıurfa Arkeoloji Müze Kompleksinde, neolitik döneme ait 81 yeni eser ilk kez teşhir edildi. Dünyanın ilk gerçek boyutlu “insan heykeli” gerçek boyutlu “yaban domuzu” ve “kızıl akbaba” heykelleri ve boncuklardan yapılmış süs eşyalarından oluşan eserler, Arkeoloji Müzesi’nde görücüye çıktı.
2015’te açılan ve 30 bini kapalı olmak üzere 60 bin metrekarelik alana sahip müzede, “tarihin sıfır noktası” olarak nitelendirilen Göbeklitepe ile Karahantepe gibi kazılarda çıkarılan eserler de sergileniyor.
Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdür yardımcısı Bülent Gönültaş, sel felaketi sonra yedinden ziyaret açılan müzelerin misafirlerini ağırlamaya başladığını söyledi. Gönültaş, “2023 yılı Mart ayında Şanlıurfa’da çok büyük bir sel felaketi meydana geldi. Bu sel felaketinde hem Şanlıurfa Arkeoloji Müzemiz hem de Haleplibahçe Mozaik Müzemiz etkilendi. 11 ay içerisinde müzelerimizin bodrum katlarında yer alan elektrik sistemlerimiz, soğutma sistemlerimiz tamamen yenilendi süreç içerisinde bakanlık çok hızlı hareket etti. Tüm personellerimizle birlikte gerekli çalışmalar hızlıca tamamlandı ve bir yıl dolmadan 11 ay içerisinde her iki müzemizi de ziyarete açtık. Bu süreç içerisinde teşhirimizde yenileme yaptık. 2023 yılında özellikle Karahantepe’de ortaya çıkarılan ve dünya neolitik tarihi açısından çok önemli sonuçlar ortaya çıkaran bu arkamda gördüğünüz heykelde dahil olmak üzere birçok eserimizi de bu müzemizde teşhire çıkardık. Yılsonunda Kasım ayı itibarı ile Harran Üniversitesi ve Bakanlığımız işbirliği ile Dünya neolitik kongresini de Urfa’da toplayacağız. Bu vesile ile dünyanın birçok yerinde bu alanda çalışma yapan Anadolu neolitiki ve Mezopotamya neolitiki üzerine çalışma yapan birçok bilim adamı ülkemize gelecek, Urfa’ya gelecek. Ziyaretçilerimizi bekliyoruz hayırlı uğurlu olsun” dedi.
Müzeyi ziyaret eden Turizm rehberi Erhan Yıldırım ise, “Bir yıldan kısa bir sürede müzelerin tekar açılması bizleri mutlu etti. Gerçekten çok büyük bir iş yapmışlar ve yeni eserler gelmiş. Dünyanın sayılı müzeleri arasında ve Türkiye’nin en büyük arkeoloji müzesinin içindeyiz. Hemen önünde durduğum dünyanın bilinen domuz ebatındaki figürünün önünde duruyoruz, inanılmaz bir şey gerçekten çok mutluyum. 11 ay aradan sonra müzenin açılması bizleri çok mutlu etti. Tüm tarih severleri ve arkeoloji dostlarını müzelere bekliyoruz” ifadelerini kullandı.
Müzeyi ziyaret eden ziyaretçiler de, yeni eserlerle müzenin çok daha güzel olduğunu belirterek, açılmasında emeği geçenlere teşekkür etti.
]]>Sanat yolculuğu için Amerika’dan Londra’ya kadar pek çok yerde bulunan Kojo Marfo’nun eserlerinde samimiyet, sevgi, evrensellik gibi unsurlar ön plana çıkıyor.
