Maliki, AA’nın “Global İletişim Ortağı” olduğu, Belek Turizm Bölgesi’ndeki NEST Kongre Merkezi’nde düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu (ADF) 2024’te, AA muhabirine Gazze’deki durum hakkında açıklamalarda bulundu.
AA’nın “Kanıt” adlı kitabındaki İsrail’in işlediği savaş suçlarına dikkati çeken Maliki, “(AA’nın Kanıt kitabı) Bu, gerçekten kahramanca bir hareket çünkü İsrail’in Filistin halkına karşı gerçekleştirdiği zalim suçların kanıtını sunuyorsunuz. İsrail çoğunlukta bu tür suçlar işlediğini görmezden geliyor ya da bunları kabul etmeyi reddediyor. ‘Kanıt’ olarak adlandırmanız çok önemli çünkü gerçekten bu bir kanıt.” ifadelerini kullandı.
Maliki, kendilerinin de bunu yapmaya çalıştığını belirterek Uluslararası Adalet Divanı (UAD) tarafından alınan ihtiyati tedbir kararını hatırlatarak İsrail’in kanıtları yok etmemesi gerektiğini söyledi.
Kanıtları toplamak için bir yol olması gerektiğini ve bunun takip açısından çok önemli olduğunu vurgulayan Maliki, şunları kaydetti:
“İsrail’in bu tür kanıtları yok etmek için elinden geleni yaptığını biliyoruz ama en azından bu fotoğraflar bize İsrail’in özellikle fotoğraf konusunda, tüm kanıtları yok edemediğinin garantisini veriyor. Bu nedenle bu fotoğrafları elde edebilmek için hayatlarını riske atan Anadolu Ajansı çalışanlarına teşekkür ederim. Bu fotoğraf gerçekten UAD duruşmalarında işe yaradı ve gelecekte de işe yarayacak. Olmazsa bile kanıt olarak bir hatırlatıcı olacak. Böylece İsrail’den bahsettiğimizde ne tür bir suçlu olduğunu, İsrail’in kadınları ve çocukları öldürmekten hoşlandığını, Gazze halkına karşı İsrail’in yaptığı bu zulme izin verildiğini insanların hatırlaması ve görmesi için hatırlatıcı olacak.”
“Batı, hala sömürgecilik döneminde yaşıyor”
Gazze’de yaşananlara yönelik Batılı ülkelerin tutumuna dair Maliki, bu ülkelerin Filistinlileri insan olarak görmediklerini çünkü belki de Filistin halkının hayatına önem vermediklerini söyledi.
Maliki, belki de Filistinlilerin hayatını diğerlerinin hayatından daha önemsiz gördüklerine dikkati çekerek “İsrail, ilk günden bu yana Filistinlileri basitçe öldürebilmek için onların insanlıktan çıkarmaya çalışıyor. Batı, hala sömürgecilik döneminde yaşıyor gibi ve buna göre hareket ediyorlar. Maalesef kendi çirkin geçmişlerinden kurtulamadılar. Sonuç olarak da bizi o açıdan yargılıyorlar.” diye konuştu.
Bunun gerçekten çok üzücü olduğunu dile getiren Maliki, gerçeğin de Filistinlilerin öldürülmesinin, hastanelerin, sığınak merkezlerinin, okulların, kiliselerin ve camilerin yok edilmesinin normal görülmesi olduğunu belirtti.
Maliki, bunu yaparak dünyanın kurallarını değiştirdiklerini aktararak “İsrail bundan memnuniyet duyuyor. Batı, sessiz kalarak ya da Gazze’de ne olduğuna dair İsrail’in versiyonunu destekleyerek bunun suç ortağı.” dedi.
“Filistin yönetimi Gazze’yi yönetecek”
Ramazan ayından önce ateşkes ilan edilmesini umduğunu ve bunun çok önemli olduğunu kaydeden Maliki, “Sadece ramazanın kutsal bir ay olmasından dolayı değil, gün geçtikçe daha fazla masum Filistinlinin öldürüldüğünü ve yaralandığını görüyoruz. Yaşamları gerçekten kurtarmak istiyorsak derhal harekete geçmeliyiz.” ifadelerini kullandı.
Gazze’deki savaştan sonra Gazze’yi kimin yöneteceğine ilişkin Maliki, “Biz, Filistin yönetimi. Bu kesin, hiçbir şüphe yok.” diye konuştu.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun gelecekte Gazze’deki yönetime dair söylemlerini hatırlatan Maliki, “Netanyahu kimin umurunda? Netanyahu bir işgalci. Siyasi ya da yasal bir ağırlığı yok. Bunu sadece bu söylemleri baltalamak için söylüyor. Ancak siyasi ya da yasal olarak bir ağırlığı yok. Söylemlerinin de bir önemi yok ve onları görmezden geldim, benim gibi sizler de görmezden gelin.” ifadelerini kullandı.
]]>Anadolu Ajansının (AA) “Global İletişim Ortağı” olduğu ve Belek Turizm Bölgesi’ndeki NEST Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen Antalya Diplomasi Forumu 2024’te, moderatörlüğünü Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın yaptığı “Gazze Temas Grubu” başlıklı panele Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şukri ve Filistin Dışişleri Bakanı Riyad el-Maliki katıldı.
Panelin açılışında konuşan Fidan, İsrail’in savaş suçlarının, uluslararası düzeni krize sürüklediğini, İslam dünyasının uzun yıllar boyunca başkalarının kendi sorunlarını çözmesini beklediğini ve bu durumu kınamakla kaldığını söyledi.
Bu problemi egemen güçlerin oluşturduğunu belirten Fidan, “Şu anda artık bu sorunu kendi elimize alıyoruz. Gerçekten bölgesel bir sorumlulukla bu işi yükleniyoruz. Gazze Temas Grubu, aslında bu tarz bir düşüncenin sonucu, ortak İİT-Arap Ligi Zirvesi’nde görevlendirildi ve Filistin’de devam eden savaşla alakalı sorumluluk almak üzere çalışmalar yapıyor.” dedi.
Fidan, Temas Grubu’nun 7 üyesi olduğunu hatırlatarak, bu grubun bir üyesi olmaktan büyük onur duyduğunu ve bunun büyük ayrıcalık olduğunu düşündüğünü dile getirdi.
Temas Grubu olarak kilit liderlerle, karar alıcılarla, farklı ülkelerin yetkilileriyle ve uluslararası platformlarla görüştüklerini anımsatan Fidan, “Bazen kolektif olarak çalışmalar yaptık. Bazen iş bölümü içerisinde çalıştık. Aramızda iş bölümü yaparak farklı konuları ele aldık. Bu grup aslında Müslüman dünyanın, İslam dünyasının Filistin’le alakalı dayanışmasının bir göstergesi ve buradaki mevkidaşlarımın da zaten bu alanda çok önemli çalışmaları var. Bizim bu çalışmalarımız sonucunda kamunun aydınlanmasıyla ilgili önemli gelişmeler oldu.” diye konuştu.
Fidan, “Temas Grubu olarak biz tutarlı şekilde sürekli, İsrail’i ve İsrail’in bu zalimce saldırılarını destekleyen ülkelere baskı uygulamaya çalışıyoruz. Biz hareketlerimize başladığımız zaman, bu ateşkesi destekleyen ve insani yardımın artmasını sağlamaya çalışan sadece bir avuç batı ülkesi vardı.” ifadelerini kullanarak, Birleşmiş Milletler (BM) oturumlarında Gazze’de insani ateşkes ile ilgili yapılan oylamalarda “evet” oyu ekim ayında 121 iken bunun sonrasında 153’e yükseldiğine işaret etti.
“Şu anki savaş İsrail’e güvenlik sağlamıyor”
Hegemonya anlatısını ortadan kaldırmaya çalıştıklarına değinen Fidan, “Şu anki savaşın İsrail’e güvenlik sağladığı argümanına karşı geliyoruz, bunun doğru olmadığını ifade etmeye çalışıyoruz. Temas Grubu olarak aslında Filistinlilerin şu an güvenliğe ve öz savunmaya herkesten çok daha fazla ihtiyaç duyduğunu söyledik.” diye konuştu.
Fidan, önlerinde bir engel daha olduğunu, uluslararası ateşkes çağrıları ve iki devletli çözüme yönelik çağrıların İsrail üzerinde etkisi olmadığını anlattı.
“Eğer başka bir ülke böyle bir suç işlemiş olsaydı kesinlikle her türlü yaptırımla karşılaşırdı.” ifadesini kullanan Fidan, ABD’nin desteğini alan İsrail’in yaptırımla karşılaşmadığına dikkati çekti.
Fidan, “Bu suçların arasında savaş suçları ve soykırım var. Bu aslında Uluslararası Adalet Divanının (UAD) da kararlarına göre yanlış bir yaklaşım. Ne yazık ki tek başımıza Gazze’de kan dökülmesini engelleyemiyoruz. Çünkü politik sistemler kör kalmaya odaklanmış durumda, hiçbir şekilde gözlerini açmak istemiyorlar ya da Yahudilere yönelik geçmişten yükleri var bazı ülkelerin, onlar da bu yüzden bu konuya giremiyor.” diye konuşarak, gerçeğin kendi başına ayakta durduğunu kaydetti.
İsrail’in, Filistin topraklarını elde etmek istemediğini açıklamadığı sürece güvenli olmayacağının altını çizen Fidan, “1967 sınırlarına gitmek önemli. İsrail halkı ancak o zaman gerçekten sürdürülebilir bir güvenliğe ulaşacak.” dedi.
Fidan, Mısır’ın her zaman Gazze konusunun temelinde ve uluslararası insani yardım konusundaki rolünün takdire şayan olduğunu belirterek, Şukri’ye şu soruyu yöneltti:
“Refah ve sınırla alakalı sorular yükseliyor. Sizin bu konudaki görüşünüz ne olacaktır? Şu anki mevcut uluslararası sistem, bu krizlere çözüm bulamıyor.”
-“(İsrail’in saldırıları) Bu bizim bölgemizi tamamen hasta etti”
Mısır Dışişleri Bakanı Şukri, Antalya Forumu’nun önemli bir zamanda gerçekleştirildiğini, Gazze Temas Grubu üyeleriyle işbirliği içinde çalışmayı umduklarını belirtti.
İsrail’in Gazze’deki saldırılarına ilişkin kalıcı bir çözüm bulmaya çalışacaklarını vurgulayan Şukri, “(İsrail’in saldırıları) Bu bizim bölgemizi tamamen hasta etti, bölgede ciddi bir istikrarsızlık ve güvensizlik yaratıyor.” ifadelerini kullandı.
Şukri, İsrail’in saldırıları nedeniyle Refah’tan yardımların geçişinde sıkıntılar yaşandığını, ilk aşamadan itibaren geçişi açık tutmaya çalıştıklarını kaydetti.
Gazzelilere desteğin sağlanabilmesi için İsrail hükümetini ikna etmeye çalıştıklarını söyleyen Şukri, “Çabalarımız hep engellendi. Özellikle dağıtılabilecek yardımın miktarıyla alakalı manipülatif ve kısıtlayıcı çalışmalar oldu. Bizim Gazze’deki kardeşlerimizin üzerinde çok ağır bir baskı var. Çok zor bir durum yaşıyorlar. Özellikle de yerinden edilme konusu çok önemli. 1,3 milyon kişiye Refah ev sahipliği yapıyor.” diye konuştu.
Şukri, konuşmasına şöyle devam etti:
“Rolümüzün getirdiği sorumluluğu yerine getirmemizle ilgili kısıtlamalar oluyor. Tüm bu sebeplerden dolayı, şimdiye kadar gerekli düzeyde, hacimde desteği sağlayamamaktan dolayı çok bıkkın hissediyoruz. Ama çalışmalara devam edeceğiz. BM ve ortaklarımızla buradaki insanların zorluklarına çare olabilmek için işbirliğine devam edeceğiz. Bu saldırıların durdurulması bizim için çok önemli.”
Bakan Fidan, sözü Filistinli mevkidaşı Maliki’ye verirken, Filistin halkıyla işbirliği ve dayanışma içinde olduklarına dikkati çekerek, problemlerin sadece Gazze’yle sınırlı olmadığını, Batı Şeria’da da ciddi problemlerle karşı karşıya kalındığını ifade etti.
Fidan, Filistin’deki duruma ilişkin, “Durum çok ciddi bir terörizm aşamasında, Batı Şeria ve başka yerlerde. İsrailli yetkililer, sorumsuz açıklamalar yapıyor, Ramazan ayında Mescid-i Aksa’ya girişlerin kısıtlamasıyla alakalı.” ifadelerini kullanarak, Maliki’ye gelecek haftalarda bu koşullarda ne yapılması gerektiğine dair soru yöneltti.
-“(İsrail’in) Söylenmedik, gizli bazı hedefleri de var”
Filistin Dışişleri Bakanı Maliki de İsrail’in saldırılarını sürdürmede çok net olduğunun altını çizerek, İsrail’in “Hamas’ı yok etme ve esirleri geri getirme” hedefleri olduğunu duyurduklarını hatırlattı.
Buna rağmen, bu hedeflerin ulaşılabilir hedefler olmadığının görüldüğünün altını çizen Maliki, İsrail’in bu iki hedefe yaklaşamadığı yorumunda bulundu.
Maliki, “Neden İsrail bu savaşa devam etmekte ısrar ediyor? (İsrail’in) söylenmedik, gizli bazı hedefleri de var. Bu belirtilmemiş ve gizli hedefleri ulaşılabilecek hedefler olabilir. Bir tanesi Gazze’nin total yıkımı, yani Gazze’deki her şeyi yok etmek. Biz bunun aslında 1. günden beri olduğunu görüyoruz. Alt yapı, hastaneler, okullar, kiliseler, camiler, üniversiteler ve BM sığınma merkezleri her şeyi vurdular yıktılar.” diye konuştu.
Ateşkes sağlansa dahi insanların gidecek yerlerinin kalmadığını ve köylerin kasabaların yıkıldığına dikkati çeken Maliki, “(Netanyahu) Bir taş üstünde taş kalsın istemiyor.” dedi.
“Netanyahu’nun Gazze’deki savaşı devam ettirmekle ilgili kişisel çıkarı var”
Maliki, İsrail’in ifade etmediği ikinci hedefinin de Gazze’deki insanları güneye doğru yönlendirmek olduğu değerlendirmesinde bulunarak, şöyle konuştu:
“(Refah’ta) Burada 1,5 milyon Filistinli, daha önceden 150 bin kişinin yaşadığı küçücük şehirde. Netanyahu Refah’a da saldıracak. Bunu çok net şekilde söyledi. ‘Askeri planlar hazır’ dedi. Hiç kimseyi dinlemiyor. Refah’a saldırdığında ne olacak? 1,5 milyon insan ya öldürülecekler; başka saklanacak, sığınacak yer yok ya da 500 metre güneye bakacaklar ve bir kapı görecekler, kırarak açabilecekleri bir kapı ve Mısır’da bulacaklar kendilerini.”
Maliki, “İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Gazze’deki savaşı devam ettirmekle ilgili kişisel çıkarı var. Biliyor ki savaş bittiğinde kendisini bekleyen 4 tane yolsuzluk davası var. Savaş bitince sorumluluk alması gerekecek.” ifadelerini kullandı.
Bakan Mailiki, “Türkiye’den aldığımız destek, gördüğümüz kardeşlik, dayanışma, bağlılık, yardım, bunun için gerçekten müteşekkiriz. Sadece bu savaşta değil, daha öncesinde de. Türkiye’ye hep borçlu hissediyoruz kendimizi verdikleri katkı nedeniyle.” diye konuştu.
Bakan Fidan, bölgesel şiddetin ve savaş olasılığının artması riskiyle, Türkiye dahil bölgedeki ülkelerin sorunun çözümüyle alakalı nasıl rol oynayabileceğini de mevkidaşı Maliki’ye sordu.
Maliki, Netanyahu’nun Gazze’deki saldırılarını “yayma amacı olduğunu” belirterek, şunları söyledi:
“(Netanyahu) Bununla birlikte, şuna da inanıyor; savaşı uzatmak da önemli, kapsamını genişletmek de. Bunun Batı Şeria’ya yayılmasını istiyor. Her gün Filistin’deki şehirlerde mülteci kamplarında askeri saldırılar, terör saldırıları düzenleniyor, Mescid-i Aksa’da müdahaleler oluyor. Şu an Lübnan’ın güneyinde de cephe açma niyeti var. Burada cephe açılırsa, Suriye, Irak ve İran’da da cephe açılacak. Bu da şu anlama geliyor. (Netanyahu’nun) Gazze’ye açılan savaşı bölge savaşına dönüştürme hedefi var, Amerikalılara da bu savaşın içine almaya çalışıyor.”
]]>Yüksel, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı ve AK Parti İstanbul Milletvekili İsmail Emrah Karayel, Anayasa Komisyonu Üyesi ve AK Parti Denizli Milletvekili Cahit Özkan ile Türkiye’nin UAD’deki sözlü sunumunu takip ettiklerini hatırlattı.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun, 30 Aralık 2022’de UAD’den “İsrail’in, Doğu Kudüs de dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarında Filistin halkının insan haklarını etkileyen uygulamaları” hakkında danışma görüşü alınmasına karar verdiğini belirten Yüksel, 19 Şubat 2024 tarihinden itibaren 52 devletin yanı sıra İslam İşbirliği Teşkilatı, Afrika Birliği ve Arap Ligi temsilcilerinin Divanda sunumlar yaptığını dile getirdi. Cüneyt Yüksel, Türkiye’nin sözlü sunumunu ise dün gerçekleştirdiğini kaydetti.
UAD’deki süreçleri yakından takip ettiklerini bildiren Yüksel, uluslararası hukuk kurallarına riayet edilmesini sağlamanın tüm uluslararası toplumun görevi olduğunu vurguladı.
Cüneyt Yüksel, “Divan, bir kez daha İsrail’in tüm Filistin topraklarında yürüttüğü uygulamaları ele alırken, İsrail, Gazze’nin adeta insansızlaştırılması için vahşi bir saldırı sürdürmektedir. Bugün geldiğimiz noktada, her türlü bahaneye sığınarak binlerce sivil insanı ayrım gözetmeden katleden İsrail’in, işgal, ilhak ve insansızlaştırma politikası artık zirve noktasına ulaşmıştır. Netanyahu yönetimi katliamlarını Gazzeli sivillerin sığındığı son nokta olan Refah’a da taşımaktan vazgeçmelidir.” dedi.
İslam dünyası ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi başta olmak üzere uluslararası toplumun, sonu soykırıma varacak bir çılgınlığa izin vermemesi gerektiğini dile getiren Yüksel, UAD’deki sunumda Türkiye’nin, İsrail’in işgal politikalarıyla Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını engellendiğinin, İsrail’in işgalinin “derhal ve koşulsuz olarak” sona erdirilmesi gerektiğinin vurguladığını aktardı.
Cüneyt Yüksel, “Üçüncü ülkelerin, İsrail’in Filistin’deki işgalinin ve Kudüs’ün tarihi ve hukuki statüsünün değiştirilmesine yönelik adımlarının tanınmaması yükümlülüğü olduğunu hatırlatan Türkiye, Uluslararası Adalet Divanı’nda bir kez daha İsrail’in Filistin’deki işgaline son verilmesi ve 1967 sınırlarında başkenti Kudüs olan egemen ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını öngören kalıcı ve sürekli bir çözüme ulaşılması çağrısını yinelemiştir.” şeklinde konuştu.
“İnsan haklarını ihlal eden eylemlerin hesabının sorulması gerektiğinin altı çizilmiştir”
Türkiye’nin, İsrail’in, Doğu Kudüs dahil olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarının kimlik ve statüsünü değiştirmeye ve Filistin halkına yönelik devam eden saldırılara kayıtsız kalamayacağını ifade ettiğini anlatan Yüksel, şöyle devam etti:
“Türkiye, İsrail’in, Doğu Kudüs dahil olmak üzere, işgal altındaki Filistin topraklarının kimlik ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan tüm tek taraflı eylem ve tedbirlerinin uluslararası hukuku ihlal ettiğini ve koşulsuz olarak durdurulması gerektiğini bildirmiştir. İsrail’in uluslararası hukuku ihlal eden her türlü eylem ve tedbirinin hükümsüz ve geçersiz sayılması, insan haklarını ihlal eden eylem ve tedbirlerin yanı sıra uygulamaların da hesabının sorulması gerektiğinin altı çizilmiştir. İsrail’in, özellikle Kudüs şehrinin ve Harem-i Şerif dahil olmak üzere kutsal yerlerin yapısını ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan her türlü eylemi ve tedbirinin yok hükmünde sayılması, derhal sonlandırılması ve iptal edilmesinin gereğini yine mahkemede vurgulamıştır.”
UAD’de, sivillere yönelik tüm saldırıların kesin bir dille reddedildiğinin, kınandığının, sivillerin her koşulda ve her zaman korunmasının şart olduğunun belirtildiğine işaret eden Yüksel, Türkiye’nin, İsrail ile Filistin arasındaki daimi barışın tesisine, Gazze’de kalıcı ateşkesin ve Gazze’ye acil, kesintisiz insani yardım akışının sağlanmasına yönelik çabalarını sürdüreceğini bildirdi.
“Türkiye, haksızlığa ve zulme daima karşı durmuştur”
Cüneyt Yüksel, “Türkiye’nin, gelecekteki müzakerelerin sağlam bir ortamda yapılabilmesi ve bir kez başarıldığında nihai çözümün önümüzdeki yıllarda da devam etmesi için bir ‘Garanti Mekanizması’ fikrini de geliştirdiği yine mahkeme önünde ifade edilmiştir.” bilgisini paylaştı.
Türkiye’nin, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının durdurulmasının temin edilmesi için uluslararası baskı oluşturulması yönündeki çabalara öncülük ettiğinin altını çizen Yüksel, Filistinlilerin haklarını uluslararası planda sonuna kadar savunmaya devam edeceklerini vurguladı.
TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Yüksel, şunları kaydetti:
“Kendi ırkından gayrı hiçbir insana, etnisiteye ve topluma varoluş ve yaşam hakkı tanımayan, bu uğurda atılan her adımı her katliamı meşru gören bir anlayış dünyayı bir kan gölüne çevirmiştir. İsrail ve onun destekçilerinin geçmişte olduğu gibi bugün de sağır, dilsiz ve kör oldukları, artık doğru yola dönmeyecekleri aslında ezelden bilinmektedir. Uluslararası toplumun üç maymunu oynayan tüm devletlerine, kuruluşlarına ve diğer aktörlerine şu hususu hatırlatmak istiyoruz; dünyanın neresinde olursa olsun yaşanan insanlık dışı şartlar, ölümler, açlık ve sefalet var olduğu müddetçe hiç kimse insan olamaz, hiç kimse madden ve manen güvende, dirlik ve esenlikte bulunamaz, insanlığını soluyamaz. Türkiye, bu haksızlığa ve zulme daima karşı durmuş, her zaman olduğu gibi bugün de en kararlı şekilde dost, mazlum ve kardeş Filistin halkı ile madden ve manen birlikte olmuştur.”
“Filistin davasının gündemden düşmesine asla izin vermeyeceğiz.” diyen Yüksel, İsrail’in suçlarını örtmek için büyüttüğü karanlığa ışık tutmayı sürdüreceklerini söyledi.
İsrail’in hak iddia etmesine müsaade etmeyeceklerine dikkati çeken Yüksel, uluslararası hukukun yaşanan süreçte ciddi bir sınavdan geçtiğini belirtti.
Cüneyt Yüksel, “Filistinlileri, dünya kamuoyunda savunan ülkelerin başında gelen Türkiye, Batılı ülkeler İsrail barbarlığını meşru müdafaa bahanesiyle gizlemeye, savunmaya çalışırken, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, tüm dünyada, Filistin’in, insanlığın, mazlumların sesi olmuştur. İsrail’in barbarlığını, savaş suçlarını ve kirli eylemlerini dünyaya haykırmaya ve ortaya koymaya devam edeceğiz. Hiçbir ülke hukukun üstünde değildir, İsrail’in hukuktan ve insanlıktan muaf olmadığını bir kez daha ifade ediyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.
Uluslararası Ceza Mahkemesinden, faillerin yargılanması için gereken adımları atmasını beklediklerini ifade eden Yüksel, tüm süreçleri yakından takip ettiklerini sözlerine ekledi.
]]>Dışişleri Bakan Yardımcısı Yıldız, sunumunda şunları kaydetti:
“Kurala dayalı uluslararası sistem bir yıkım aşamasında. Bunun nedeni de Filistin halkına uygulanan adaletsizlik. Şu anda UAD önünde bir davayı değerlendiriyor. Bu dava İsrail’e karşı açılmış bir dava. 1948 soykırımın önlenmesi ve cezalandırılması çerçevesindeki ihlal iddialarıyla ilgili bir dosya. Bu ihlallerin mevcut durumunu Filistin haklarının haklarının nasıl ihlal edildiğinin net görüşü ve Doğu Kudüs dahil Filistin topraklarının işgal altında olduğunun önemli bir kanıtı.
Türkiye bu konudaki mahkemenin almış olduğu ihtiyati tedbirlerin kararının tam olarak uygulanmasını istiyor. Güvenlik konseyi bu konudaki sorumluluklarını yerine getirerek bu kritik aşamada bunun uygulanmasını sağlar.
Mahkemenin mevcut dosya hakkındaki danışma anlamı taşıyan kararı şunu ortaya koymuştur; İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarında yapmış oldukları davranışlar bütün Filistin’de olumsuz sonuçlara neten olmaktadır. Filistinliler kendi toprakları üzerinde haklarından mahrumdur. Adalet, eşitlik, insan onuru ve çok uzun zamandan beri hak ettikleri bağımsızlığı istemektedirler.
Türkiye Cumhuriyeti, güçlü bir şekilde bölge ile ilişkileri olan bir ülkedir. Sadece Araplar ile değil Yahudiler ile de. Avrupa’da yüzyıllar öncesinde zulme uğramış Yahudiler de Türkiye’ye sığınmış ve burada kendilerine güven bulmuşlardır. 2. Dünya Savaşı da dahil olmak üzere biz hiçbir zaman bu insanlara kimliklerinden dolayı ayrımcılık yapmadık. Türkiye, İsrail’in şu anda işgal altındaki Filistin topraklarının statüsünü değiştirme yönündeki çalışmalarını görmezden gelemez. Şu anda İsrail’in Filistin halkına yönelttiği saldırılarına da kayıtsız kalamaz.
Yazılı beyanımızda belli konularla ilgili olarak biz zaten görüşlerimizi belirttik. Orada söylemiş olduğumuz her şey daha önce de olduğu gibi 7 Ekim’den bu yana meydana gelen durum ile de ilişkilidir. Tabiki İsrail-Filistin çatışmasının kök sebebine bakmadan bölgede bir barış ve istikrar sağlamak mümkün olmayacaktır. İsrail-Filistin çatışması 2023 yılının 7 Ekim’inde başlamadı. Bu çatışma belli bir Filistinli fraksiyon veya grupla alakalı değildir. Bu çatışma bir önceki yüzyıla kadar uzanmaktadır. Ancak barışın önündeki gerçek engel çok barizdir. İsrail’in Filistin topraklarındaki işgalinin daha da derinleşmesi Doğu Kudüs de dahil olmak üzere. Ve iki devletli çözümün uygulanmaması, İsrail-Filistin’in yan yana yana yaşaması çözümünün hayata geçirilmemesidir.
Şu anda Filistinliler İsrail’in boğucu işgali altında çok zor koşullarda yaşamaktadır. On yıllardır devam eden İsrail işgali Filistin halkının kendi temel insan haklarından mahrum olmasına neden olmanın yanında İsrail’in merhametine bağımlı hale getirilmiştir Filistinlileri. Filistinlilerin yaşam alanlarına el konulmuş, geçim kaynaklarına el konulmuştur. 21. Yüzyılda hala bu uygulamalar devam etmektedir. Bazen bu uygulamalar orta çağa ve daha kötüsüne benzemektedir. Filistinliler kendi haklarını ve kendi onurlarını istemektedirler. İsrail’in devam eden işgali ve İsrail’in devam eden ve bilerek uzatılan işgali ve bunun yanında bütün insiyatifleri başarısızlığa uğratan politikaları maalesef Filistinlilerin ülkelerinden edilmeleri ve arafta kalmalarına neden olmuştur ve birçok nesil umutsuz ve yapacak bir şeyi bulunmadan ortada kalmıştır. İsrail’in son dönemdeki yapmış olduğu eylemler Doğu Kudüs dahil olmak üzere İsrail’in işgali altındaki Filistin topraklarının statüsünü değiştirmeyi amaçlamaktadır. Koşulsuz olarak kabul edilemezdir ve Birleşmiş Millerler kararlarına da aykırıdır.
Türkiye yazılı bir beyanını 6 Şubat 2023 tarihi itibarıyla zaten sunmuştur mahkemenin ilgili kararına cevaben. Mahkemenin ortaya koymuş olduğu sorular esasında çok daha geniştir. Ama Türkiye’nin yazılı beyanı kutsal toprakların statüsü ve Kudüs’ün statüsü ile sınırlı kalmış buraya odaklanmıştır. Bu beyan herhangi bir konudaki mevcut hukuki durumu da etkilememektedir. Mahkemeden bir görüş sormuştur Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, dolayısıyla bizim bu noktada sadece kutsal toprakların statüsüne olan odaklanmamız diğer kısımları etkilemeyecektir.
Uluslararası camiaya çatışmanın temel kök sebeplerini ortaya koymak, anlatmak istiyorum. Bu da Filistinliler arasında ve uluslararası camia içerisinde bunun daha iyi anlaşılmasını istiyoruz. Maalesef BMGK birincil sorumluluğu, uluslararası barış ve istikrarın sağlanması ve idame ettirilmesidir. BMGK bu görevde başarısız olmuştur. BM’nin üyelerinin çok büyük bir kısmı kahir ekseriyeti şu anda Gazze’de meydana gelmekte olan konuları kınasa da ve bölgeye insani yardımın gönderilmesini istese de maalesef şu ana kadar BMGK bu noktada böyle bir adım atma konusunda başarısız olmuştur. Bu konudaki çabalar da sonuçsuz kalmıştır.
Aynı minvalde işgal altındaki topraklardaki durum da çok sayıda karar alınmasına rağmen BMGK tarafından ve BM Genel Kurulu tarafından hiçbir zaman için iyileşmemiştir. İsrail, hukuk dışı tek taraflı eylemlerine devam etmiş ve BM kararlarını hiçe saymıştır. İki devletli vizyonu tehlikeye atmıştır. Hukuk dışı yerleşim çalışmaları genişleyerek devam etmiş ve şu anda da işgal altındaki Filistin’in Doğu Kudüs’te dahil olmak üzere artık topraklarında kalıcı barışın gelmesi konusuna da çok büyük balta vurmaktadır. Bu yerleşimler konusunda İsrail bölgede işgal altında tuttuğu toprakların nüfus yapısını değiştirmektedir. Filistinlilerin evlerini yıkmaktadır ve diğer taraftan da İsrail güvenlik kuvvetlerinin koruması altında yeni yerleşimciler Yahudi yerleşimciler için inşaatlar da devam etmektedir.
İsrail-Filistin çatışmasının en önemli unsurlarından bir tanesi de kutsal mekanların statüsünün belirlenmesi ve korunmasıdır. Doğu Kudüs’te El Aksa Camii ve Harem-i Şerif ki bunlar tüm dünyadaki Müslümanlar için kutsal yerlerdir. Kutsallıkları mutlaka bütün zamanlarda geçmişten bugüne hep korunmuştur ve korunmak durumundadır. Kudüs’teki Harem-i Şerif de dahil olmak üzere Osmanlı döneminde buraların korunmasına başlanmış ve bugüne kadar hep korunmuştur bu bölgelerin kutsallığı. 2023 yılının nisan ayında El Aksa Camii’ne İsrail güvenlik kuvvetleri saldırıda bulunmuş ve Ramazan ayı içerisinde yüzlerce Müslümanı ibadet esnasında tutuklamıştır. İsrail güvenlik kuvvetleri Harem-i Şerif’e girmekte olan Yahudiler için yer açmıştır ve orada Müslümanlar ibadet ederken böyle bir uygulama gerçekleştirmiştir. Çok iyi bilinen bu gelişmelerin ışığında İsrail netice itibarıyla daha fazla toprağı kontrol altına almıştır ve BMGK’nin 181 sayılı kararını da ihlal etmiştir. Ortaya bir yeşil hat çıkmıştır.
1967 yılında haziran ayında bildiğiniz gibi İsrail, Gazze Şeridi’ne, Batı Şeria’ya ve Doğu Kudüs’e bir harekat başlatmıştır. O günden bu güne BMGK ve BM Genel Kurulu defalarca karar almıştır ve bu bölgedeki askeri çalışmaların uluslararası hukuka aykırı olduğunu teyit etmiştir. İdari ve hukuki anlamda birçok karar almıştır. İsrail’in atmış olduğu adımların Kudüs’ün işgali konusundaki adımların bu bölgede kamulaştırmalar, topraklara ve yaşanan yerlere el koymaları bunların hepsinin geçersiz olduğu konusunda kararlar alınmıştır BM tarafından.
Bunun da ötesinde BMGK Kudüs şehrinin statüsünün değiştirilmesi yönünde atılan bütün adımları kınamıştır. BMGK’da 1967 yılının 4 Temmuz’unda almış olduğu bir kararla birlikte İsrail’in Kudüs şehrinin statüsünü değiştirme yönündeki attığı adımların geçersiz kılınması için bir karar almıştır. Ancak bu noktada İsrail zaten bu adımları atmıştır ve durumu değiştirmek üzere herhangi bir geri adım atmamıştır. BMGK yine 1968 yılının 16 Temmuz’unda almış olduğu kararla bunu da teyit etmiştir. 1980 yılında haziran ayında İsrail parlamentosu bir temel kanun çıkarmıştır. Bu kanun uyarınca da Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak ilan etmiştir. Birleşmiş Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğunu ortaya koymuştur. Bu da İsrail’in Kudüs şehrinin statüsü ile ilgili değiştirme adımı olarak açık bir şekilde karşımızda durmaktadır.
BM Güvenlik Kurulu 1980 yılında 478 sayılı kararı ile birlikte İsrail’in atmış olduğu bu adımların uluslararası hukukun ihlali olduğuna karar vermiştir. Bu bağlamda bütün hukuki ve idari anlamda İsrail’i işgalci güç olarak atmış olduğu bu adımların Kudüs şehrinin statüsünün değiştirilmesine yönelik olduğunu ve bu noktada bir ihlal olduğunu ortaya koymuştur. Bu adımların mutlaka geriye dönük olarak değiştirilmesi gerektiğini bildirmiştir. BMGK aynı zamanda en ağır şekilde İsrail’in Kudüs’ün başkent olarak ilan edilen kanunu da kınamıştır. Bunun da ötesinde BMGK İsrail’in Kudüs’ü başkent ilan edilişini tanımamıştır ve İsrail’in bu yapmış olduğu adımında yine bir başka kararla birlikte Kudüs şehrinin statüsünün değiştirilmesine yönelik bir adım olduğunun altını çizmiştir. Aynı zamanda yine bundan sonraki dönemde alınan kararlarda da Kudüs şehrinin statüsü ile ilgili bir değişikliğe sebep olabilecek her türlü eylemin önüne geçilmesinin gerekliliği belirtilmiştir.
Yine aynı zamanda sonraki dönemde BMGK’nin almış olduğu kararlar doğrultusunda tüm tarafların adım atması gerektiğini belirtmiştir. Bunların içerisinde şunlar var; 1967 sınırlarının ötesinde yapılacak her türlü sınır değişikliğinin tanınmaması, taraflar tarafından kendi yaptıkları müzakereler ile kabul edilmediği sürece Kudüs ile ilgili bir düzenlemenin yapılmaması ve İsrail’in işgal ettiği topraklar üzerinde egemenliğinin İsrail devleti toprağı olarak tanınmaması. İsrail toprakları ve 1967’den bu yana işgal ettiği topraklar ayrımı burada yapılmaktadır. Birçok ülke maalesef BMGK’nin ortaya koymuş olduğu bu prensiplerden caymıştır. İsrail’in tek taraflı olarak atmış olduğu işgal altındaki Filistin topraklarında atmış olduğu adımlara uluslararası camianın da yaklaşımı bellidir.”
Ayrıntılar geliyor…
]]>İletişim Başkanı Fahrettin Altun, İslam İşbirliği Teşkilatı Enformasyon Bakanları Olağanüstü Toplantısı’nda konuştu
İSTANBUL – İslam İşbirliği Teşkilatı Enformasyon Bakanları Olağanüstü Toplantısı’nda konuşan İletişim Başkanı Fahrettin Altun, “İsrail’in pervasızca hareket etmesinin sebebi uluslararası sistemin adaletsizliğidir. Bu sistemin revizyonu elzemdir” dedi.
İslam İşbirliği Teşkilatı Enformasyon Bakanları Olağanüstü Toplantısı Beşiktaş’ta bir otelde gerçekleşti. Saat 16.00’da başlayan programa Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un yanı sıra teşkilata üye ülkelerin enformasyon bakanları da katıldı. Toplantıda konuşan İletişim Başkanı Fahrettin Altun, İsrail’in Filistin toprakları üzerindeki saldırılarının artarak devam ettiğini ve İsrail’in bu denli pervasızca hareket etmesinin arkasında uluslararası sistemin adaletsizliğinin olduğunu söyledi. İsrail’in Gazze’de gazetecileri de hedef alarak hakikati örtbas etmek istediğini ve çeşitli dezenformasyon çalışmaları yürüttüğünü belirten Altun, Türkiye olarak İsrail dezenformasyonları ile sonuna kadar mücadele edeceklerini ve İsrail’in hakikati susturmasına müsaade etmeyeceklerini söyledi.
“İsrail, Gazze’de bu saldırılarda insanlığa karşı apaçık bir suç işlemiştir”
İsrail’in işlediği savaş suçlarını uluslararası hukuk kurallarındaki maddelerden örneklerle anlatan İletişim Başkanı Fahrettin Altun, “Bugünkü müzakerelerimizi en temelde iki ana başlık altında gerçekleştireceğiz. İsrail’in artan dezenformasyonları ve hakikatin sözcüleri gazetecilere yönelik katliam girişimleri. 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana İsrail, zulümlerini kat be kat artırmış, dünyanın gördüğü en büyük katliamları, soykırımı Gazze’de, Filistin topraklarında hayata geçirmiştir. İsrail’in zulüm tarihi söz konusu olduğunda 7 Ekim’i bir milad, nevzuhur bir hadise olarak görmek bir illüzyondur, bir yanılsamadır. 7 Ekim ne bir milattır, ne nevzuhur bir zulümdür ne de sebeptir. 7 Ekim’den bu yana Gazze’de devam eden İsrail zulmü bir sonuçtur. İsrail, uluslararası hukuk ve teamüllere aykırı olarak zorla toprak kazanma, etnik temizlik, sivillerin kasten öldürülmesi gibi çok çeşitli savaş suçları işlemiştir, işlemeye de devam ediyor. Bu kapsamda İsrail, 7 Ekim’den bu yana açık ve net şekilde gözlemlenebileceği üzere; Ambulansları ve hastaneleri bombalamak suretiyle Roma Statüsü’nün 8’inci maddesinde savaş suçu olarak tanımlanmış olan “sağlık ve ulaşım birimlerine kasten saldırı düzenlemek” suçunu işlemiştir. Sivilleri ve sivil altyapıyı bombalayarak Lahey Sözleşmesinin 25. Maddesini ihlal etmiştir. Dini mekanları, ibadethaneleri, mimari yapıları bombalayarak yine Lahey Sözleşmesinin 4. Maddesini ihlal etmiştir. Uluslararası insancıl hukuk normları su, yiyecek ve ilaç gibi sivil halkın temel ihtiyaçlara erişiminin temin edilmesi, engellenmemesi gerektiğini söyler. İsrail, Gazze’ye gıda, elektrik ve yakıt akışını keserek ve bölgeye giden insani yardımları engelleyerek 4 No’lu Cenevre Sözleşmesinin 23. Maddesini yine ihlal etmiştir. Bu, aynı zamanda Roma Statüsü 7’inci maddede de yer alan ve “insanlığa karşı suçlar” bölümünde kendisine yer bulan cürümlerden biridir. Bunların yanı sıra, İsrail’in, yine Roma Statüsü Madde 8’de savaş suçları arasında sayılan, fosfor bombası gibi çeşitli sözleşmelerle yasaklanmış bulunan birtakım silahları kullandığı da sabittir. İsrail, Gazze’de yaklaşık 30 bin masumu katlettiği bu saldırılarda, bu savaş suçları ile insanlığa karşı apaçık bir suç işlemiştir” dedi.