Marfo, çalışmalarında Afrika’nın sosyal ve coğrafi dokusunu figüratif yollarla anlatmaya çalışıyor. Doğup büyüdüğü coğrafyada önemli bir yer tutan anaerkil düzenin getirisi olarak kadın figürleri de eserlerinde sıklıkla yer alıyor. Kimi zaman çocuklarına sıkı sıkı sarılan anneler, fiziksel bir dokunuşla birbirine bağlanan aile üyeleri, samimiyet duygusu ile harmanlanan kompozisyonlarda sevgi ve bağımlılık hissi çok net kendini gösteriyor. Blok renkler, güçlü şekiller ve figürler, canlı renklerde betimlediği çiçekli başlıklar, kat kat boncuklu kolyeler takan figürlerle donatılmış resimlerde neşeli ve canlı bir kutlama havası hakim oluyor.
Marfo, eserlerinde ‘Akan Doğurganlık Bebeği’ figürünü kullanmayı da ihmal etmiyor ve sanatı kültürel mirasını araştırmanın ve toplumsal sorunlara ışık tutmanın bir aracı olarak görüyor.
MARFO: UMUTLARI VE ZORLUKLARI YANSITIYOR
Sergi açılışına katılamayan ancak görüntülü bağlanarak görüşlerini dile getiren ressam Kojo Marfo, “Umut Denemesi’ sergisi, hayat yolculuğumuzu tanımlayan keyifleri, umutları ve zorlukları yansıtıyor. Bu zorluklar ve hedefler, tüm varlığımızın temelinde yatıyor ve bu sergi hem kendi yaşadığım hem de bu yolculukta tanıştığım kişilerin şahsi deneyimlerini derinden inceliyor. Bu hikayeleri paylaşarak, genellikle tüm ağırlığı kendi omuzlarında taşımak zorunda kalan bekar annelerin yüklerine ve güçlerine ışık tutarak amacım; başarı ve tatmin yolunda karşılaştığımız engelleri daha iyi ve derinden anlamamızı sağlamak. Sonuca baktığımızda bu sergi, sadece bizlere değil, sevdiklerimize de derin bir neşe ve tatmin sunmayı hedefliyor? dedi.
‘TÜRK KÜLTÜRÜNE AŞİNAYIM”
Daha önce Türkiye’ye hiç gelmediğini ancak kültürünü iyi bildiğini söyleyen Marfo, ‘Pek çok Türk arkadaşım var ve Londra’da pek çok Türk ile tanışıyorum. Türk kültürüne ve mutfağına çok aşinayım. Türkiye’yi ziyaret etme vaktim çoktan geldi ve bugünü iple çekiyorum. Türk halkının, sergimin iletmek istediği karşılıklı anlayış ve ortak insanlık mesajlarını takdir edeceklerini ve bu mesajları benimseyeceklerini umuyorum. Amacım, eserlerimi inceleyen herkesin ortak zorluklarımızı ve engelleri görmesini sağlamak’ diye konuştu.
ÖZTÜRK: ANAERKİL BİR TOPLUMDAN GELİYOR, ANNE ETKİSİ ÇOK FAZLA
DG Art Galeri’de birçok sanatçıya ev sahipliği yaptıklarını ancak ilk kez yurt dışından bir sanatçının eserlerini ağırladıklarını söyleyen serginin küratörü Zeynep Öztürk, ‘Kojo Marfo Ganalı bir sanatçı. Çocukluğunu Gana’da geçirmiş sonraki gençlik zamanları Amerika ve en son durağı ise İngiltere olmuş. Sanat hayatına da aslında İngiltere’de başlamış. Kojo Marfo anaerkil bir toplumdan geliyor, anne etkisi çok fazla. Aslında bize pek uzak olmayan bir düzen. Bizde ataerkil diye nitelediğimiz kültürümüze aslında çekirdek ailemizde anaerkiliz. Kojo Marfo İngiltere’de yaşıyor olsa bile tüm eserlerinde kendi kültüründen objeler, figürler görüyoruz. Bu objeleri ve figürleri resmederken aslında figürler ne kadar durağansa renklerin de bir o kadar canlı ve parlak olması tablolara, eserlerine ritim katmış. Kullanılan malzemeler, aksesuarlar, çiçekler; aslında figürler çok sade ve size direkt göz teması yaratan figürler. Kültürünü yansıtan objeler ve malzemeler kullanmış’ dedi.