“İsrail’in pervasızca hareket etmesinin sebebi uluslararası sistemin adaletsizliğidir”
Altun, Filistin konusunda BM başta olmak üzere birçok uluslararası kuruluşun üzerine düşen vazifeleri yerine getirmediğini belirterek, “İsrail’in suçlarını teşhis ederken elbette onun arkasındaki karanlık mahfilleri de teşhis etmeliyiz. İsrail’in bu denli pervasızca hareket etmesinin başlıca sebebi uluslararası sistemin adaletsizliğidir. Birleşmiş Milletler başta olmak üzere birçok uluslararası kuruluşun sorun ve çatışmalardaki işlevsiz yapısı İsrail’in hak ettiği cezayı henüz alamamış olmasının temel müsebbibidir. İsrail suç işlemekte, katliamlar yapmakta ve fakat Batı dünya düzeni tarafından adeta dokunulmaz kılınmaktadır. Bunu kabul edemeyiz. Bugün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yapısı katliamlara engel olamadığı gibi ateşkes kararı dahi alamamaktadır. İsrail’in onca ihlale rağmen bir yaptırımla karşılaşmaması, BM Güvenlik Konseyindeki veto ayrıcalığının sorumsuzca ve kötücül bir şekilde kullanılmasının bir neticesidir. Bu durum bizzat uluslararası sistemin içinde bulunduğu çaresizliği de göstermektedir. ve bu sistemin revizyonu elzemdir. Bu sebeple, Türkiye olarak küresel kriz ve çatışmaların çözümünde öncü rol alabilecek uluslararası bir sistemin inşasını ısrarla vurguluyoruz. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın “Dünya Beşten Büyüktür” ve “Daha Adil Bir Dünya Mümkün” anlayışı uluslararası sistemdeki revizyon ihtiyacının en veciz ifadeleridir. Bu şiar doğrultusunda 1967 sınırları içerisinde başkenti Doğu Kudüs olan egemen, bağımsız ve coğrafi bütünlüğü olan bir Filistin Devleti’nin kurulması hepimizin Filistin konusundaki duruşumuzun temelini oluşturmaktadır. Bağımsız bir Filistin devleti kurulmadığı müddetçe İsrail’in katliamlarını durdurmak ve bölgede, küresel alanda kalıcı bir barışı tesis etmek mümkün değildir” diye konuştu.
“Gazetecileri katleden İsrail’in aslında temel hedefi gerçekleri örtbas etmektir”
Uluslararası sistemdeki adaletsiz ve hakkaniyetsiz yapı ve uygulamaların iletişim ve medya alanında da kendisine yer bulduğunu ifade eden Altun, “İsrail’in katliamlarına sözde meşru gerekçeler sunarak uluslararası kamuoyunu yanıltmayı amaçlayan bir yayıncılık anlayışı söz konusudur. Özellikle birtakım Batılı medya kuruluşlarının, haber kaynaklarını seçerken İsrail’in anlatısını tekrar eden, seçmeci bir yaklaşım sergilediğini görüyoruz. Saldırıların başladığı ilk günlerde Filistinlilerin tanıklığına istisnai olarak başvurulurken, Batılı medya organlarında sıklıkla İsrailli yetkililerin demeçleri dolaşımda tutulmuştur. Birçok medya kuruluşu, bu tutum ve politikasıyla İsrail savaş makinesinin hizmetçisi konumuna düşmüştür. Bütün bunlar bir yana, karşımızda çok daha acı, insanlık için utanç verici bir başka tablo vardır. İsrail, Gazze’de sistematik bir şekilde gazetecileri katletmektedir. Bu süreçte 130 gazeteci katledilmiştir. Gazetecilerin evleri bombalamıştır. Gazetecilerin aile efradından 1000’den fazla çocuk öldürülmüştür. Sahada gazetecileri katleden İsrail’in aslında temel hedefi gerçekleri örtbas etmektir. Allah bize bu masum gazeteci kardeşlerimizin hesabını İsrail’den sorabilmeyi ve İsrail’in hak ettiği cezayı almasına vesile olmayı bize nasip etsin. İsrail hakikati katletmek için gazetecileri katletmektedir. İsrail’in bu amaçla kullandığı bir diğer yöntem ise dezenformasyondur. İsrail bu dezenformasyonunu bizzat devlet eliyle gerçekleştirmektedir. 7 Ekim’den bu yana İsrail’in dolaşıma soktuğu yalan ve kurgu haberler, dezenformasyonun sadece ülkelerimiz için bir ulusal güvenlik sorunu olduğunu göstermiyor, aynı zamanda insanlık için, hakikat için de bir tehdit olduğunu da gözler önüne sermektedir. İletişim Başkanlığımız bünyesinde faaliyet gösteren Dezenformasyonla Mücadele Merkezimiz ve Anadolu Ajansı’nın “Teyit Hattı” birimi, bu tehditleri bertaraf etmeye yönelik önemli çalışmalar yürütmektedir. Çıkardığımız uluslararası yayınlarla, düzenlediğimiz yenilikçi sergilerle, yaptığımız filmlerle İsrail’in ve İsrail yanlısı medya kuruluşlarının dezenformasyonlarını ifşa ediyor tarihe hakikat adına not düşüyoruz. Anadolu Ajansımızın ortaya koyduğu görsellerin Uluslararası Adalet Divanı’nda delil olarak kullanılması, bu yönde atılacak her türlü adımın ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır” şeklinde konuştu.
“İsrail yaptığı zulümlerle hakikati asla susturamayacaktır”
İletişim Başkanı Fahrettin Altun konuşmasını, “Bedeli ne olursa olsun, İsrail’in barbarlığını, savaş suçlarını ve sadece Gazze’de değil, Filistin’in tamamında kötücül faaliyetleri delilleriyle ortaya koymaya devam edeceğiz. İsrail yaptığı zulümlerle hakikati asla susturamayacaktır. Birkaç yıl evvel kaybettiğimiz şairimiz Sezai Karakoç’un dediği gibi; “Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak. Halbuki, biz sussak, tarih susmayacak. Tarih sussa, hakikat susmayacak.” Biz İslam ülkeleri olarak hakikati haykırmaya devam edeceğiz. Filistin davasının gündemden düşmesine asla müsaade etmeyeceğiz. İsrail’in suçlarını örtmek için büyüttüğü bu karanlığa ışık tutmaya devam edeceğiz” ifadeleriyle sonlandırdı.
]]>Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığının ev sahipliğinde düzenlenen İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Enformasyon Bakanları Olağanüstü Toplantısı, “İşgal Altındaki Filistin Topraklarında İşgalci İsrail Yönetimi’nin Dezenformasyon Faaliyetleri ve Gazetecilere ve Medya Kuruluşlarına Yönelik Saldırıları” temasıyla İstanbul’da yapıldı.
Toplantıya, 43 ülkeden 20 bakan, iletişim ve medya kuruluşlarının başkan ve üst yöneticilerinden oluşan yaklaşık 200 üst düzey temsilci katıldı.
Kur’an-ı Kerim tilaveti ve İsrail’in Filistin’deki zulmünü anlatan kısa filmin izlenmesiyle başlayan toplantının açılışında konuşan Altun, 2022’de gerçekleştirdikleri İİT Enformasyon Bakanları Konferansı’nda İslam alemi ve tüm insanlık için büyük tehlikeler arz eden hakikat krizi ve dezenformasyon tehdidinin ele alındığını hatırlattı.
Bugünkü toplantının ise İslam İşbirliği Teşkilatı tarihi içinde özel bir yeri bulunduğunu belirten Altun, “Teşkilatımız, tarihinde ilk defa sektörel bazda olağanüstü bir toplantı gerçekleştiriyor. İsrail zulmüne karşı ortak bir tavır sergileyebilmek, iletişim ve medya alanında hakikat namına ortak bir mücadele ortaya koyabilmek açısından bu toplantı hayati önemi haiz bir toplantıdır.” ifadelerini kullandı.
İİT’nin kuruluşunun temelinde, Müslümanların Filistin sınavını hakkıyla verebilme kaygısının yattığını dile getiren Altun, konuşmasında teşkilatın kuruluşuyla ilgili bilgiler verdi.
Altun, teşkilatın merkezi olan Kudüs’ün bugün işgal altında olduğunu aktararak, “Ne var ki 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana İsrail, zulümlerini katbekat artırmış, dünyanın gördüğü en büyük katliamları, soykırımı Gazze’de, Filistin topraklarında hayata geçirmiştir. Ne yazık ki bu süreç devam etmektedir.” diye konuştu.
İsrail’in zulüm tarihi söz konusu olduğunda 7 Ekim’i bir milat, son zamanlarda ortaya çıkmış bir hadise olarak görmenin illüzyon ve yanılsama olduğunu kaydeden Altun, “7 Ekim ne bir milattır ne nevzuhur bir zulümdür ne de sebeptir. 7 Ekim’den bu yana Gazze’de devam eden İsrail zulmü bir sonuçtur.” ifadelerini kullandı.
İsrail’in, Batıcı, sömürgeci ve emperyalist zihniyetin Orta Doğu’daki fiili uzantısı olarak bölgede zulümlere, ağır insan hakları ihlallerine ve katliamlara imza attığını belirten Altun, bu faaliyetleri ve ihlalleriyle İsrail’in uluslararası hukuk ve teamüllere aykırı olarak zorla toprak kazanma, etnik temizlik, sivillerin kasten öldürülmesi gibi çok çeşitli savaş suçları işlediğini ve işlemeye devam ettiğini söyledi.
Altun, İsrail’in, Roma Statüsü, Lahey Sözleşmesi ve 4 No’lu Cenevre Sözleşmesi’nin ilgili maddelerini ihlal ettiğini aktararak, “İsrail, Gazze’de yaklaşık 30 bin masumu katlettiği bu saldırılarda, bu savaş suçları ile insanlığa karşı suç işlemiştir.” dedi.
“Katliamlar yapan İsrail, Batı dünya düzeni tarafından dokunulmaz kılınıyor”
İsrail’in suçlarını teşhis ederken onun arkasında toplanan karanlık güçleri de görmek gerektiğine işaret eden Altun, “İsrail’in bu denli pervasızca hareket etmesinin başlıca sebebi uluslararası sistemin adaletsizliğidir. Birleşmiş Milletler başta olmak üzere birçok uluslararası kuruluşun sorun ve çatışmalardaki işlevsiz yapısı, İsrail’in hak ettiği cezayı henüz alamamış olmasının başlıca müsebbibidir. İsrail suç işlemekte, katliamlar yapmakta ve fakat Batı dünya düzeni tarafından adeta dokunulmaz kılınmaktadır. Bunu kabul edemeyiz.” diye konuştu.
Altun, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin yapısının katliamlara engel olamadığı gibi, ateşkes kararı dahi alamadığına vurgu yaparak, “İsrail’in onca ihlale rağmen bir yaptırımla karşılaşmaması, BM Güvenlik Konseyindeki veto ayrıcalığının sorumsuzca ve kötücül bir şekilde kullanılmasının bir neticesidir. Bu durum bizzat uluslararası sistemin içinde bulunduğu çaresizliği de göstermektedir. Bu sistemin revizyonu elzemdir.” dedi.
Bu nedenle Türkiye olarak küresel kriz ve çatışmaların çözümünde öncü rol alabilecek uluslararası bir sistemin inşasını ısrarla vurguladıklarını belirten Altun, “Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Dünya beşten büyüktür.’ ve ‘Daha adil bir dünya mümkün’ anlayışı, ilkesi, uluslararası sistemdeki revizyon ihtiyacının en veciz ifadesidir. Bu şiar doğrultusunda 1967 sınırları içerisinde başkenti Doğu Kudüs olan egemen, bağımsız ve coğrafi bütünlüğü olan bir Filistin Devleti’nin kurulması hepimizin Filistin konusundaki duruşunun temelini oluşturmaktadır.” ifadesini kullandı.
Altun, bağımsız bir Filistin Devleti kurulmadığı müddetçe İsrail’in katliamlarını durdurmanın ve bölgede kalıcı bir barışı tesis etmenin mümkün olmadığını söyledi.
İsrail’in kamuoyunu yanıltmayı amaçlayan yayıncılık anlayışı
Uluslararası sistemdeki adaletsiz ve hakkaniyetsiz yapı ve uygulamaların iletişim ve medya alanında da kendisine yer bulduğunu bildiren Altun, “İsrail’in katliamlarına sözde meşru gerekçeler sunarak uluslararası kamuoyunu yanıltmayı amaçlayan bir yayıncılık anlayışı söz konusudur. Bu yayıncılık politikası, birçok yönüyle sömürgeci habercilik anlayışının günümüzdeki en somut yansımasıdır. Özellikle birtakım Batılı medya kuruluşlarının, haber kaynaklarını seçerken İsrail’in anlatısını tekrar eden, seçmeci bir yaklaşım sergilediğini görüyoruz.” diye konuştu.
Altun, saldırıların başladığı ilk günlerde Filistinlilerin tanıklığına istisnai olarak başvurulurken, Batılı medya organlarında sıklıkla İsrailli yetkililerin demeçlerinin dolaşıma sokulduğunu aktararak, birçok medya kuruluşunun, bu tutum ve politikasıyla İsrail savaş makinesinin hizmetçisi konumuna düştüğünü belirtti.
“İsrail, Gazze’de sistematik bir şekilde gazetecileri katletmektedir”
İsrail’in tutumuna karşı hakikatten yana duran birçok gazetecinin, söz konusu medya kuruluşlarının mobbing ve baskısına maruz kaldığını, birçoğunun işten çıkarıldığını dile getiren Altun, “Bütün bunlar bir yana, karşımızda çok daha acı, insanlık için utanç verici bir başka tablo daha vardır. İsrail, Gazze’de sistematik şekilde gazetecileri katletmektedir.” dedi.
Altun, bu süreçte 130 gazetecinin katledildiğini, ailelerinin hedef alındığını, ailelerinden binden fazla çocuğun öldürüldüğünü ve evlerinin bombalandığını anlattı.
Sahada gazetecileri katleden İsrail’in temel hedefinin gerçekleri örtbas etmek olduğunu ve hakikati katletmek için gazetecileri öldürdüğünü ifade eden Altun, hayatını kaybeden gazetecilere rahmet diledi.
Altun, İsrail’in hakikati gizlemek için dezenformasyon yöntemini de kullandığını anlatarak, “Dünya Ekonomik Forumu tarafından geçtiğimiz hafta ‘Küresel Riskler Algı Araştırması’ adlı bir rapor yayınlanmıştır. Binin üzerinde uzmanın analizinden hareketle hazırlanan raporda kısa, orta ve uzun vadede insanlık karşısındaki 10 büyük tehdit sıralanmıştır. Bu rapora göre insanlığı bekleyen en büyük tehdit, dezenformasyon ve yanlış bilgidir. Benzer öngörüler, dünyanın çeşitli ülkelerindeki üniversiteler, stratejik düşünce enstitüleri ve bilgi merkezleri tarafından yapılan araştırmalarda da yer alıyor.” diye konuştu.
“Filistin davasının küresel gündemden düşmesine asla müsaade etmeyeceğiz”
İsrail’in saldırıları ve dezenformasyon faaliyetlerinin de bu raporları teyit ettiğine dikkati çeken Altun, “Türkiye olarak dezenformasyon kaynaklı tehditlerin karşısında elimizden gelen bütün güçle mücadele etmeye çalışıyoruz. İletişim Başkanlığımız bünyesinde faaliyet gösteren Dezenformasyonla Mücadele Merkezimiz ve Anadolu Ajansı bünyesinde faaliyet gösteren ‘Teyit Hattı’ birimi, bu tehditleri bertaraf etmeye yönelik önemli çalışmalar yürütmektedir. Çıkardığımız uluslararası yayınlarla, düzenlediğimiz yenilikçi sergilerle, yaptığımız filmlerle İsrail’in ve İsrail yanlısı medya kuruluşlarının dezenformasyonlarını ifşa ediyor, tarihe hakikat adına not düşüyoruz.” ifadelerini kullandı.
Altun, Anadolu Ajansı ve TRT başta olmak üzere medya kurum ve kuruluşlarının, doğrudan sahadaki gerçekleri ortaya koyma noktasında büyük fedakarlıklarda bulunduğunu belirterek, “Bilhassa Anadolu Ajansımızın ortaya koyduğu görsellerin Uluslararası Adalet Divanı’nda delil olarak kullanılması, bu yönde atılacak her türlü adımın ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır.” dedi.
Bu doğrultuda, dezenformasyonla mücadelede, kamu diplomasisinin çeşitli alanlarında, stratejik iletişim çalışmalarında ve sahadaki habercilik faaliyetlerinde ortaya konulacak tüm gayretlerde güçlü bir işbirliğiyle hareket etmeleri gerektiğine inandıklarını söyleyen Altun, böylelikle İsrail’in işlediği cürümlerin bedelini ödemesi için bu adımların çok kritik olduğunu düşündüklerini kaydetti.
Altun, bu çabaların, İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkeler nezdinde kurulacak kapsamlı işbirlikleriyle çok daha anlamlı ve güçlü bir seviyeye çıkarılacağını vurgulayarak, “Bedeli ne olursa olsun, İsrail’in barbarlığını, soykırım girişimlerini, savaş suçlarını ve sadece Gazze’de değil, Filistin’in tamamında sürdürdüğü kötücül faaliyetlerini delilleriyle ortaya koymak zorundayız. Bu çabamızı sürdürmeye devam edeceğiz. Biz şuna inanıyoruz, İsrail ne yaparsa yapsın, yaptığı zulümlerle hakikati asla susturamayacaktır.” değerlendirmesinde bulundu.
Şair Sezai Karakoç’un, “Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak. Halbuki, biz sussak, tarih susmayacak. Tarih sussa, hakikat susmayacak.” dizelerini hatırlatan Altun, “İslam ülkeleri olarak hakikati haykırmaya devam edeceğiz. Filistin davasının küresel gündemden düşmesine asla müsaade etmeyeceğiz. İsrail’in suçlarını örtmek için büyüttüğü bu karanlığa ışık tutmaya devam edeceğiz. Şairin dediği gibi, ‘Karanlık aydınlıktan, yalan doğrudan kaçar.’ İsrail de aydınlıktan ve doğrulardan kaçıyor. Fakat bu kaçışı, tarih ve hakikat önünde mahkum olmaktan İsrail’i kurtaramayacaktır.” diye konuştu.
Altun, yapılan bu olağanüstü toplantının Filistinliler başta olmak üzere tüm İslam alemi için tarihi ve hayırlı sonuçlara vesile olmasını temenni ederek, “Bu toplantının somut bir çıktısı olarak yayınlayacağımız Sonuç Bildirisi’nin, uluslararası topluma güçlü bir mesaj vereceğine inanıyorum.” dedi.
Toplantı, açılış konuşmalarının ardından basına kapalı devam etti. İİT üyesi ülkelerin enformasyon bakanları, ikili görüşmelerde ve konferansta yaptıkları konuşmalarda, İsrail’in dezenformasyon faaliyetlerine karşı Türkiye’nin mücadelesini önemsediklerini ve takdir ettiklerini belirtti.
]]>AA muhabiri, 24 Şubat 2022’den beri süren Rusya-Ukrayna Savaşı ile İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze’ye düzenlediği saldırılarda ölen sivillerin sayısını derledi.
İsrail, yaklaşık 2,3 milyon Filistinlinin yaşadığı Gazze Şeridi’ni havadan, karadan ve denizden aralıksız bombalıyor.
Filistinli kaynaklara göre, İsrail, bu saldırılarında 66 bin tondan fazla patlayıcı kullandı. Bu da Gazze’de kilometrekareye 183 ton patlayıcının atıldığı anlamına geliyor.
Saldırılar nedeniyle Gazze harabeye dönerken, bölgede 1,9 milyon Filistinli yerinden oldu.
İsrail’in saldırılarında, 29 bin 410 Filistinli öldürüldü, 69 bin 465 kişi yaralandı. Saldırılarda öldürülenlerin en az 12 bin 660’ını çocuklar, 8 bin 570’ini kadınlar oluşturuyor.
Yaralıların, yüzde 70’inden fazlası da kadın ve çocuklardan oluşuyor. Enkaz altında halen binlerce ölü olduğu bildirilirken, halkın sığındığı hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak sivil altyapı da tahrip ediliyor.
Bir yandan İsrail’in saldırılarından kaçarak hayatta kalma mücadelesi veren Filistinliler, Tel Aviv yönetiminin bölgeye yardım girişlerine çıkardığı engellemeler nedeniyle de açlıkla mücadele ediyor.
Birleşmiş Milletler (BM), İsrail’in yoğun saldırısı altındaki Gazze Şeridi’nde 2,2 milyon kişinin kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya olduğu uyarısında bulundu.
BM’ye göre, Gazze’de 378 bin kişi Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması (IPC) ölçeğine göre “felaket” olarak adlandırılan 5. seviye, 939 bin kişi de “acil durum” olarak bilinen 4. seviye açlıkla karşı karşıya bulunuyor.
Gazze Şeridi’ndeki akut gıda güvensizliği Dünya Sağlık Örgütünün “kritik” olarak nitelediği yüzde 15 çıtasını aşarak yüzde 16,2’ye ulaştı.
BM Dünya Gıda Programı (WFP), İsrail’in saldırılarına işaret ederek, emniyetli dağıtıma izin veren koşullar oluşana dek Gazze’nin kuzeyine hayat kurtaran gıda yardımı dağıtımını durdurma kararı aldı.
BM Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) da İsrail’in zorla aç ve susuz bırakarak insanlık felaketine yol açtığı Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Filistinlilerin kıtlığın eşiğinde olduğunu duyurdu.
Özellikle Gazze’nin kuzeyinde yaşayan Filistinlilerin un bulamadıkları için hayvan yemlerini öğüterek tüketmek zorunda kaldığı bildiriliyor.
Rusya-Ukrayna Savaşı’ndaki sivil ölümleri
Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasının üzerinden 2 sene geçerken, Ukrayna’daki BM İnsan Hakları İzleme Misyonunun (HRMMU) 7 Şubat’ta yayımladığı verilere göre, savaşın başından beri ülkede 579’u çocuk, 2 bin 992’si kadın olmak üzere 10 bin 378 sivil öldürüldü, 19 bin 632 sivil yaralandı.
Ölümlerin 8 bin 95’i Ukrayna topraklarında, 2 bin 283’ü Rusya’nın yasa dışı ilhak ettiği topraklarda gerçekleşti.
Raporda, sayıların daha yüksek olabileceği belirtiliyor.
İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze’de öldürdüğü kadın ve çocukların sayısı, 2 yılda Rusya-Ukrayna Savaşı’nda hayatını kaybeden kadın ve çocukların sayısının 6 katından fazlasına tekabül ediyor.
Gazzelilerin sığınabileceği güvenli bir yer yok
Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasıyla kadın ve çocuklardan oluşan milyonlarca Ukraynalı, saldırılar nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalmış ve komşu ülkelere sığınmıştı.
Savaşın başından bu yana Ukrayna’ya destek veren Avrupa ülkeleri, Ukraynalı kadın ve çocukların oluşturduğu sivillere kucak açmıştı.
Öte yandan, 2007’den beri İsrail’in karadan, havadan ve denizden ablukası altında bulunan Gazze’deki 2,3 milyon Filistinli, yaklaşık 360 kilometrekarelik bölgede sıkışmış vaziyette.
İsrail saldırıları nedeniyle Filistinlilerin Gazze’de sığınabilecekleri güvenli bir yer bulunmuyor.
Gazze’nin kuzeyi, orta kesimleri ve güneyde yer alan Han Yunus bölgesine düzenlenen saldırılar nedeniyle yaklaşık 1,5 milyon Filistinli, 64 kilometrekarelik alana sahip Refah kentine sığındı.
BM verilerine göre, 7 Ekim’den önce 280 bin olan Refah’ın nüfusu, yerinden edilmiş Filistinlilerin göçüyle 5 kattan fazla arttı. Bu da Gazze’deki nüfusun yarısından fazlasının bu daracık kara parçasına sığındığı gözler önüne seriyor.
Yeteri kadar konut olmaması nedeniyle, Refah’a sığınan Filistinlilerin büyük bir bölümü, derme çatma çadırlardan oluşan kamplarda hayat mücadelesi veriyor.
İsrail yönetimi, son günlerde Filistinlilerin sığındığı Refah’a kara saldırısı başlatma yönünde sinyaller veriyor.
Refah’a saldırılması halinde, buraya sığınan Filistinlileri daha da zor günler beklediği belirtiliyor.
İsrail’in çıkardığı zorluklar nedeniyle bölgeye yeteri kadar yardım da ulaştırılamıyor.
AA, Gazze ve Ukrayna’daki sivillerin durumunu görüntülüyor
Anadolu Ajansı (AA), savaşın ilk günlerinden beri hem Gazze hem Ukrayna’da sivillerin durumunu fotoğraflıyor.
Ukrayna’daki savaşın boyutlarını anlatan ve hafızalarda yer eden fotoğraf karelerinin benzerlerine, İsrail’in Gazze’ye saldırılarında da rastlanıyor.
Ukrayna’nın Harkiv kentinde Rusya’nın düzenlediği hava saldırısı sonrası yaralanan Olena Kurilo ile İsrail’in saldırıları sonucu Gazze’de yaralanan kadının objektife umutsuzca ve dehşet içindeki bakışları birbirini anımsatıyor.
İnsanların gönlünde kutsal yere sahip olan ibadethaneler, Gazze’de ve Ukrayna’daki savaşta hasar görüyor. Rusya’nın Zaporijya kentindeki Şevçenko Mahallesi’ne düzenlendiği saldırı sonucunda harabeye dönüşen kilise ile Gazzeli siviller için sığınak görevi gören ve hasar alan Rum Ortodoks Aziz Porphyrius Kilisesi’nin benzer durumları AA tarafından fotoğraflandı.
Ukrayna’nın Kiev kentinde Rusya’nın saldırıları sırasında doğum hastanesinin bodrum katında kucakta tutulan bebek ile Gazze’deki Şifa Hastanesine yaralı halde götürülen bebeğin fotoğrafı, sivillerin durumunu gözler önüne seriyor.
Ukrayna’nın Posad-Pokrovske köyünde, kullanılamaz hale gelen evinin önünde oturan yaşlı kadın ile Gazze’nin Refah kentinde yıkılan evlerin önünde duran kadının fotoğrafları, yaşanan vahşeti hafızalara kazıyor.
Savaş nedeniyle ülkeden ayrıldıktan sonra Polonya’ya giden Ukraynalı sivillerin Medyka bölgesindeki sınır kapısından geçişinin ve İsrail’in yoğun bombardımanı nedeniyle Gazze’nin orta ve güney kesimlerine göç etmek zorunda kalan sivillerin fotoğrafı, savaşların “değişmeyen kareleri” olarak adlandırılabilir.
Ukrayna’da ve Gazze’de enkaz altında kalan eşyalarını kurtarmaya çalışan sivillerin benzer durumlarda olduğu, AA’nın karelerine bakıldığında net şekilde görülüyor.
]]>“İşgal bitene kadar barış olamaz”
LAHEY – Ürdün Dışişleri Bakanı Ayman Safadi Uluslararası Adalet Divanı’nda yaptığı konuşmada, “İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırganlığı bir an önce sona ermelidir. Bunun sorumluları adaletle yüzleşmelidir. Hiçbir ülkenin hukukun üstünde olmasına izin verilmemelidir. İsrail, tamamen uluslararası hukuku hiçe sayarak hareket ediyor ve buna izin veriliyor. Bu devam edemez” dedi.
Uluslararası Adalet Divanı’nda “İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarındaki uygulamalarının hukuki sonuçlarına ilişkin danışma görüşü” duruşmaları devam ediyor. Hollanda’nın Lahey kentindeki Barış Sarayı’nda düzenlenen duruşmaların 4’üncü gününde Ürdün Dışişleri Bakanı Ayfan Safadi ülkesinin argümanlarını sundu. Bakan Safadi, “İsrail’in Filistin işgali en kanlı ve en insanlık dışı biçimde devam ederken, bugün Ürdün Krallığı adına karşınızdayım. Mahkemenizin muhtemel soykırımın incelenmesi gerektiğini belirttiği İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısı tüm şiddetiyle devam ediyor” ifadelerini kullandı. Safadi, “Gazze’deki yarım milyon Filistinli, Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırmasının 5’inci, yani en kötü seviyesinde açlıkla karşı karşıya. Gazze’de Filistinliler İsrail’in savaşı yüzünden ölüyor. İsrail, uluslararası insani hukuku ihlal ederek ve emrettiğiniz geçici tedbirleri hiçe sayarak gıda ve ilaç dağıtımını da engellediği için açlıktan ve ilaçsızlıktan ölüyorlar. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırganlığı bir an önce sona ermelidir. Bunun sorumluları adaletle yüzleşmelidir. Hiçbir ülkenin, hukukun üstünde olmasına izin verilmemelidir. İsrail, tamamen uluslararası hukuku hiçe sayarak hareket ediyor ve buna izin veriliyor. Bu devam edemez. İşgal hukuka aykırıdır. Bu insanlık dışı, bitmesi gerekiyor” şeklinde konuştu.
“Yasa dışı olan yerleşimlerin sayısı artıyor. Yerleşimci terörü büyüyen bir kötülüktür”
Safadi, “İsrail sistematik olarak işgali pekiştiriyor, Filistinlilerin kendi geleceğini tayin hakkını açıkça reddediyor. Yasa dışı tek taraflı eylemleri, sahada barışa yönelik tüm umutları yok eden yeni gerçekler doğuruyor. Uluslararası hukuka göre yasa dışı olan yerleşimlerin sayısı artıyor ve işgal altındaki Filistin topraklarında daha da yayılıyor. Oslo Anlaşması’nın imzalandığı 1993 yılında 280 bin olan yerleşimci sayısı bugün neredeyse yüzde 150’lik bir artışla 700 binin üzerine çıktı” dedi. Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik uyguladığı şiddete değinen Safadi, “Yerleşimci terörü büyüyen bir kötülüktür. Kurbanları masum Filistinliler, onların evleri ve geçim kaynaklarıdır. İşgalci güç olarak İsrail’in sivilleri koruma, kültürel ve tarihi mirası koruma ve demografik değişiklikleri zorlamaktan kaçınma konusunda yasal yükümlülüğü vardır. Bu yükümlülüğü sürekli ve kasıtlı olarak ihlal etmektedir” dedi. İsrail’in Filistin’in kültürel ve tarihi mirasını yok ettiğini, Filistin topraklarını ilhak ettiğini, Filistinlileri evlerinden, köylerinden ve şehirlerinden sürdüğünü vurgulayan Safadi, “İsrail, erkek ve kadın binlerce çocuğu yasa dışı bir şekilde gözaltına alıyor, onları fiziksel ve zihinsel işkenceye, istismara maruz bırakıyor” ifadelerini kullandı.
“İşgal bitene kadar barış olamaz”
Safadi, “İsrail, Müslümanların ve Hıristiyanların ibadet özgürlüğünü ihlal ediyor. İsrail hükümeti, Müslümanların Mescid-i Aksa’da ibadet etme haklarını ciddi biçimde kısıtlıyor ve Hıristiyan rahipleri fanatik Yahudilerin aşağılaması ve tacizinden korumak için gerçek adım atmıyor. Onlarca yıldır süren işgal boyunca İsrail, işgal altındaki Kudüs’teki kutsal mekanların Arap, Müslüman ve Hıristiyan kimliğini değiştirmeye çalışıyor. Barış, tüm bölge halklarının hakkıdır. Ama işgal bitene kadar barış olamaz. Filistin halkının kendi geleceğini tayin hakkı gerçekleşene kadar barış olamaz” şeklinde konuştu. Ürdün’ün barış için durmadan çalıştığını aktaran Safadi, “Barışın Ürdün, bölge ve dünya için değerini biliyoruz. İki devletli çözüm hayata geçirilmeli, Filistin devleti Birleşmiş Milletlerin tam üyesi olarak tanınmalı ve kabul edilmelidir” dedi. Safadi, Ürdün’ün Kudüs’teki kutsal mekanları savunma çabalarından vazgeçmeyeceğini belirtti.
“İsrail işgalinin sona ermesi gerektiğine hükmedin”
Safadi, konuşmasını şöyle tamamladı: “İsrail işlediği savaş suçlarından ve uluslararası hukuku ihlal etmekten sorumlu tutulmadığı için Gazze’de ve Batı Şeria’da her gün yüzlerce Filistinli öldürülüyor. Gazze’de çocuklar anestezisiz ameliyat ediliyor. 6 yaşındaki Hind, İsrail’in öldürdüğü yakınlarının çürüyen cesetlerinin yanında günlerce arabada kaldı. Sağlık görevlileri onu kurtarmak için geldiğinde İsrail işgal ordusu sağlık ekibini ve Hind’i öldürdü. Bu vahşet, İsrail işgali altındaki yaşamın değişmez bir gerçeğidir. Bu vahşetin artık devam edemeyeceğine hükmedin. Adaletin sağlanmasına yardımcı olun. Bütün kötülüklerin kaynağı olan İsrail işgalinin sona ermesi gerektiğine hükmedin.”
]]>Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) “İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarındaki uygulamalarının hukuki sonuçlarına ilişkin danışma görüşü” duruşmaları devam ediyor. Bugünkü duruşmada İran adına söz alan İran Dışişleri Bakanlığı Hukuk ve Uluslararası İşler Bakan Yardımcısı Rıza Necefi, İsrail yönetiminin devam eden soykırımları ve uluslararası hukuku ihlal etmesi nedeniyle UAD tarafından sanık olarak görülmesi gerektiğini savundu. Hollanda’nın idari başkenti Lahey’deki Barış Sarayı’ndaki duruşmada konuşan Necefi, Filistin halkının kendi geleceğini tayin etme hakkı olduğunu belirterek, “Umut ediyoruz ki UAD binlerce Filistinli kadın ve çocuğun canını kurtararak, İsrail’in Filistin topraklarını işgaline son verecek ve Filistinlilerin hakkını tanıyacak bir karara varır” dedi.
“İsrail rejimi uluslararası hukuku ihlal etmektedir”
Uluslararası toplumun İsrail ile ekonomik, siyasi ve askeri ilişkilerini sonlandırması gerektiğini kaydeden Necefi, “İsrail rejimi açık bir şekilde Filistin topraklarında uluslararası hukuku ihlal etmektedir. Filistin topraklarında uzun süredir devam eden işgal, Filistin topraklarındaki demografik yapının değiştirilmesi, Filistin halkının doğal haklarının elinden alınması, Filistinlilere yönelik ayrımcılıklar ve Kudüs’ün statüsünün değiştirilmesi İsrail rejiminin uluslararası hukukun ihlallerinin en somut örnekleridir. İsrail rejimi uzun süredir devam ettirdiği işgal politikaları ile Filistin topraklarında işgalini kalıcı olarak sürdürmek istediğini göstermektedir. Bu durum Filistinlilerin kendi geleceklerini tayin haklarının ihlalidir” şeklinde konuştu.
“İşgalin son bulması için ülkeler arasında ortaklaşa etkili iş birliği yapılmalıdır”
UAD’nin İsrail konusunda tüm devletlere uluslararası hukuka uyulması yönünde çağrı yapmasını talep eden Necefi, İsrail’in hukuk ihlalleri karşısında Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin İsrail ile ilişkilerini sonlandırmaları ve işgale engel olmaları gerektiğini savundu. Necefi, “Yukarıda belirtilen hukuk ihlalleri karşısında yapılması gerekenler; doğrudan veya dolaylı olarak işgalci rejime giden tüm yardımların kesilmesidir. İsrail ile olan tüm askeri, siyasi ve ekonomik ilişkiler kesilerek rejimin Filistinlilere yönelik hak ihlalleri ve işgali sona erdirilmelidir. İsrail’in uzun süreli işgali nedeniyle Filistin topraklarında oluşan hukuka aykırı yeni şartlar diğer devletler tarafından kabul edilmemelidir. Son olarak Kudüs’ün statüsünün korunması, Filistinlilerin hak ihlalleri yaşamaması ve işgalin son bulması için ülkeler arasında ortaklaşa etkili iş birliği yapılmalıdır” ifadelerini kullandı.
İsrail’in Gazze’de her gün ortalama 250 Filistinliyi katlettiğini vurgulayan Necefi, “Bu sayı son yıllardaki diğer çatışmalara göre çok daha fazladır. Bu durum ülkeler arasındaki iş birliğini daha da zaruri ve önemli kılıyor” diye konuştu.
“İnandığımız tek hukuki çözüm yolu Filistin’de ulusal bir referandum yapılmasıdır”
Güney Afrika’nın İsrail aleyhinde açtığı soykırım soruşturmasını hatırlatan Necefi, İsrail aleyhinde alınan karara vurgu yaparak, özellikle İsrail’i destekleyen ülkelerin soykırımın sona ermesi için İsrail’e baskı yapması gerektiğini söyledi. Necefi, “Soykırım suçlularının cezalandırılmaları gerekiyor. Gazze’de devam eden saldırılar nedeniyle mahkemeden işgalci rejimin bir kez daha alınan kararlara uymaya çağrılmasını talep ediyoruz. Bu ise ancak İsrail’in Gazze’ye yönelik devam eden saldırılarına son vermesi ile mümkün olabilir. İran olarak Filistin sorununun çözümü için inandığımız tek hukuki ve demokratik çözüm yolu, Filistin’de ulusal bir referandum yapılmasıdır” dedi. – TAHRAN
]]>Filistinli Bakan Ebu Seyf, işgal altındaki Batı Şeria’nın El-Bire kentinde bulunan ofisinde AA muhabirine konuştu.
İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nde Filistin kültürel mirasını yıkıp ve yağmalamasını tıpkı 1948 yılındaki Nekbe dönemine benzeten Ebu Seyf, “Filistinlileri topraklarının yanı sıra kimlik ve tarihlerinden koparmayı planlayan İsrail, Moğolların 1258 yılında Bağdat baskını sırasındaki barbarlığını bile geride bıraktı” ifadesini kullandı.
Kendisi de aslen Gazzeli olan Ebu Seyf, İsrail’in sivilleri hedef alan saldırılarında ailesi ve akrabalarından 130 kişiyi kaybettiğini ifade etti.
İsrail saldırılarının başladığı 7 Ekim 2023’te Gazze Şeridi’nde bulunduğunu ifade eden Ebu Seyf, ancak birkaç hafta önce işgal altındaki Batı Şeria’ya dönebildiğini aktardı.
Gazze’de benzeri görülmemiş bir yıkım söz konusu
İsrail’in Gazze Şeridi’nde benzeri görülmemiş bir yıkım yaptığını belirten Ebu Seyf, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Gazze’de müzelerin ve arkeolojik dilin yağmalanmasıyla kültürel mirasın yok edilmesi, Siyonist çetelerin 1984 yılında Filistin’in kültürel merkezi sayılan Yafa kentinde yaptıklarına benziyor. Gazze’de benzeri görülmemiş bir yıkım söz konusu ve bu en korkunç milletlerin savaşlarda yaptıklarıyla dahi kıyaslanamaz. Hatta Moğolların Bağdat baskınında, Fransa ve İngiltere’nin Afrika’da yaptıklarıyla bile kıyaslanamaz. İsrail, Filistin tarihine savaş açmış durumda, çalamadığı tarihi eserleri de yıkmaya ve yok etmeye çalışıyor.”
İsrail güçlerinin 7 Ekim’den beri sürdürdüğü kapsamlı saldırılarıyla Filistin’in tarihi mirasına verdiği zararın boyutunu tam olarak bilmediklerini dile getiren Ebu Seyf, şu ana kadar Gazze’de 12 müzenin yerle bir edilerek içindekilerin yağmalandığını aktardı.