‘HER TABLONUN İÇİNDEN AYRI BİR ESER ÇIKACAK GİBİ’
Sergide 12 eser olduğunu ifade eden Öztürk, ‘Sergide 12 eser var ama galeriye baktığımız zaman her tablonun içinden ayrı bir eser çıkacak gibi. Her şey bittiğinde ve yerleştirdiğimizde evet 12 eser var ama sanki 24 eser varmış gibi etkilendim. Kojo Marfo’nun resimlerinde hep anne figürü ve çocuk figürü var. Yan yana, yapışık, annesinden hiç ayrılmayan çocuklar ya kucaklarında ya da yanlarında konumlanmış. Bunun sebebi tabi ki aile bağları. Tüm röportajlarını okuduğumda annesi, büyükannesi, Kojo için o kadar etkili ve değerli ki. Ben tüm resimlerini incelediğimde sanki Kojo Marfo’nun hikayesi ve onun masalıymış gibi betimledim. Bence bu Kojo Marfo’nun masalı’ diye konuştu.
‘İLK FİGÜRÜNDE VİTİLİGO HASTASI OLAN ARKADAŞINI ÇALIŞIYOR’
Eserlerindeki çift rengin dikkat çektiğini söyleyen Öztürk, ‘Eserlerin tümüne baktığımızda dikkatimizi çeken en büyük detaylardan biri de figürlerin üzerindeki çift renk, biri siyah biri beyaz. Karşıma o kadar önemli bir detay çıktı ki çok şaşırdım ve çok etkilendim. Kojo’nun vitiligo hastalığı olan bir arkadaşı var ve ilk figürünü de onu çalışarak yapıyor. Onu çalışıp renklendirdikten sonra çıkan görüntüden etkileniyor. Bundan sonra tüm figürlerinde aslında vitiligo hastalığını farkındalık yaratarak resmetmiş oluyor. İyi ki Türkiye’ye getirdik. Bence tüm Türkiye bu eserleri yakından görmeli. Çok geç tanıdığımızı düşünüyorum ama hikayesini dinlediğim zaman da çok yeni bir sanatçı olduğunu öğreniyorum.
MALAT: BU KADAR ESERİ TÜRKİYE’DE BİR ARAYA GETİRMEKTEN ÇOK GURUR DUYUYORUM
DG Art Project ile iş birliği yaparak eserlerin İstanbul’a gelmesine katkıda bulunan JD Malat Gallery’in sahibi Jean David Malat, ‘Kojo Marfo’nun bu sergisi için DG Art Project ile iş birliği yapmaktan mutluluk duyuyorum. Çok güzel bir sergi olduğunu düşünüyorum. Kojo Marfo’yu Türkiye ile tanıştırdım demeyeceğim çünkü onun zaten Türkiye’de çok iyi tanındığını düşünüyorum. Bunlara enstalasyon diyeceğim, bu enstalasyonları DG Art’ın burada özellikle zemin ve yerleştirme ile çok güzel bir iş çıkardığını düşünüyorum. Bu kadar eseri Türkiye’de bir araya getirmekten çok gurur duyuyorum. Bu eserlerin tamamının Kojo Marfo’nun yaşadığı ve dünya genelinde gördüğümüz sosyal sorunları yansıttığını düşünüyorum. Resimlerin her biri çok ilginç çünkü doğup büyüdüğü ülke olan Gana’nın özel kültürel kıyafetlerini, çiçeklerini ve hayvanlarını yansıtıyor. Kojo Marfo bunlarla beraber oldukça kendini yansıtmayı seven ve kendi yaşadığı sorunları resimlerine yansıtmayı seven bir sanatçı. Bu yüzden onların da çok eşsiz olduğunu düşünüyorum’ dedi.