Müzelere yönelik yıkım ve yağmalamaların çoğunun Gazze kenti ve kuzeydeki bölgelerde yaşandığını vurgulayan Ebu Seyf, “İsrail’in yıktığı müzelerin başında Refah kenti sakinlerinden Leyla Şahin isimli vatandaşın bireysel girişimleriyle kurulan Filistin Geleneksel Kıyafetleri Müzesi geliyor. Bu müzedeki 320 tarihi parça yok oldu. Müzenin tarihi, İsrail’in tarihinden de eskidir.” ifadelerini kullandı.
İsrail saldırılarında 46 yazar ve sanatçı öldürüldü
İsrail’in Gazze’de 230 tarihi binayı yerle bir ettiğini belirten Ebu Seyf, bunlar arasında büyük El-Ömeri Camii ile Hişam Camii’nin yanı sıra kilise, çarşı ve tarihi hamamlar olduğunu kaydetti.
İsrail güçlerinin aynı zamanda 32 kültür merkezi ve tiyatro salonunu yıktığını ifade eden Ebu Seyf, binlerce sanat tablosununun da yok edildiğini aktardı.
Filistin Kültür Bakanı, İsrail’in Gazze’de aralarında ünlü isimlerin de olduğu 46 Filistinli yazar ve sanatçıyı da katlettiğini söyledi.
İsrail’in yıktığı ve yağmaladığı tarihi eserler arasında Tunç Çağı’na (Kenanlılar dönemi) ait parçalar da olduğunu ifade eden Ebu Seyf, İsrail’in Filistin kültürel mirasıyla savaşının müzeleri yerle bir etme ve tarihi parçaları çalmaktan ibaret olduğuna dikkati çekti.
İsrail ordusu, Napolyon Bonapart’ın bile yıkmadığı Paşa Sarayı’nı tanklarla yerle bir etti
Ebu Seyf, İsrail ordusunun yerle bir ettiği Filistin’in en büyük kütüphanesi olan Gazze Belediyesi Kütüphanesinin, İsrail’in kuruluşunu ilan ettiği 1948 yılı öncesine ait gazete ve eserleri barındıran, büyük bir kültürel hazine olduğunu vurguladı.
İsrail’in Filistin kültür mirasını kasıtlı olarak yok etmeye çalışmasını kınayan Ebu Seyf, “Tarihin bütün barbar savaşçıları, İsrail’le kıyaslandığında takdir edilebilir. Napolyon Bonapart, Gazze’de yıkım yapmıştı ancak Paşa Sarayı’nı yıkmamış, içinde ikamet etmişti. İsrail ordusu ise Paşa Sarayı’nı tanklarla yıktı.” dedi.
Filistinli Bakan, İsrail ordusunun Gazze Şeridi’ndeki Eş-Şati Mülteci Kampı’nın kuzeyinde yer alan tarihi Fenikeliler Limanı binası ile kuzeyde yer alan Cibaliya Mülteci Kampı’ndaki dünyanın en eski kilise mezarlığı üzerinden tanklarla geçtiğini belirtti.
Filistinli Bakan Ebu Seyf, dünya mirası Gazze’de yok edilirken dünya kamuoyunun sessiz kalmaya devam ettiğinin altını çizdi.
Filistin, İsrail’in kültürel mirasa açtığı savaşla hukuk yoluyla mücadele edecek
İsrail’in 100 yıllık bir plan çerçevesinde Filistinlileri toprağından, tarihinden, kültüründen ve kimliğinden koparmayı hedeflediğini dile getiren Ebu Seyf,
“Artık Filistinlilerin bu bölgeyle bir ilgileri yok demek istiyorlar. Bu sistematik bir kültür savaşı ve İsrail’in Filistin halkını yerinden ederek topraklarına yerleşme planının bir parçasıdır.” diye konuştu.
Tel Aviv yönetiminin Filistin’in tarihine savaş açtığının altını çizen Ebu Seyf, “İsrail, Filistinlilerin tarih ve hatıralarını yok ederek bu toprakların varisi olduğu iddiasını ispatlamak istiyor.” dedi.
Filistinli Bakan, İsrail’in Gazze’den kaçırdığı tarihi eserlerin takibi için Filistin Dışişleri Bakanı Riyad el-Maliki liderliğinde Kültür Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı yetkililerinden üyelerin de bulunduğu bir komite oluşturduklarını belirtti.
Gazze’de Fenikeliler, Kenanlılar ve Romalılar döneminden kalma kültürel mirasın sadece Filistinlilere değil tüm dünyaya ait olduğunu, çalınan tarihi eserler konusunda Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’ne (UNESCO) bilgi verildiğini belirten Ebu Seyf, İsrail’in Gazze’den çaldığı tarihi eserleri geri almak için uluslararası hukuk yoluyla mücadelelerini sürdüreceklerini belirtti.
“Gazze’deki müzelerdeki eserlerin tümü elimizdeki listelerde kayıtlı”
İsrail’in saldırıların uzamasından ve uluslararası kamuoyunun sessizliğinden yararlanarak çaldığı tarihi eserleri inkar edebileceğini söyleyen Ebu Seyf, “Ne olursa olsun çalınan tarihi eserleri geri almakta kararlıyız. Gazze’deki müzelerin içindeki eserlere ait listelerin tümünü elimizde tutuyoruz.” ifadelerini kullandı.
Ebu Seyf, İsrail’in saldırıları sonlandırmasının ardından Gazze’deki tarihi binaları aslına uygun olarak yeniden inşa edeceklerini, bu zor işin üstesinden gelebilmek için uluslararası uzmanlardan yardım talep edeceklerini kaydetti.
Halihazırda Gazze’deki tarihi eserlere dair verileri koruma çalışmalarını yürüttüklerini vurgulayan Ebu Seyf, uluslararası toplumun Gazze Şeridi’ndeki kültürel mirası sistematik olarak yok eden İsrail karşısındaki sessizliğini kınadı.
Filistin Kültür Bakanı Ebu Seyf, İsrail’in Gazze’den çaldığı tarihi eserlerin nereye kaçırıldığını henüz bilmediklerini, ilgili uluslararası kurum ve kuruluşlardan Gazze Şeridi’ndeki tarihi eserleri koruyacak bir ekip göndermelerini talep etti.
]]>Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) “İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarındaki uygulamalarının hukuki sonuçlarına ilişkin danışma görüşü” duruşmaları devam ediyor. Hollanda’nın Lahey kentindeki Barış Sarayı’nda düzenlenen duruşmaların ikinci gününde Hollanda adına söz alan Dışişleri Bakanlığı Hukuk Danışmanı ve Amsterdam Üniversitesi Uluslararası Hukuk Profesörü Rene Lefeber, argümanlarını sundu. Lefeber, “Mahkemenin tavsiye niteliğinde görüş verme yetkisi bulunmaktadır. BM Şartı uyarınca herkesin kendi geleceğini tayin hakkı vardır. Herkesin bu hakka aykırı eylemlerden kaçınma yükümlülüğü vardır. Kendi geleceğini tayin etme hakkı, bağımsız devletlerde yaşayanların yanı sıra işgal ve sömürge egemenliği altındaki insanlar için de geçerlidir. Uzun süreli bir işgal, kendi geleceğini tayin etme ilkesini ihlal ediyor. Gereklilik ve orantılılık ilkelerine uyulması şartıyla silahlı bir saldırıya cevap olarak yabancı toprakların işgali meşru olabilir. Bu gereklilikleri yerine getirmeyen taraf, hukuki dayanağını kaybedebilir ve dolayısıyla güç kullanma yasağını ihlal edebilir. İşgalci güç, işgal ettiği topraklardaki nüfusun bir kısmını sınır dışı etmeyecek veya sürmeyecektir. Bu, Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü uyarınca savaş suçu teşkil etmektedir” ifadelerini kullandı. Lefeber, işgal sırasında işgalci gücün sivillere saygı duyma ve onları koruma görevi bulunduğunu vurguladı.
Bangladeş: “İşgal geçici olmalıdır, ilhak yasa dışıdır”
Bangladeş’in Hollanda Büyükelçisi Riaz Hamidullah ise “meşru müdafaa” ilkesinin uzun süreli işgal için “yasal dayanak sağlamadığına” dikkat çekti. Hamidullah, İsrail’in işgalinin kendi geleceğini tayin hakkı, ilhak ve ırk ayrımcılığı olmak üzere uluslararası hukukun üç temel ilkesine aykırı olduğunu vurgulayarak, “Uluslararası hukukun gerektirdiği gibi herhangi bir işgal geçici olmalıdır, ilhak yasa dışıdır. İsrail’in uzun süreli işgali, ilhak ile birleştiğinde uluslararası hukuku ihlal ediyor. Meşru müdafaa hakkı, kendi geleceğini tayin hakkı da dahil olmak üzere uluslararası hukukun ihlalini gerektirmez. İsrail, eylemlerini haklı çıkarmak için meşru müdafaaya güvenemez. İsrail’in, Filistin halkının kendi geleceğini tayin hakkını reddederek uluslararası hukukun emredici normlarını ihlal ettiği, aynı zamanda adil ve kalıcı bir barış umutlarını da engellediği konusunda geniş bir fikir birliği var” şeklinde konuştu.
“İsrail’in uluslararası hukuka uymasını sağlamak için iş birliği şarttır”
İsrail’in Filistin halkının kendi geleceğini tayin hakkının kullanılmasını engelleyen tüm eylemlere son vermesi, aynı zamanda askeri güçlerini geri çekmesi ve yasa dışı yerleşimlerini ortadan kaldırması yönünde çağrıda bulunan Büyükelçi Hamidullah, “İsrail, verilen zararın tazminini sağlamalı ve bir daha yaşanmayacağını garanti etmelidir. Devletler, Doğu Kudüs de dahil olmak üzere İsrail’in haksız eylemlerinden kaynaklanan hukuka aykırı durumu tanımamalı ve yardım sağlamamalıdır. İsrail’in uluslararası hukuka uymasını sağlamak için iş birliği şarttır. BM Güvenlik Konseyi işgali sona erdirmek için daha fazla önlem almalı. Apartheid sistemine son vermek için derhal harekete geçilmesi gerekiyor” dedi.
Belçika: “İsrail, yasa dışı yerleşimlerle Filistin’in demografik yapısını değiştirmeyi amaçlıyor”
Duruşmada Belçika adına söz alan Brüksel Özgür Üniversitesi Uluslararası Hukuk Profesörü Vaios Koutroulis ise İsrail’in yerleşim politikasına ve hukuki sonuçlarına odaklandı. Koutroulis, “Belçika, Filistin halkına karşı şiddet kullanılmasını kınıyor, İsrail’in şiddete son verme ve failleri adalet önüne çıkarma yönündeki yükümlülüklerini vurguluyor. İsrail, yasa dışı yerleşim politikasıyla Filistin topraklarının demografik yapısını ve bizzat Filistin topraklarının statüsünü kalıcı bir şekilde değiştirmeyi amaçlıyor. Bu politika, toprakların zorla ele geçirilmesinin yasak olduğu ve kendi geleceğini tayin etme ilkeleri gibi uluslararası hukukun temel kurallarını ihlal etmektedir. İsrail tüm yerleşim faaliyetlerine son vermeli ve el konulan tüm mülkleri geri vermelidir. Üçüncü devletler durumu hukuki olarak kabul etmemeli, yardım yapmamalı ve ihlallerin sona erdirilmesi için iş birliği yapmalıdır” ifadelerini kullandı. – LAHEY
]]>Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD), “İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarındaki uygulamalarının hukuki sonuçlarına ilişkin danışma görüşü” duruşmaları devam ediyor. Hollanda’nın Lahey kentindeki Barış Sarayı’nda düzenlenen duruşmaların ikinci gününde Güney Afrika’nın Hollanda Büyükelçisi Vusi Madonsela İsrail’in Filistin’i işgaline karşı ülkesinin argümanlarını sundu. İşgalin 50 yıldan fazla sürdüğünü vurgulayan Madonsela, “Bu uluslararası toplumun hiçbir tepkisi olmadan, uluslararası hukuka aykırı olarak gerçekleştirildi” dedi. Madonsela, “İsrail’in yaygın ve sistematik insan hakları ihlallerine karşı on yıllardır süren dokunulmazlığı şimdi değilse ne zaman sona erecek? Dünya 106 gün boyunca Gazze’ye yönelik acımasız saldırıları dehşetle izledi. İsrail’in Gazze’ye yönelik son askeri eylemindeki şiddetin vahşeti ve 26 Ocak kararı dahil uluslararası hukuku ihlal etmesi, Filistinlilere karşı eylemlerinde kendisini dokunulmaz gördüğünün en açık göstergesidir. Eylemleri daha fazla ahlak dışı ve kan dökülerek gerçekleşiyor” şeklinde konuştu.
Filistinlilere yönelik ayrımcılığa dikkat çeken Madonsela, “Biz Güney Afrikalılar olarak, İsrail rejiminin insanlık dışı ayrımcı politikalarını ve uygulamalarını, ülkemdeki siyahi insanlara karşı kurumsallaştırılan apartheid’ın (ırk ayrımı) daha aşırı bir biçimi olarak görüyor, duyuyor ve derinden hissediyoruz” ifadesini kullandı.
“İsrail, soykırım yapıyor”
Suudi Arabistan’ın Hollanda Büyükelçisi Ziad bin Maashi al-Atiyah ise konuşmasında İsrail’in uluslararası hukuku ihlal etmesi nedeniyle hesap vermesi gerektiğini söyledi. Atiyah, “İsrail’in meşru müdafaa hakkına sahip olduğu iddiası gerçekleri çarpıtıyor. Filistin halkını her türlü hayatta kalma olanağından mahrum bırakmak hiçbir şekilde haklı gösterilemez” şeklinde konuştu. İsrail’in Filistinlileri “tek kullanımlık nesne” olarak gördüğünü belirten Atiyah, “İsrail, Filistin halkına soykırım yapıyor” dedi.
İsrail’in ateşkes çağrılarını ve mahkemenin ihtiyati tedbir kararını görmezden gelmeye devam ettiğini vurgulayan Atiyah, “BM Güvenlik Konseyi tarafından defalarca kınanmasına rağmen, yasa dışı yerleşimleri genişleterek ve Filistinlileri evlerinden sürerek bir Filistin devleti kurulmasını imkansız hale getiriyor” diye konuştu. İsrail’in yasadışı yerleşimleri genişletme niyetini açıkça söylediğini ifade eden Atiyah, “İsrail’in kutsal Kudüs kentini bölünmez başkent ilan etmesi, Filistin halkının kendi geleceğini tayin etme hakkını küçümsediğini gösteriyor” dedi.
” Batı Şeria’daki yerleşim sayısı 520 binden 700 bine çıktı”
Cezayirli Hukukçu Ahmed Laraba’da mahkemede ülkesinin argümanlarını sundu. İsrail’in tasarladığı teorik görünümlerle Cezayir’in gördüğü gerçeklik arasında şiddetli bir zıtlık olduğuna dikkat çeken Laraba, 1948’de oluşturan ve halen devam eden durumun işgal kavramının suiistimal edildiğini açıkça ortaya koyduğunu söyledi. Batı Şeria’da İsrail hukuk kurallarının oluşturulması ve planlı askeri işgalin birbirini takip eden aşamalarının sömürgeleştirmenin başlangıcını takip ettiğini ifade eden Laraba, “Batı Şeria’nın en dikkat çekici özelliği, 2012 ile 2022 yılları arasında yerleşim birimlerinin kurulmasındaki olağanüstü artıştır. Yerleşim sayısı 520 binden 700 bine çıkmıştır” dedi. – LAHEY
]]>Altun, Anadolu Ajansı (AA) tarafından AAtölye’de düzenlenen “Gazze’de Soykırım: Yeni Kanıtlar” paneline katıldı.
Buradaki konuşmasında, İsrail’in Gazze’de 7 Ekim’den bu yana devam eden katliamlarının ele alınacağı, bu katliamı belgeleyen yeni kanıtların sunulacağı panelde bulunmaktan duyduğu memnuniyeti dile getiren Altun, tarihçi Ilan Pappe’nin “Filistin’de Etnik Temizlik” adlı kitabını “İsrail’in Filistin’e yönelik sürdürdüğü etnik temizliğin insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak hafızalarda yer bulması, bilinçlerde kökleşmesini temin etmek için” yazdığını belirttiğine dikkati çekti.
Paneli de benzer bir inancın ve iradenin yansıması olarak gördüğünü vurgulayan Altun, “İnanıyorum ki bu toplantı, İsrail’in Gazze’de işlediği cürümlerin hukuk, tarih ve insanlığın vicdanı önünde kayda alınacağı başlıca etkinliklerden biri olacaktır. Bizler bu tür etkinliklerle sahada gerçekleştirdiğimiz çalışmalarla elde ettiğimiz görüntülerle İsrail’in katliamlarını ‘iddia edilen’ değil, ‘somut delilleri olan, ispatlanmış savaş suçları’ olarak kayda geçireceğiz. Çabamız bu yönde.” ifadesini kullandı.
Bu çalışmalarda emeği geçen herkese teşekkürlerini ileten Altun, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Açık ve net bir şekilde şunu ifade etmek zorundayız, bugün Gazze’de apaçık bir soykırım yaşanıyor, İsrail, Gazze’de büyük bir soykırım suçu işliyor. İsrail, ‘soykırım’ başta olmak üzere Roma Statüsü’nün suç olarak tanımladığı birçok ağır cürüm işledi, işlemeye devam ediyor. Soykırım suçu, yalnızca bir toplu öldürme faaliyeti değildir. Soykırım, bir halkın maddi ve manevi varlığına yönelen topyekun bir saldırıdır.
İsrail sadece Gazze’de yaşayan insanları toplu şekilde katletmiyor, bölgenin manevi varlığını da yok etmek için kültürel bir soykırıma da imza atıyor. Saldırıların başlamasından bugüne kadar, Gazze’de 194 cami ve 100 okul tamamen yıkıldı, 266 cami, 3 kilise ve 295 okul ise ağır hasar aldı. İsrail, kültürü, gelenek, görenekleri ve bütün hafızasıyla bir halkın varlığını külliyen ortadan kaldırmaya çalışıyor. Son günlerde İsrail’in sözüm ona ‘güvenli bölge’ diyerek insanları sürdüğü Refah bölgesine yönelik saldırıları, yürüttüğü soykırım politikasının apaçık bir örneğidir.”
“İsrail, Gazze’de insancıl hukuku tam anlamıyla yok sayıyor”
İnsancıl hukukun devletlerin silahlı çatışma anında nasıl kuvvet kullanacağını düzenlediğini ancak İsrail söz konusu olduğunda hukuktan değil, hukuksuzluktan, zulümden, adaletsizlikten bahsedilebileceğini vurgulayan Altun, Gazze’de insancıl hukukun İsrail tarafından tam anlamıyla yok sayıldığının, ayaklar altına alındığının altını çizdi.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Altun, şu değerlendirmelerde bulundu:
“İsrail’in, ısrarlı ve sistematik şekilde sivilleri ve sivil altyapıyı hedef alması insancıl hukukun açık bir ihlalidir. Yine çeşitli sözleşmelerle yasaklanan fosfor bombası gibi silahların da Gazze’de bilhassa sivil nüfus üzerinde yoğun şekilde kullanılması İsrail’in savaş suçu işlediğinin de apaçık delili konumundadır.
‘Kanıt’ kitabında da bugün konuştuğumuz yeni kanıtlar dışında, gerçekten İsrail’in zulümlerine, işlediği soykırım suçuna ilişkin mebzul miktarda görsel ve delil bulmak mümkündür. Bu yüzden de İsrail’in Uluslararası Adalet Divanı’ndaki yargılamasında ‘Kanıt’ kitabındaki delillerin kullanılmasını çok önemsedik, bunun için yoğun çaba sarf ettik. Bugün bizleri hakikat namına gururlandıran bir gelişmeyle, Uluslararası Adalet Divanı’nda Kanıt kitabındaki deliller ve ortaya çıkan yeni delillerin kullanıldığını görüyoruz.”
“İsrail’in dezenformasyon kampanyalarına karşı da duyarsız olmamalıyız”
İsrail’in yaptığı katliamları gizlemek için büyük çaba sarf ettiğini, Gazze’ye, Filistinlilere yönelik vahşetini, barbarlığını normalleştirmek için bizzat devlet eliyle yürütülen kapsamlı bir dezenformasyon politikası sürdürdüğünü aktaran Altun, İsrail’in, katliamlara başladığı ilk günden itibaren dezenformasyonlara da başladığına şahit olunduğunu söyledi.
İsrail’in yaptığı katliamları dezenformatif içeriklerle görünmez kılma gayretinde olduğunu belirten Altun, şöyle devam etti:
“Nasıl ki İsrail’in normalleştirmeye çalıştığı vahşiliklerine, barbarlıklarına ve soykırım girişimlerine karşı duyarsız kalmamamız gerekiyorsa, aynı şekilde İsrail’in dezenformasyon kampanyalarına karşı da duyarsız olmamamız gerekiyor. Eğer duyarsızlaşırsak, hakikatin ve doğruların yerini yalanlar ve kurgu haberler alır. Eğer duyarsızlaşırsak, İsrail’in suçlarını normalleştirmiş, cezalandırılmasının da önüne geçmiş oluruz.
Türkiye Cumhuriyeti İletişim Başkanlığı olarak, duyarsızlığa, unutkanlığa ve dezenformasyona karşı ilk günden itibaren teyakkuz halinde olmayı görev bildik. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘daha adil bir dünya mümkündür’ şiarını esas alarak, hakikat bayrağını dalgalandırmayı en önemli misyonumuz olarak bildik, bilmeye de devam ediyoruz.”
“Dezenformasyonla Mücadele Merkezimiz İsrail’in 200’e yakın dezenformasyonu deşifre etti”
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı bünyesindeki Dezenformasyonla Mücadele Merkezinin İsrail’in dezenformasyonlarını, yalanlarını tek tek tespit ettiğini, uluslararası kamuoyuyla doğruları paylaştığını anlatan Altun, “Dezenformasyonla Mücadele Merkezimiz 7 Ekim’den bugüne kadar İsrail’in 200’e yakın dezenformasyonu deşifre etti.” ifadesini kullandı.
Gazze’deki el-Ehli Baptist Hastanesi bombalandığında İsrailli yetkililer, İsrailli medya kuruluşları ve sosyal medya kullanıcılarının “Saldırıyı İsrail değil Hamas yaptı” yalanını ortaya attığını ama Dezenformasyonla Mücadele Merkezinin iddiayla beraber paylaşılan görüntülerin 2022 yılına ait olduğunu saptadığını anımsatan Altun, “Merkezimiz ayrıca İsrail Başbakanının eski dijital medya sorumlusu olan şahsın, İsrail ordusunun Gazze’de hastane bombaladığına ilişkin önce adeta zafer paylaşımı yaptığını, bir süre sonra bu paylaşımını silerek saldırının Hamas tarafından yapıldığına ilişkin ikinci bir paylaşım yaptığını ortaya çıkardı.” diye konuştu.
İfşa edilen dezenformasyonların İsrail vahşetinin yanı sıra zihniyetini de göstermesi bakımından ibretlik olduğunu dile getiren Altun, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“İsrail, Gazze’de canlı insanların Hamas tarafından kefenlenerek ölü taklidi yaptırıldığını öne sürdü, bunu uluslararası medyada işledi. Gazze’de bugün ne yazık ki ölü sayısı 30 bine dayanmış durumda ve bunlar içinde masum çocuklar, kadınlar, masum insanlar var. ve hal böyleyken İsrailli yetkililer utanmadan böyle bir iddiayı ortaya attı.
Peki doğrusu neydi? Doğrusunu ifşa ettik. İddiaya konu görüntülerin, geçtiğimiz yıl 19 Ağustos’ta sosyal medya platformlarında paylaşıldığı belirlendi. Görseller Malezya’da bir camide verilen cenaze işlemleri eğitimine aitti. Bu görsellerin, ‘Gazze’de canlı insanlar kefenlenerek ölü taklidi yaptırılıyor’ iddiasıyla paylaşılması esasında İsrail’in hakikati çarpıtmakta sınır tanımadığını ve hakikat karşısında elinin ne kadar da zayıf olduğunu gösterdi.”
“2023’te öldürülen gazetecilerin yüzde 75’i Gazze’de can verdi”
Altun, İsrail’in bölgede hakikati duyurmaya çalışan gazetecileri de doğrudan hedef alıp katlettiğini anımsatarak, “2023’te öldürülen gazetecilerin yüzde 75’inin Gazze’de can vermiş olması tesadüf olamaz. Bugüne kadar 130 gazeteci görevleri başında, orada olanı biteni, hakikati dünyaya duyurmak için görev yaptıkları esnada İsrail tarafından katledildi. Anadolu Ajansı kameramanı Muntasır es-Savvaf da onlar arasındaydı. Allah hepsine gani gani rahmet eylesin.” dedi.
İsrail’in hakikati perdelemeye, gerçeği tahrif etmeye yönelik faaliyetlerinin başarısızlığa uğraması için ellerinden geleni yapmaya devam edeceklerinin altını çizen Altun, “Bugün ne yazık ki Batı medyasının hatırı sayılır bir kısmı, İsrail’in yaptığı katliamları görünmez kılmaya çalışmak için yoğun bir çaba gösteriyor. Batılı medya organlarının birçoğunda yaşanan çatışmalar İsrail’in bakış açısı ile aktarılıyor, Gazze’de yaşanan trajedi ve soykırım gizlenmeye çalışılıyor.” değerlendirmesinde bulundu.
“Zalim, görünmez kılınmaya çalışılıyor”
Yaşanan trajediyi gizlemek ve İsrail’in yaptığı soykırımı örtbas etmek için bu medya organlarının farklı strateji ve taktikler uyguladığını, her şeyden önce ayrıştırıcı bir dil kullandığını belirten Altun, şunları kaydetti:
“Bu tür medya organlarında, Filistin halkı küresel çapta ‘yabancı’, ‘öteki’ ve ‘geri kalmış’ bir topluluk olarak lanse edilirken, İsrailliler ‘ilerici’, ‘modern’ ve ‘Batılı’ bir toplum olarak tasvir edilmektedir. İsraillilerin ölümleri İngilizce manşetlerde ‘cinayete kurban gitti’ şeklinde yer bulurken, Gazze’de katledilen yerel halk için sadece ‘öldü’ ibaresi kullanılmakta ve katil gizlenmeye çalışılmaktadır. Ne yazık ki Filistinliler bu şekilde haberlerde, Batılı medya organlarında ‘insani vasfı olmayan varlıklar’ gibi tanıtılmaktadır. Böylelikle bu haberleri okuyanların mazlumla özdeşlik kurması engellenmeye çalışılmakta, zalim görünmez kılınmaya çalışılmaktadır. Böylece Filistinli kardeşlerimiz daha fazla zulme tabi tutulmaya ve yalnızlaştırılmaya çalışılmaktadır.”
İsrail’e destek veren medyanın “tek taraflı habercilik” gibi tehlikeli bir taktiği de kullandığına değinen Altun, Batılı muhabirlerin İsrail vatandaşlarıyla yaptıkları görüşmelere haber saatlerinde herkesin denk geldiğini, söyleşi yapılan kişilerin izleyicilere “kurbanlar” olarak yansıtıldığını vurguladı.
Altun, bu anlatılarda Filistinlilerin 75 yıldır çektiği zulümlerden asla bahsedilmediğine vurgu yaparak, “Aksine, ne zaman İsrail devleti insanların evlerini, hastaneleri ve okulları bombalasa, bu vahşet İsrail’in sözüm ona ‘kendini savunma hakkı’ olarak lanse edilir. Ama özgürlüğü uğruna, bu istilacılara karşı direnen Filistinlilerin yaptığı herhangi bir eylem anında ‘terörizm’ damgası ile kitlelere servis edilir. Bunlar rastgele yapılan haberler değil, ideolojik saiklerle kurgulanmış stratejilerin uzantısı olarak karşımıza çıkan söylem ve anlatılardır.” şeklinde konuştu.
“Haber kurumlarımızın hakikat mücadelesi son derece önemli”
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
“İsrail’in pervasızca giriştiği soykırım faaliyetleri ve bu faaliyetler karşısında Batı medyasının büyük bir kısmının içinde olduğu işbirlikçi tavır, Anadolu Ajansı başta olmak üzere haber kurumlarımızın hakikat mücadelesi yolundaki faaliyetlerini daha önemli, stratejik hale getirmektedir.
Hem yaşanan trajediyi belgeleyen hem de uluslararası medyaya insani ve mesleki anlamda örnek teşkil bu faaliyetler, büyük bir takdiri hak etmektedir. ‘Gazze’de Soykırım: Yeni Kanıtlar’ paneli bu bağlamda bir çabaya hizmet etmektedir. Kanıt kitabı, kitaba eklenen yeni kanıtlar, devamında gelecek olan Tanık ve Sanık kitapları da bu kıymetli çabaya hizmet etmektedir ve hak, hakikat mücadelemizin apaçık bir örneğidir. Büyük emeklerle karşımıza çıkan bu değerli çalışmalar ve bu önemli panel için emeği geçen bütün arkadaşlarımı canıgönülden tebrik ediyor, yürekten kutluyorum. Serdar Karagöz başta olmak üzere Anadolu Ajansının bütün çalışanlarını tebrik ediyorum. Hakkın, hakikatin kazanacağı, zulme galebe çalacağı daha adil bir dünya için çalışmaya, çabalamaya el birliğiyle devam edeceğiz.”
Moderatörlüğünü AA Görsel Haberler Direktörü Fırat Yurdakul’un yaptığı panel, uzmanların konuşmalarıyla devam etti.
]]>UAD’nin, İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarındaki uygulamalarının hukuki sonuçlarına ilişkin vereceği danışma görüşü için 52 ülke ve 3 uluslararası kuruluşun sunumları dün Filistin’in beyanı ile başladı.
UAD’deki Filistin heyetinde yer alan Filistin Dışişleri Bakan Yardımcıları Ömer Avadallah ve Ammar Hijazi, AA muhabirinin sorularını yanıtladı.
Avadallah, danışma görüşüyle İsrail’in Filistin halkına karşı uyguladığı bu hukuksuzluğun sona erdirilmesinin amaçlandığını belirterek, “Bugün duyduklarımızın ileride yapılacak pek çok işlemin başlangıcı olacağına inanıyoruz. Üç uluslararası örgütün de aralarında bulunduğu 50’den fazla ülke bu tarihi sürece katılacak.” dedi.
“Adaletin yerini bulacağına inanıyoruz”
Avadallah, İsrail’in 75 yılı aşkın süredir hiçbir uluslararası mahkemede hesap vermediğini anımsattı.
Uluslararası toplumun İsrail’e karşı sessizliği karşısında Güney Afrika’nın da soykırım davasıyla harekete geçtiğini kaydeden Avadallah, “İki hafta önce burada, İsrail’in işlediği soykırım davasına ilişkin sunumunu takip ediyorduk. İsrail’in Gazze’de soykırım yaptığını görüyoruz. İsrail işgali olan bu yasa dışı olgunun sona erdirilmesi için tüm uluslararası topluma ve Uluslararası Adalet Divanına sorumluluk düştüğüne inanıyoruz.” diye konuştu.
Gazze’de 7 Ekim’de başlayan saldırıların ardından Divan’a yeni beyanda bulunduklarını anlatan Avadallah, sözlerini şöyle sürdürdü:
“İkinci beyanımızı Gazze’deki halkımıza yönelik saldırganlığın yoğun bir şekilde başladığı 25 Ekim’de sunduk. İsrail’in saldırganlığı 75 yılı aşkın bir süredir devam ediyor ve halkımıza karşı bir soykırım işleniyor. Bu nedenle İsrail’in halkımıza karşı işlediği tüm bu soykırım unsurlarına yer verdik ve uluslararası toplumun eylemsizliğinin İsrail’in bu soykırım suçunu işlemesine neden olduğunu söyledik.”
“İsrail hiçbir zaman uluslararası toplumun çağrılarına cevap vermedi”
Avadallah, Divan’ın görüşünün, İsrail’in yanı sıra üçüncü devletler açısından da önemli olduğunu vurgulayarak, “İsrail hiçbir zaman uluslararası toplumun çağrılarına cevap vermedi ve uluslararası hukuktaki yükümlülüklerine riayet etmedi. Uluslararası Adalet Divanının önüne koyduğumuz bu meseleyle İsrail’in, Filistin’deki yasa dışı işgalini ortadan kaldırmaya yönelik üçüncü devletlerin, uluslararası toplumun ve aynı zamanda uluslararası örgütlerin yükümlülüklerini yerine getirme zorunluluğunun teyit edileceğine inanıyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.
Danışma görüşünün ardından, burada belirlenen hususların uygulanması ve hayata geçirilmesine yönelik çalışmalara başlayacaklarını söyleyen Avadallah, “BM Genel Kurulu, İnsan Hakları Konseyi ya da ikili ilişkiler gibi mevcut tüm mekanizmaları kullanarak, İsrail’in hesap vermesini, devletlerden sorumluluklarını üstlenmelerini, Filistin halkına yönelik saldırganlığında İsrail’e yardım etmemelerini ve destek vermemelerini isteyeceğiz.” dedi.
“Devletler bu meselenin uluslararası hukuk çerçevesinde çözülmesini istiyor”
Çok Taraflı İlişkilerden Sorumlu Bakan Yardımcısı Hijazi, uluslararası toplumun Filistin meselesine gösterdiği ilginin “eşi benzeri görülmemiş bir durum” olduğunu belirterek, “Duruşmalara ilk defa birçok devlet katılıyor. Bu devletlerin çoğu uluslararası hukuku destekliyor ve uygulanmasını istiyor. Bu da gösteriyor ki devletler, bu meselenin bir an evvel uluslararası hukuk ve uluslararası meşruiyet çerçevesinde çözülmesini istiyor.” diye konuştu.
Hijazi, ABD ve Fiji’nin, İsrail’i destekleyen tutumlarını eleştirerek, “Uluslararası toplum, burada uluslararası hukuku ve uluslararası hukuka dayalı sistemi korumak ve bununla bağlantılı olan Filistin sorununu çözmek için yoğun ilgi gösteriyor. Bu ilkelerle uyumlu olmayan ve Divan’dan Filistin lehine bir görüş vermemesini isteyen az sayıda ülke de var. Ancak bunlar, ne yazık ki her zaman İsrail’i koruyan ve destekleyen birkaç ülke. Onlar uluslararası hukuktan yana değiller, uluslararası meşruiyetten ve BM kararından yana değiller.” değerlendirmesinde bulundu.
“Filistin’in kendi kaderini tayin hakkı inkar edilmiyor”
Hijazi, danışma görüşüne katılan devletlerin, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkına, Filistin’in bağımsızlığına ve devlet olma hakkına karşı çıkmadığına işaret etti.
İsrail’in yazılı beyanında, Filistin’in bağımsızlığına ve devlet olma hakkına değinmediğini anlatan Hijazi, “Bunlar hiçbir zaman itiraz edilmemiş temel konulardır. İsrail’in sunumu bile bu konuya girmemiş, sadece Divan’ın bu konuda görüş vermek için yargı yetkisi olmadığını ima ediyor.” dedi.
Hijazi, İsrail’in sözlü beyanda bulunan devletler arasında yer almamasına ilişkin, “Sömürgecilik, apartheid ve uluslararası hukuk ihlallerinin meşruiyetini nasıl tartışabilirsiniz?” diyerek İsrail’in duruşmalara katılması durumunda kendini savunmasının zor olduğunu vurguladı.
BM Genel Kurulu, Uluslararası Adalet Divanından görüş istemişti
BM Genel Kurulu 30 Aralık 2022 tarihli kararında UAD’den, Divan Statüsü’nün 65. maddesine dayanarak 1967’deki savaştan bu yana İsrail’in Filistin’deki işgalinin hukuki neticelerine ilişkin iki soru yöneltti.
BM Genel Kurulunun Divan’a yönelttiği sorular şu şekilde:
“1- İsrail’in, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını sürekli olarak ihlal etmesinin, işgali sürdürmesinin, 1967’den bu yana Filistin topraklarındaki yerleşim ve ilhak faaliyetlerinin, Kudüs’ün demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeye yönelik faaliyetlerinin ve ilgili ayrımcı mevzuat ve tedbirleri kabul etmesinin hukuki sonuçları nelerdir?
2- İsrail’in, ilk soruda belirtilen uygulamaları, işgalin hukuki statüsünü nasıl etkilemektedir ve bu durumun tüm devletler ve Birleşmiş Milletler için doğurduğu hukuki sonuçlar nelerdir?”
Danışma görüşü talebi 17 Ocak 2023’te BM Genel Sekreteri tarafından UAD’ye ulaştırılırken Divan, BM üyesi devletlere ve Filistin’e, danışma görüşü istenen sorular hakkında yazılı ve sözlü beyanda bulunma haklarına ilişkin bildirim yaptı.
Danışma görüşünün etkisi nedir?
UAD’nin verdiği danışma görüşleri her ne kadar bağlayıcı olmasa da birçok devlet ve kuruluş tarafından dikkate alındığı ve verilen görüşe uygun hareket edildiği belirtiliyor.
Divan’ın, İsrail’in Filistin topraklarında inşa ettiği duvara dair 2004’te verdiği danışma görüşünde, duvarın hukuka aykırı olduğunu tespit etmesinin ardından birçok devlet ve şirketin, söz konusu duvarın inşasına katkı sunmaktan imtina etmesi, İsrail’e sattıkları inşaat malzemelerinin duvarın yapımında kullanılmaması şartı koşması dikkati çekiyor.
Yine UAD’nin 22 Temmuz 2010’da, uluslararası hukukta bir devletin tek taraflı olarak bağımsızlık ilan etmesinin yasaklanmadığı yönünde verdiği danışma görüşünün ardından, Kosova’nın bağımsızlığının meşruiyeti arttı ve bağımsızlığını tanıyan devlet sayısı çoğaldı.
UAD’nin görüşünün, işgalin uluslararası hukuka aykırı olduğu yönünde olması durumunda, bunun İsrail ve diğer ülkeler açısından getirdiği sonuçları da tespit etmesiyle, İsrail üzerindeki baskının artması ve ona açıkça destek veren ülkelerin uluslararası toplum tarafından tutumlarını gözden geçirmeye zorlanmaları muhtemel.
]]>***
Yakın dönemde Güney Afrika, İsrail aleyhine Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin hükümlerine dayanarak Uluslararası Adalet Divanına (UAD) başvuruda bulundu. 29 Aralık 2023 tarihinde yapılan bu başvurudan kısa bir süre sonra, talep edilen geçici tedbirlere ilişkin duruşmalar ivedilikle yapıldı. Hemen birkaç hafta içinde de UAD tarafından geçici tedbir niteliğindeki kararlar açıklandı. Bununla birlikte dosya nihai olarak kapanmış değil. Geçici tedbirlerin dışında davanın esas konusuna ilişkin duruşmalar ilerleyen dönemde yapılacak. İsrail’in fiillerinin soykırım kapsamında kabul edilip edilemeyeceğine ilişkin yargılama sürecinin yakında başlaması bekleniyor. Nihai olarak soykırımın varlığına ilişkin kararın ise uzun bir sürece yayılacak duruşmalardan sonra çıkması muhtemel. Bahsedilen gelişmelere bağlı olarak gündem bu dava ile meşgul oluyor.
UAD nezdinde İsrail’in taraf olduğu bir başka dosya daha mevcut. Bu dosya, Güney Afrika tarafından açılan ve İsrail’in 7 Ekim sonrasında Gazze’de yürüttüğü askeri harekatın soykırım niteliğinde olduğu iddiasını taşıyan davadan konu itibarıyla farklılık gösteriyor. UAD, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun talebine uygun olarak Kudüs’ün durumu ve İsrail’in, Filistinlilerin kendi kaderini tayin etme hakkını ihlalinin ve işgalinin hukuki sonuçları üzerine bir danışma görüşü yayımlayacak. Bu kapsamda 19 ve 26 Şubat 2024 tarihleri arasındaki duruşmalarda 52 devlet ve 3 uluslararası kuruluş sözlü beyan sunacak. Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı ihtiyati tedbir talepli ve soykırım konulu davanın aksine hiçbir ülke danışma görüşü talebine öncülük etmiyor.