KOJO MARFO HAKKINDA
Kojo Marfo, 1980 yılında Gana’da doğmuş ve çocukluk yıllarını Gana’nın farklı bölgelerinde geçirmiş. Dünyanın pek çok yerinde alışılagelmiş ataerkil düzenin tam aksi anaerkil düzenin hakim olduğu bir yerde büyüyen Marfo, insanların eserlerinde Akan kültürünü ve Batı’da yaşadığı zorlukların bir yansımasını görmesini istiyor. Sanat anlayışının gelişmesi üzerinde Gana’da okul kütüphanesinde batı sanatı ve Picasso ile tanışmasının büyük rol oynadığını söyleyen Marfo, sanatıyla insanlarla bir bağ kurarken eserlerinde kullandığı çeşitli stiller ve teknikler ile geleneksel Akan sanatına referanslar yaparak eşitsizlikler din, siyaset gibi toplumsal konulara vurgular yapıyor.
]]>“BURSA İÇİN NELER YAPABİLECEĞİMİ DÜŞÜNDÜM”
Tayyare Kültür Merkezi’nde gerçekleşen sergi açılış törenine Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş, Kültür AŞ Genel Müdürü Fetullah Bingül, Sergi Küratörü İsmail Erdoğan ile serginin oluşmasına eşsiz eserleri ile katkı sağlayan Hikmet Barutçugil, Ali Lei Gong, Cemal Toy, Ahmet Öğreten, Engin Korkmaz, Levent Karaduman, Dağıstan Çetinkaya, Aygül Okutan, Said Lei, Zafer Örs, Mehlika Hilal Kırca, Yasin Yaman, Büşra Yurtseven, Hüseyin Ünlü,Ömer Faruk Boyacı ve çok sayıda Bursalı sanatsever katıldı.
Bursa’yı çok sevdiğini ve bu şehir için bir şeyler yapabilmeyi hep düşündüğünü ifade ederek sözlerine başlayan Küratör İsmail Erdoğan, “Bursa için neler yapabileceğimi hep düşündüm. Çünkü bu şehir için bir şeyler yapma ihtiyacı hissediyordum. Çeşitli buluşma ve karşılaşmalar sonucunda Bursa’nın gerçekten hakkını verebilmek anlamında, sanatçılarla Bursa’yı buluşturma ve bunları güzel ürünlere dönüştürme noktasında ne yapabiliriz sorularına cevap olarak bu sergimiz ortaya çıktı.
Kendi alanında Türkiye’nin önde gelen sanatçıları ile farklı ülkelerden gelen sanatçılarımızın bir arada olduğu 15 sanatçımız ile 40’ın üzerinde eser ile bu seçki ortaya çıktı. Fotomanüpilasyon, sulu boya, yağlı boya, grafik tasarımın da içine girdiği minyatür sanatı ve farklı üsluplarda çok özel eserlerin olduğu bir seçki oluştu. Başta bu eşsiz serginin ortaya çıkmasına katkı sunan sanatçılarımıza, buna alan açan Başkanımız Sayın Alinur Aktaş’a ve Kültür AŞ Genel Müdürü Fetullah Bingül’e ve siz değerli katılımcılara çok teşekkür ediyorum” dedi.