BM Genel Kurulunun danışma görüşü talebi
BM Genel Kurulunun 30 Aralık 2022 tarihinde gerçekleştirdiği genel kurul toplantısında “Doğu Kudüs Dahil Olmak Üzere İşgal Altındaki Filistin Topraklarında Filistin Halkının İnsan Haklarını Etkileyen İsrail Uygulamaları” isimli bir karar alınarak UAD’den Doğu Kudüs’ün durumu ve İsrail’in işgalinin doğurduğu hukuki sonuçların tespit edilmesine yönelik danışma görüşü talep edildi. Mevzuata uygun olarak, söz konusu talep akabinde UAD, ilk olarak İsrail’in Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını ihlal etmeye devam etmesi gibi hususların hukuki sonuçlarına ilişkin görüşünü açıklayacak. Divan, İsrail’in kutsal şehir Kudüs’ün nüfus yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeye yönelik tedbirler de dahil olmak üzere 1967’den bu yana işgal altında tuttuğu Filistin topraklarını uzun süreli işgal ve ilhak etmesi ve ayrımcı mevzuatı benimsemesi hususlarında da görüş beyan edecek. Danışma görüşü ayrıca İsrail’in politika ve uygulamalarının işgalin hukuki statüsüne etkileri ve oluşan fiili durumun diğer devletler ve Birleşmiş Milletler (BM) için doğurduğu hukuki sonuçlara yönelik değerlendirmeler de içerecek.
-Türkiye de sürece müdahil oldu
Mahkemenin 3 Şubat 2023 tarihli kararı ile yazılı beyanların sunulması için 25 Temmuz 2023 tarihine kadar süre verildi. Bu süre içerisinde mahkemeye devletlerden ve yetkilendirilen uluslararası kuruluşlardan 55 yazılı beyan sunuldu. Ayrıca istisnai olarak 2 ülkenin beyanlarını geç iletmesine izin verildi. Böylece dosyaya 57 yazılı beyanın sunulduğu görülüyor ki bu katılım açısından oldukça yüksek bir rakam. Türkiye de dosyaya müdahil olmuş vaziyette. Üstelik dosyaya yazılı beyanda bulunan ilk ülke. Türkiye’den sonra diğer devletler ve kuruluşlardan da yazılı beyanlar dosyaya sunuldu. Ayrıca son aşamada, sunulan beyanlara ilişkin diğer bazı devletler de beyanda bulundu. Bununla birlikte yazılı beyanlar henüz kamuya açık değil. Bu sebeple beyanların içeriği hakkında değerlendirme yapmak mümkün gözükmüyor. Usule uygun olarak, yazılı beyanların sözlü beyanların sunulması aşamasında veya sonrasında kamuoyuyla paylaşılması bekleniyor. Yazılı beyanların bitmesiyle birlikte sözlü beyanlara ilişkin takvim geçen günlerde açıklandı. Bu takvime göre, 19 ve 26 Şubat 2024 tarihleri arasında onlarca devlet heyeti ve 3 uluslararası kuruluş temsilcisi BM Genel Kurulunun danışma görüşü talebine ilişkin sözlü beyanlarda bulunacak. Türkiye’den katılan heyet de 26 Şubat 2024 tarihinde kendilerine ayrılan yarım saatlik süre içinde sözlü beyanlarını sunacak.
Muhtemel gelişmeler ve sürecin önemi
Duruşmalarda Türkiye Dışişleri Bakanlığına bağlı heyetin genel olarak 1967 tarihinden itibaren İsrail’in eylemlerinin uluslararası hukuku ihlal eden boyutunu ön plana çıkarması bekleniyor. Bir başka tabirle heyet, dahil olduğu dosya kapsamında İsrail’in geçmişe dönük olarak 56 yıllık insan hakları ihlallerini gündeme taşıyacak. Bu kapsamda Kudüs ve Batı Şeria bölgesindeki ihlaller ön plana çıkarılacak. Gazze’de yaşanan olaylar ayrı bir davanın konusu olduğu için gündeme doğrudan gelmesi beklenmiyor. Bu yöndeki sözlü beyanlara, İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi kuruluşların verilerinin eşlik etmesi muhtemel. 2004 senesinde UAD benzer bir talep neticesinde yayımladığı danışma görüşünde İsrail’in işgal ettiği topraklarda duvar inşasını uluslararası hukuka aykırı bulmuştu. Buna benzer şekilde, aynı gerekçelerle sözlü beyanlardan sonra yine İsrail aleyhine bir danışma görüşünün yayımlanması bekleniyor. UAD tarafından verilecek danışma görüşü bağlayıcı nitelikte değil. Bununla birlikte, dosyanın soykırım davasıyla eş zamanlı ilerlemesi önemli. Ayrıca danışma görüşünün alelade bir mahkeme tarafından değil, BM yargı organı tarafından verileceği de hatırlanmalı. Bu durum danışma görüşünün değerini artıracaktır. Bu sebeple istişari nitelikteki bir kararın dahi hukuki ve siyasi olarak değer taşıması muhtemel. Ayrıca İsrail’in onlarca yılı aşan insan hakları pratiği karnesinin ilk defa bu kadar devletin katılımıyla değerlendirmeye açılması da önem taşıyor.
[Dr. Abdullah Musab Şahin İstanbul Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesidir.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
]]>Avrupa’nın en eski şarkı yarışması olan Sanremo Müzik Festivali’nin 10 Şubat’taki finalinde Tunus asıllı İtalyan rapçi Ghali Amdouni’nin “Soykırımı durdurun” çağrısı yapmasına, İsrail’in Roma Büyükelçisi Alon Bar’ın tepki göstermesi ve bunun üzerine RAI Üst Yöneticisi Roberto Sergio’nun da İsrail’in yanında tutum almasına yönelik tepkiler sürüyor.
Başkent Roma’da Mazzini Caddesi’ndeki RAI Genel Merkezi önünde toplanan yaklaşık 4 bin kişi, ellerindeki Filistin bayrakları ve dövizlerle hem İsrail’in Gazze’ye saldırılarını hem de RAI yönetiminin tutumunu protesto etti.
Mitingde yapılan konuşmalarda, İsrail’in Gazze’de soykırım yaptığı belirtilirken, RAI kanalı kamu yayıncılığı yapmaya davet edilerek Filistin’de yaşananlara bültenlerinde “yeterli” süre vermemesi sebebiyle eleştirildi.
Gösteride, “Benim adıma değil”, “Bizi sansürlemeyin”, “Ateşkes”, “Bütün gözler Refah’ta”, “Özgür Filistin” ve “Soykırımı durdurun” yazılı dövizler dikkati çekti.
Mitingde göstericiler, RAI yönetimine yönelik sık sık “Utanın” ve “İstifa, istifa”, İsrail’e yönelik “Soykırım yapmayı kesin” şeklinde slogan attı.
Bir göstericinin de RAI Genel Merkezi önündeki yola sprey boya ile “Özgür Filistin” yazdığı görüldü.
Roma’da RAI önündeki protestoya katılan soyadını açıklamak istemeyen Davide, “RAI’den kesinlikle hiçbir şey beklemiyorum maalesef. Hem İsrail hem Filistin’den bahsettiklerinde eşitlik olmasını arzu ederim. RAI’de ne yazık ki sadece İsrail’den bahsediliyor.” dedi.
Davide, RAI’deki bülten ve programlarda sadece 7 Ekim’de olanların konuşulduğuna dikkati çekerek, “7 Ekim’den bu yana her gün aralıksız bir kıyım yaşanıyor ki Filistin halkı yıllardır bununla karşı karşıya. Bu 7 Ekim’de başlayan bir mesele değil, en az 50 yıldır süren bir mesele. Ne yazık ki RAI, Filistin’de yaşananları gizliyor.” diye konuştu.
Gazze’de yaşananlarla ilgili ne düşündüğü de sorulan Davide, “Bence hemen ateşkes olmalı. Ancak bu tek başına yeterli olmayacaktır. (İsrail) İşgal altındaki topraklardan mutlaka çekilmeli. Bir adım değil, 100 adım geri atmalılar. Ama maalesef (İsrail Başbakanı Binyamin) Netanyahu orada olduğu sürece orada bu olmayacak, bunu biliyoruz. İtalya’nın bunu anlamasını, hükümetin anlamasını ve tıpkı ABD’dekilerin yapmayı düşündüğü gibi geri adım atmasını umuyoruz.” yanıtını verdi.
Öte yandan, başkent dışında kuzeydeki Torino ve Trieste kentlerinden güneydeki Palermo’ya kadar pek çok şehirde RAI kanalının İsrail yanlısı tutum almasına yönelik protestolar devam etti.
İtalyan ANSA ajansının haberine göre, yaklaşık 2 bin kişinin katıldığı Torino’daki yürüyüş sırasında Başbakan Giorgia Meloni ile İsrailli mevkidaşı Netanyahu’nun el sıkıştığı bir fotoğraf karesi de ateşe verildi.
Verona kentindeki yürüyüşte polis göstericilere copla müdahale etti
Ülkenin kuzeyindeki Verona kentinde düzenlenen yürüyüşte, Filistin destekçileri, “Soykırımı durdurun” çağrısıyla İsrail’in Gazze’ye saldırılarını protesto etti.
Ellerine sürdükleri kırmızı boyalarla Gazze’de katliam yaşandığına dikkati çeken göstericiler, İsrail’in saldırılarını protesto etti.
Göstericiler, kentteki silah fuarına yürümek isteyince zaman zaman güvenlik güçleriyle karşı karşıya geldi ve arbede yaşandı.
Arbedeler sırasında güvenlik güçleri göstericilere copla müdahalede bulundu.
Bu arada, dün Roma’nın ortasından geçen Tiber nehrindeki bir köprüye, üzerinde karpuz dilimi yiyen Netanyahu resmi bulunan ve altında “Soykırımı durdurun” yazan büyük bir pankart asıldı.
]]>Erbaş, Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nde kıldığı cuma namazının ardından farklı ülkelerden İslam alimlerinin de katılımıyla İsrail’in abluka altındaki Gazze ve Gazze Şeridi’nin güneyinde yer alan Refah kentine düzenlediği saldırılara ilişkin basın açıklamasında bulundu.
Erzincan’ın İliç ilçesindeki altın madeni sahasındaki toprak kaymasına değinerek sözlerine başlayan Erbaş, toprak altında kalan işçilere bir an önce ulaşılması için Allah’tan yardım niyazında bulunarak, millete “geçmiş olsun” dileklerini iletti.
Filistin’deki katliama tepkilerini ifade etmek için bir arada olduklarını belirten Erbaş, İslam dünyasının farklı ülkelerinden ve Türkiye’den alimlerle Ayasofya-i Kebir Camii’nin önünden tüm dünyaya seslendiklerini söyledi.
Prof. Dr. Erbaş, işgalci İsrail’in 7 Ekim 2023’te Gazze’ye yönelik başlattığı, hiçbir insani, vicdani ve hukuki temeli olmayan saldırıların pervasızca devam ettiğine dikkati çekerek, İsrail’in uluslararası mahkeme kararlarını hiç umursamadığını ve bütün dünyanın gözü önünde çok büyük bir katliam ve soykırım suçu işlediğini hatırlattı.
Masum insanlara karşı işlenen katliam ve soykırıma destek veren birtakım güç merkezlerinin, “katiller sürüsünü” daha da cesaretlendirdiğini belirten Erbaş, “Şimdi de gözü dönmüş caniler, yüz binlerce insanın sığındığı ve güvenli bölge ilan edilen Refah şehrine saldırmaktadır. Bu da İsrail’in insanlık düşmanı ve saldırganlık üzerine kurulu gerçek karakterini ve azgınlığını en açık şekilde ortaya koymaktadır. Siyonist İsrail’in, Gazze’ye ve yüz binlerce masum insanın sığınağı olan Refah şehrine yönelik saldırıları derhal durdurulmalıdır. Refah Sınır Kapısı’ndan insani yardımın girmesi derhal sağlanmalı; elektrik ve su başta olmak üzere en temel ihtiyaçların Gazze’ye ulaştırılabilmesi ve yaralıların çevre ülkelerdeki hastanelere nakledilebilmesi için gerekli tedbirler alınmalıdır.” diye konuştu.
“Bu katliama karşı çıkmak, herkes için insan olmanın bir gereğidir”
İsrail’in yaptıklarının “savaş suçu” olarak değerlendirilmesi gerektiğini kaydeden Erbaş, “Başta Gazze olmak üzere Filistin halkının yurtlarından çıkarılması, topraklarının işgal edilmesi asla kabul edilemez. Gazze halkının bu ahlaksız işgal ve istila girişimine karşı verdiği mücadele dinen ve uluslararası hukuk açısından meşrudur. Her bakımdan desteklenmesi ümmetin üzerine farzdır. Zalim İsrail’in karşısında, mazlum Filistinlilerin yanında yer almak herkes için insani ve vicdani bir sorumluluktur. Gazze halkının yalnız bırakılması insanlık adına büyük bir utançtır ve tarihin affetmeyeceği bir davranıştır. Dolayısıyla Filistin’i ve mazlumları korumak için ne yapılması gerekiyorsa derhal yapılmalıdır.” ifadelerini kullandı.
Erbaş, Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de Nisa suresinin 75. ayetinde “Ey müminler. Size ne oldu da ‘Rabb’imiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip, bir yardımcı gönder.’ diyen mazlum erkekler, kadınlar ve çocuklar için Allah yolunda mücadele etmiyorsunuz?” buyurduğunu hatırlatarak, sözlerine şöyle devam etti:
“Gazze başta olmak üzere dünyanın neresinde olursa olsun masum insanlara karşı işlenen zulüm ve işkenceyi durdurmak için gayret göstermek, maddi manevi elinden geleni yapmak her bir Müslümanın insani, vicdani ve dini görevidir. Gazze’de yaşanan vahşet ve soykırım, sadece Müslümanların değil bütün insanlığın ortak sorunudur. Bu katliam, esasen tüm insanlığa karşı işlenmiş bir cinayettir. Buna karşı çıkmak, herkes için insan olmanın bir gereğidir.”
“Filistin, Gazze, Kudüs Müslüman yurdudur ve ilelebet öyle kalacaktır”
İsrail’in, dünyanın huzur ve barışı, insanlığın geleceği için büyük tehdit ve tehlike haline geldiğine işaret eden Erbaş, “Bu vahşet durdurulmadığı takdirde sadece Gazze’de değil, daha geniş bir coğrafyada daha büyük trajedilerin yaşanması kaçınılmazdır. Uluslararası kamuoyu ve kuruluşlar, bu insanlık dışı işgali durdurmak için gereken önlemleri mutlaka ve derhal hayata geçirmelidir. Bu minvalde İsrail savaş suçlusu ilan edilmeli ve Gazze’de hak, hukuk ve adalete uymayan saldırıları sebebiyle zalimlere hesap sorulmalıdır. Siyonist İsrail şunu bilmelidir ki dinen ve aklen hiçbir geçerliliği ve gerçekliği olmayan arz-ı mevud hayallerine asla ulaşamayacaktır.” diye konuştu.
Prof. Dr. Erbaş, tarihte hiçbir zalimin insanların canına, malına, yurduna, yuvasına kastederek emellerine ulaşamadığını belirterek, “Nasıl ki geçmişte Hazreti Musa ve yolundan gidenlere yaptıkları zulüm, zalim Firavun’un sonunu getirdiyse, Gazze’de, Filistin’de döktüğü kan da zalim İsrail’in sonunu getirecektir. Müslümanlar başta olmak üzere onurunu ve vicdanını kaybetmemiş insanlık, siyonizmin kirli planlarına karşı dimdik ayakta durmalıdır. Filistin, Gazze, Kudüs Müslüman yurdudur ve ilelebet öyle kalacaktır.” değerlendirmesini yaptı.
Haksızlık ve zulme karşı sivil protestolara, boykotlara devam edilmesinin önemini vurgulayan Erbaş, şunları kaydetti:
“Bu yüzden İsrail’in Filistin’e yönelik saldırılarına karşı dünyanın dört bir yanında gösteri yapan fikri hür, vicdanı hür, cesur insanlara İstanbul’dan en kalbi hürmet ve muhabbetlerimizi gönderiyoruz. Bilinmelidir ki bugün zalimin karşısında durmazsak ve haksız bir şekilde yurtlarından edilmek istenen, katliamlara maruz kalan Filistinli kardeşlerimize yardım etmezsek, bu ateş mutlaka bize de dokunacaktır. Dünyanın herkes için yaşanabilir bir yer olabilmesi, iyilerin cesaretine bağlıdır. Bu sebeple insanlığın onurunu kurtarmak için bütün farklılıklarımızı bir kenara bırakarak haksızlık ve zulüm karşısında tek yürek, tek vücut olalım. İnanıyoruz ki nihai zafer mutlaka iyilerin ve inananların olacaktır ve zafer yakındır.”
Basın açıklamasına eski Diyanet İşleri Başkanları Prof. Dr. Mehmet Görmez ve Dr. Tayyar Altıkulaç ile İstanbul İl Müftüsü Prof. Dr. Safi Arpaguş, İslam Araştırmaları Merkezi Başkanı Prof. Dr. Mürteza Bedir ve 29 Mayıs Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Sinanoğlu ile farklı ülkelerden gelen İslam alimleri, akademisyenler, Uluslararası Müslüman Alimler Derneği (UMAD) üyeleri ve bazı sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri de katıldı.
]]>Valday Uluslararası Tartışma Kulübünce düzenlenen konferansa, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Filistin Sosyal Kalkınma Bakanı Ahmed El-Mecdelani, Rusya ve Türkiye dahil çeşitli ülkelerden Orta Doğu uzmanları katıldı.
Konferansta konuşan Rusya Bilimler Akademisi Doğu Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Vitaliy Naumkin, Orta Doğu’da Filistin meselesinin en önemli konulardan biri olduğunu belirtti.
Söz konusu sorunun küresel güvenliği “olumsuz” etkilediğine işaret eden Naumkin, Orta Doğu’da yaşananların Rusya dahil tüm bölgesel ve küresel güçleri endişelendirdiğini belirterek “Filistin sorununun çözülmemesi, Orta Doğu’da ve tüm dünyada barışın tesis edilmesi için en büyük engel.” dedi.
“Filistin’e karşı savaş ABD ve bazı Batı Avrupa ülkeleri tarafından yürütülüyor”
Filistin Sosyal Kalkınma Bakanı Ahmed El-Mecdelani, Filistin devletinin kurulmasının önemine işaret ederek “Filistin halkı adalet konusunda tatmin edilmezse bölgede ne istikrar ne de refah sağlanır.” değerlendirmesinde bulundu.
İsrail’in Filistin halkına yönelik savaş yürüttüğünü ve uluslararası toplumun buna karşı çıkamadığını belirten Mecdelani, “Mevcut savaş, İsrail’in ABD tarafından bir araç olarak kullanıldığını ispatladı. Filistin’e karşı savaş ABD ve bazı Batı Avrupa ülkeleri tarafından yürütülüyor.” şeklinde konuştu.
“Batı ülkeleri, krizi kışkırtan siyaset izliyor”
Ankara Enstitüsü Araştırma Direktörü Taha Özhan, Filistin meselesinin yıllar boyunca sürdüğünü söyleyerek “Bölge ve Batı ülkelerinin siyasi güvenliği sağlaması gerekiyor. Eğer böyle bir siyaset izlenseydi, bu kriz uzun sürmezdi. Batı ve bazı bölge ülkeleri, söz konusu krizi kışkırtan siyaset izliyor.” dedi.
İsrail’in uluslararası toplumun kararlarını tanımadığını ve bölge ülkelerini dikkate almadığını vurgulayan Özhan, oluşan krizin çıkmaza girdiğini söyledi.
Eski Mısır Dışişleri Bakanı Nabil Fahmi de Filistin halkına saygı duyulmadığını ve bunun “acı verici” olduğunu ifade ederek, “Amerikalılar, İsrail’in eylemlerinden dolayı sorumlu tutulmasına izin vermiyorlar. Filistinliler, gelecekte sadece devletini oluşturmayı değil intikam almayı isteyecek.” değerlendirmesinde bulundu.
Fahmi, Orta Doğu bölgesinde hukukun üstünlüğünün sağlanması gerektiğini belirtti.