BAŞKAN AKTAŞ: “SERGİ BENİ EN ÇOK HEYECANLANDIRDI”
İkinci Zaman Sergisi’nin kendisini heyecanlandırdığına değinen Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş, “Özellikle yaşadığımız şehri daha iyi algılayabilmek adına özellikle kültürü sanatı, medeniyeti ve yaşanmışlıkları ile bu kadar zengin bir şehirde, bunları şehir insanına daha iyi anlatabilmek, öğretebilmek ve bunu resmedebilmek hatta bazen fotoğraflayabilmek işin çok daha anlamlı ve değerli kısmı. Bu sergi ve bu çalışma da beni en çok heyecanlandıran çalışmalardan bir tanesi oldu bunu samimiyetle ifade etmek istiyorum” dedi.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir adlı eserinde Bursa için kullandığı ifadeleri okuyarak sözlerine devam eden Başkan Aktaş, “Cedlerimiz inşa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş, ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu. Duvar, kubbe, kemer, mihrap, çini, hepsi Yeşil’de dua eder, Muradiye’de düşünür ve Yıldırım’da harekete hazır, göklerin derinliğine susamış bir kartal hamlesiyle ovanın üstünde bekler. Bu şehirde muayyen bir çağa ait olmak keyfiyeti o kadar kuvvetlidir ki İnsan Bursa’da ikinci bir zaman daha vardır diye düşünebilir.’ Büyük edebiyatçımızın gördüğü ve hissettiği bu ihtişamı ortaya çıkartmak için yapılması gereken çalışmalar var ama sanata da ciddi şekilde ihtiyaç var. Zira sanatın dünyamızı güzelleştiren, bakış açımızı zenginleştiren ve ruhumuzu besleyen yönünü her zaman aklımızda tutuyoruz. Farklı kültür, sanat programlarıyla da şehrimizi buluşturmaya çalışıyoruz” diye konuştu.
“BURSA NE KADAR YAZILSA AZDIR”
Başkan Aktaş, içinde barındırdığı özgün eserlerle Bursa’yı hazine sandığına benzeterek “Bursa’mız, sakinlerine doyulmaz bir lezzet yaşatırken, misafirlerine de bir daha gelmenin ilhamını fısıldamakta. Ki İsmail Bey’de bundan etkilenenlerden biri. Siz Bursa ile ilgili bir şeyler yapmayı istemişsiniz, Allah da size bunu nasip etti. Bu sergi inşallah tarihe de not olarak düşülecektir. Her çağda kendini yeniden üreten şehrimiz ne kadar tasvir edilse, anlatılsa, yazılsa azdır diye düşünüyorum. Bu doğrultuda minyatürden hat sanatına, resimden ipeğin naif dünyasına bir dizi tasarım fikrinden yola çıkan Bursa Kültür AŞ Genel Müdürü Fetullah Bingül ve Küratör İsmail Erdoğan rehberliğinde Türkiye’nin önde gelen sanatçıları Bursa’yı resmetti.
Bir sergiden öte Bursa’nın güzelliklerini farklı açılardan gören ve gösteren bu proje kapsamında üretilen eserler Bursa’ya ilişkin ürünler üzerine nakşedilerek kalıcı çalışmalara da kapı araladı. Sadece sergilenen değil, hayatımıza kattığımız ürünlere de dönüştü. Bu çerçevede Yasin Yaman’ın bir çalışmasını çocuklar için üretilen bir yapbozda veya Cemal Toy’un çalışmasını ipek bir mendilde görebiliyoruz. Yeşil Cami’yi Aygül Okutan’ın ebrusunda ya da Yeşil Türbe’yi Said Lei’nin minyatüründe seyredebiliyoruz.
Yerli ve yabancı sanatçıların farklı üsluplarla Bursa’da buluştuğu ve Ahmet Hamdi Tanpınar’dan ilhamla ‘İkinci Zaman’ ismini verdiğimiz serginin şehrimize değer kattığını özellikle ifade etmek isterim. 15 gün açık kalacak olan sergimizin, sonraki zamanlarda şehrimizin farklı mekânlarında da sanatseverlerle buluşturmayı planlıyoruz. İkinci Zaman sergimize eserleriyle katkı sağlayan değerli sanatçılarımıza teşekkür ediyor, projeye emek verenleri kutluyorum” dedi. İkinci Zaman Sergisi açılış programı kurdele kesimi sonrası serginin incelenmesi ile sona erdi.
]]>