“Orta Doğu’daki istikrarsızlığın kaynağı İsrail rejimi”
İran Dışişleri Bakanlığına bağlı Uluslararası İlişkiler Üniversitesi Öğretim Üyesi Mohammad Reza Dehshiri, Orta Doğu bölgesinin istikrarsız olduğunu belirterek, “Orta Doğu’daki istikrarsızlığın kaynağı İsrail rejimi. İsrail rejimi, ayrımcılığa, yayılmacı politikaya ve savaşçı ruha dayanıyor. İsrail, Yahudi halkının Müslümanlar ve Hristiyanlar üzerindeki üstün olduğuna inanarak kibir dolu davranış sergiliyor.” ifadelerini kullandı.
İsrail’in, Filistin devletinin oluşturulmasına karşı çıktığına işaret eden Dehshiri, bu konuyla ilgili Birleşmiş Milletlerin (BM) kararlarına saygı duymadığını kaydetti. Dehshiri, “İsrail, Orta Doğu’daki durumun çözümünde bir engel ve tüm bölge için tehdittir.” yorumunu yaptı.
Dehshiri, ABD’nin İsrail’e askeri destek sağladığını anlatarak, “Bu da Orta Doğu’daki istikrarsızlığın nedenlerinden biridir. Amerikalılar bölgedeki gerginliğin devam etmesini istiyor. Filistinliler, Gazze Şeridi’nde İsrail saldırılarına uğruyor. ABD yönetimi ise İsrail’e uçak, silah ve mühimmat sağlıyor.” dedi.
Mohammad Reza Dehshiri, İsrail’in durdurulması, oluşan durumun da siyasi diplomatik yollarla çözülmesi gerektiğini söyledi.
Körfez Araştırmaları Merkezi Danışmanı Saleh Alhkathlan da Gazze Şeridi’nde sivillerin öldüğünü ve bunun acı verici olduğunu vurguladı.
]]>***
Filistin toprakları kadim yıllardan itibaren bir şiddet ve işgal sarmalının içinde oldu. Bu sürecin modern dünya tarihine karşılık gelen boyutu da 1948’den itibaren bu topraklardaki sistematik İsrail terörü ve işgalidir. Her geçen yıl artan bu işgal süreci, Filistin topraklarının demografik yapısının yanı sıra bölgesel istikrarı da tümüyle yok eden bir duruma doğru evrildi. Bölgede bulunan Filistin halkı topraklarından sürüldü. Topraklarında kalarak direnenler de şiddetin her türlüsüne maruz kalıyor. Filistin halkının işgalci terör devletinin topraklarından çıkartılması için verdikleri mücadele ise tüm insanlığın gözü önünde gerçekleşiyor.
İsrail işgal rejimi, 7 Ekim 2023 itibarıyla Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İngiltere, Fransa, Almanya başta olmak üzere bazı ülkelerden aldığı destekle kontrolsüz ve ölçüsüz bir saldırganlık içine girdi. Bugün işgal ve saldırının geldiği nokta korkunç bir haldedir. İnsanlığın modern dönemlerde ürettiği tüm vicdani ve normatif değerlerin ayaklar altına alındığı, savaş hukuku prensiplerinin devre dışı bırakıldığı bu saldırı tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşiyor. Tüm bu saldırılar ve katliamlar arasında en cüretkarı da gazetecilere ve medya mensuplarına yönelik olanlardır.
İsrail neden bu kadar açık bir katliama yöneldi?
İsrail, 7 Ekim sonrasında içine düştüğü travmatik korku halinin etkisiyle saldırı ve vahşetini korkunç düzeylere ulaştırdı. Savaşın başından itibaren Gazze’deki gazeteciler ve bazı uluslararası medya kuruluşları olağanüstü gayretleriyle bu vahşeti dünyaya duyurmak için muazzam bir çaba ortaya koydu. Neredeyse yaşanan her türlü ihlal ve savaş suçu tüm insanlığa gazeteciler eliyle servis edildi.
İsrail’in yalan üzerine kurulan propaganda makinesi de gazetecilerin muazzam gayretiyle püskürtüldüğü için İsrail “savaşı” propaganda boyutunda da kaybetti. Yani İsrail, propaganda gücünü ve dolayısıyla meşruiyetini tamamen kaybetmesinden gazetecileri sorumlu tutuyor. Bu sebeple de kendince gazetecilere bu sürecin diyetini ödetiyor. Tüm dünya Gazze’de yaşanan süreci fedakar gazetecilerin gayretleriyle tüm şeffaflığıyla izliyor. Ancak tüm normatif değerler gibi basın özgürlüğü ve gazetecinin emek ve yaşam hakkı da İsrail eliyle yok ediliyor.
Gazetecilik mesleği ve gazeteci emeği uluslararası teamüller ve yasal uygulamalar temelinde özel bir anlama ve korunmaya sahiptir. Basın özgürlüğü temelinde ele alınabilecek pek çok küresel ilke ve uygulamadan bahsedilirken bugün 121 gazeteci Gazze’de ve civar sınır bölgelerde bizzat İsrail güvenlik birimlerince katledildi. Görevini yaparken katledilen gazeteciler arasında farklı ülke vatandaşları yanında Filistin vatandaşları da bulunuyor.
İnsanlık tarihinin milatlarından biri olarak görülecek İsrail’in Gazze’ye saldırılarında, İsrail tarafından 121 gazeteci öldürülmesine rağmen uluslararası kuruluşlardan hatırı sayılır bir yaklaşım, tutum ve tavır hala çıkmadı. Sadece ülkemizde Ankara Filistin Dayanışma Platformu ve bünyesinde oluşturulan Diplomasi ve Basın Komisyonu, tarihin hiçbir döneminde bu kadar cüretkar bir hal almayan gazeteci katliamına odaklanarak bir yol haritası çıkardı ve bazı çalışmalar ortaya koydu. Ulusal ve uluslararası düzeyde basın ve medya konusunun tüm taraflarına açık çağrı yapan Ankara Filistin Dayanışma Platformu gazeteci katliamlarına karşı etkin mücadeleye odaklı ve 2 temel hedefle çalışıyor.
Platform, ulus ötesi etkileşimi temin edecek tematik eylemlerde bulunmaya odaklanarak İsrail vahşetinin etkisini ortadan kaldırmaya ve İsrail’in hukuk ve diplomasi nezdinde haksızlığının ifşasına ve yargılanmasına yönelik çalışmalar hedefliyor.
Gazze’deki gazeteci katliamıyla mücadele
Bir stratejik yol haritasıyla hareket eden komisyon devlet ve devlet dışı tüm organizasyonları da bu sürece destek vermeye çağırdı ve ulusal kuruluşlar yanında uluslararası kuruluşların da katkı verdiği çalışmalarda şu ana kadar çok etkili eylemler gerçekleştirdi. Bu eylemlerden ilki 24 Aralık’ta Ankara’da gerçekleşen Büyük Gazze Yürüyüşü’ndeki Gazeteci Korteji oldu. Yüzlerce yerli ve yabancı gazetecinin katıldığı bu devasa yürüyüşte on binler İsrail’in gazetecilere yönelik katliamına “hayır” dedi. Pek çok mülakat ve görüşmeyle ülkemizde bulunan küresel ölçekli kuruluşlarla beraber Gazze’de yaşanan süreç ve özellikle gazeteci katliamı değerlendirildi. Görüşmeler sonucunda geniş bir uzlaşma ve ortak hareket zemini sağlandı. 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü kapsamında, çalışırken katledilen gazeteciler güçlü ve uluslararası bir anma programıyla gündemde tutulmaya çalışıldı. Uluslararası gazetecilere verilen röportaj ve mülakatlarla konunun geniş bir evrende algılanmasına yönelik çalışmalar yapıldı.
Vicdan ve ahlakın iki kahramanı: Anadolu Ajansı ve Al Jazeera
Gazze’de yaşanan süreçte iki önemli yayın kuruluşu Anadolu Ajansının (AA) ve Al Jazeera’nın da tarihi bir misyon üstlendiği görülüyor. Bu iki kuruluş sahada oynadığı etkin tarihi rol sebebiyle İsrail’in saldırılarına uğruyor ve şu ana kadar şehit verdikleri gazetecilerle de aslında tarihi bir sürecin tarafı oldular.
İki kuruluşla yapılan görüşmeler neticesinde ortak iki önemli faaliyet gerçekleştirildi. AA muhabirlerinin sahadaki etkin faaliyetleri sebebiyle neredeyse tüm dünya Gazze’yi AA kadrajından görüyor. AA tarafından çekilen fotoğraflar, tüm dünya medyası tarafından kullanılıyor. AA, İsrail’in yalan makinesini çökertti ve işin bu boyutuyla milletimizin yüz akı konumundadır. Bu sebeple, AA tarafından çekilen ve başta Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) soykırım belgeleri olarak sunulan fotoğraflar olmak üzere “Gazze’de Şahitlik” isimli fotoğraf sergisi düzenleniyor. Bu sergi, gazetecilerin sahada yaşadıkları olağanüstü zorluğun anlatıldığı bir tematik sergi olarak önemli anlamlar taşıyor.
Nasıl katledilen gazetecilerin sesi oluruz?
Açılış programında bizzat fotoğrafların sahiplerinin orada hazır bulunduğu buluşmanın aynı gününde yapılan Uluslararası Gazze’ye Özgürlük Konferansı’nda ise gazeteci katliamı ve İsrail’in basın özgürlüğüne yönelik ihlalleri konuşuldu. Pek çok uluslararası kuruluşun canlı verdiği bu etkinlikler, gazeteci katliamlarını gündemde tutmak açısından çok büyük bir anlam taşıyor.
Fakat bu çalışmalar devam eden gazeteci katliamlarını durdurmaya yetmiyor. Bu sebeple tamamlayıcı diğer çalışmaların da devam etmesi gerekiyor. Bu çerçevede hazırlanan yol haritasında yapılması gereken birçok önemli çalışma bulunuyor. Örneğin, uluslararası katılımlı konferansların “İsrail tarafından katledilen gazeteciler” başlığı ile Avrupa başkentlerine taşınması gerekiyor. Avrupa’da kaybolan ve İsrail’in tekeline giren devlet aklının bizzat Avrupalı gazetecilerle birlikte Avrupa başkentlerinde sorgulanması gerekiyor. Bizzat Avrupalı gazeteci konseylerinin bu sürecin etkin tarafı olarak baskılanması gerekiyor.
Bu konuda artık zaman kaybetmeden İletişim Başkanlığı koordinesinde ve etkin bir biçimde, TRT ve AA marifetiyle nitelikli kamu diplomasisi içerikleri oluşturulmalıdır. Yani belgeseller ve infografiklerle basın şehitlerinin biyografik içerikleri üretilmeli ve bunlar çok dilli bir şekilde uluslararası toplantılara taşınmalıdır. Kısacası güçlü bir kamu diplomasisi hamlesi yapılmalıdır. Ayrıca, “İsrail tarafından katledilen basın mensupları” konusunda davalara mesnet oluşturacak nitelikte, katledilen gazetecilerin biyografileri ve katledilme anlarına yönelik bilgilerin ve görsellerin olduğu raporların ve kitapların kaleme alınması gerekiyor.
Ülkemizin yanı sıra yurt dışında da şehirlerin merkezi noktalarında sivil partnerler eliyle katledilen gazeteciler konusunda anma programları gerçekleştirilmesi ve katledilen gazetecilerin aileleriyle etkileşime geçilerek yaygın etki oluşturulması gerekiyor. Ayrıca, Avrupa ülkelerindeki basın konseyleri ülkemizden ve yurt dışından gazeteciler vasıtasıyla ziyaret edilerek tutumlarına göre birlikte ya da ayrı basın açıklamaları yapılmalıdır. Son olarak, İsrail’in bu açık suç sebebiyle uluslararası mahkemelere şikayet edilmesi ve “Gazeteci Katili ve Basın Özgürlüğü Düşmanı” sıfatının uluslararası mahkemeler yoluyla tescilli hale getirilmesinin sağlanması gibi alanlarda da çalışmalar yapılmalıdır.
İsrail’in gazetecilere yönelik katliamı savaş suçudur
İsyanımızı yükselttiğimiz ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvuru adımını atacağımız günlerde Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütünün (RSF) bu konuyu uluslararası gündeme taşımasını olumlu fakat ihtiyatla karşıladık. RSF dahil herhangi bir örgütün bu konuyu uluslararası mahkemelere yüksek bir inanç, iyi delil, nitelikli izleme ve sonuçlandırma ilkeleriyle yapmasını arzu ediyoruz. Bu sürecin takipçisi olacak ve günü kurtarma ya da başkalarını oyunda düşürme adımı olarak kullanılmasına müsaade etmeyeceğiz. Bu konudaki en temel tedirginliğimiz RSF’nin her yıl çıkardığı Basın Özgürlüğü Endeksi’nde İsrail ve ABD’yi kapsam dışı tutmasıdır. Bir Fransız kuruluşu olarak İsrail gibi bir vahşi rejimi bu konuda kapsam dışı bırakması, endeks dışı tutması RSF’ye güven konusunda bizi tedirgin ediyor. Tüm bunlara rağmen iyi niyet perspektifi temelinde RSF’nin İsrail’in gazeteci katliamı hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) yaptığı başvuru talebini değerli buluyoruz.
İsrail Gazze’de insanlık tarihinde şu ana kadar görülmemiş bir kontrolsüzlük içinde soykırım yapıyor. Güney Afrika Cumhuriyeti, bu konuyu Lahey’deki UAD’ye taşıdı. İsrail’in bu sefil saldırganlığına karşı mücadele etmeyi bir insani ödev olarak sayıyoruz.
Ankara Filistin Dayanışma Platformu olarak bileşenlerimizle bu süreci gücümüz yettiğince; çok uluslu, çok dilli bir şekilde devam ettirmeye gayret edeceğiz. Kamuoyu önünde gerçekleştirdiğimiz faaliyetlerimiz ve haykırdığımız isyanımızla bu sürecin arkasındayız. Kim yaparsa yapsın, niyet sorgusu yapmadan destek verecek ve nihayetinde İsrail’in bir gazeteci katili olduğunu tescil ettirmeye ve hüküm giymesine gayret edeceğiz.
[Sosyolog İsmail Mansur Özdemir, Türk dış politikası ve kamu/kültür diplomasisi üzerine yazılar kaleme almaktadır.]
Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
]]>“Ülkemizi daha güçlü ve kutlu bir geleceğe taşıma gayreti içerisindeyiz”
TRT Akademi tanıtım programı gerçekleştirildi
İSTANBUL – Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, “İsrail’in hukuksuz ve insanlık dışı saldırılarıyla Filistin’de son yılların en büyük zulmü en büyük vahşeti yaşanıyor. Bir soykırım yaşanıyor. Bir halk haksız bir şekilde yerlerinden yurtlarından edilmeye, her türlü ayrımcılığa, zulme ve katliama maruz bırakılmaya çalışılıyor” dedi.
Ulusal ve uluslararası alanda medya profesyonellerinin yetişmesine katkı sağlamak hedefiyle hayata geçirilen “TRT Akademi”nin tanıtım programı İstanbul Kongre Merkezi’nde Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un katılımıyla gerçekleştirildi. Altun, yaptığı konuşmada, Türkiye’yi daha güçlü ve kutlu bir geleceğe taşıma gayreti içinde olduklarını belirtti. Altun, İsrail’in Filistin’e saldırılarına da değinerek Filistin’de son yılların en büyük zulmü yaşandığını vurguladı.
“Hakikat mücadelemiz Gazze’deki zulmün son bulmasına hizmet edecektir”
Medyada yer alan dezenformasyonun toplumsal ve toplumlar arası ilişkileri de şekillendirdiğini belirten Altun, İsrail’in tüm dünyanın gözü önünde Gazze’de bir soykırım gerçekleştirdiğini ve bunu da kendine hizmet eden medya kuruluşları aracılığıyla meşrulaştırma gayreti içerisinde olduğunu ifade ederek, “Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde ülkemiz son yıllarda hemen her alanda büyük atılımlar gerçekleştirdi. Devlet ve millet olarak, ülkemizi birlik ve beraberlik içinde ülkemizi daha müreffeh, daha güçlü ve kutlu bir geleceğe taşıma gayreti içerisindeyiz. Ulaşımdan savunmaya dış politikadan eğitime ticaret ve ekonomiden kamu yönetimine kadar hiçbir meseleyi atlamadan her alanda büyük bir iddia sahibi olmak için var gücümüzle çalışıyoruz. Bu alanlarda önemli olanlardan biri de medya ve iletişim alanıdır. Günümüzdeki medya düzeni çok büyük fırsatlar sunduğu gibi olağanüstü tehditleri de bünyesinde barındırmaktadır. Bu tehditlerin en büyüğü çağımızın vebası olarak değerlendirebileceğimiz dezenformasyondur. Dezenformasyon sadece bireysel hayatımızı değil toplumların hayatını da olumsuz yönde etkileyebilmekte ve toplumlar arası ilişkileri de olumsuz yönde şekillendirebilmektedir. Bu anlamda ana akım medyanın hakikati savunma noktasındaki tarihsel bilgi ve birikimini yeni medya düzeniyle birlikte karşımıza çıkan bu dijital faşizmle birlikte, dezenformasyonla mücadelede bir kalkan olarak kullanmak durumundayız. Bu anlamda sadece bir mesleki birikimden değil aynı zamanda bir hakikat aktivizminden bahsediyoruz. Bu prensip doğrultusunda hakikate ışık tutan bir medya düzeni bir ülkenin ulusal demokratik kültürünü geliştirebileceği gibi uluslararası konumunu da güçlendirecek asli bir unsurdur. Bölgesinde güçlü, küresel düzlemde oyun kurucu istikrarlaştırıcı bir aktör olarak Türkiye tam da bu yaklaşımla hareket etmekte birçok alanda olduğu gibi medya ve enformasyon alanında da hakikat mücadelesi vermektedir” dedi.
“Bütün dünya İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze’de sürdürdüğü zulme tanık oluyor”
“Bugün bütün dünya İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze’de sürdürdüğü zulme tanık oluyor” ifadelerini kullanan Altun, “Hepimiz biliyoruz ki İsrail’in hukuksuz ve insanlık dışı saldırılarıyla Filistin’de son yılların en büyük zulmü en büyük vahşeti yaşanıyor. Bir soykırım yaşanıyor. Bir halk haksız bir şekilde yerlerinden yurtlarından edilmeye, her türlü ayrımcılığa, zulme ve katliama maruz bırakılmaya çalışılıyor. Fakat üzülerek belirtmek istiyoruz ki küresel vesayet düzeni ve onların güdümündeki uluslararası medya kuruluşları İsrail’in zalimce acımasız saldırılarını kamufle etmek, çok daha acısı meşrulaştırmak için büyük bir ikiyüzlülük örneği sergiliyor, bir kötülük performansı ortaya koyuyor. Biz bu iki yüzlülüğe bu kötülüğe başından beri karşı çıktık, çıkmaya da devam edeceğiz. İsrail’in yalanlarını, sistematik dezenformasyon kampanyalarını ifşa etmeye dönük gayretlerimizi başından beri sürdürdük, sürdüreceğiz. Biz inanıyoruz ki verdiğimiz bir hakikat mücadelesidir ve bu hakikat mücadelesi Gazze’deki zulmün son bulmasına hizmet edecektir. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın daha adil bir dünya mümkün şiarıyla Filistin başta olmak üzere tüm mazlum ve mağdur halkların sesi olması insani ve vicdani anlamda bir sorumluluğun tescilidir. Bu önemli proje çok yaşasın, ileride gerçekten medya ve iletişim alanında yerli ve milli ülkesinin geleceğini esas alan ülkesinin büyümesi için çalışan haktan, hakikatten yana olan ve hakikat mücadelesinin neferi olan nitelikli öğrenciler yetiştirsin” dedi.
]]>***
Kısa süreli insani aranın sona ermesinden bu yana İsrail sistematik saldırılarına aralıksız devam ediyor. Hamas tarafı ve arabuluculuk rolünü üstlenen Katarlı temsilciler, bu saldırgan tutum sebebiyle müzakerelerin durduğunu defalarca ifade etti. Buna rağmen, bütün gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde Hamas ve İsrail arasındaki müzakerelerin devam ettiği anlaşılıyor. Çatışmaların yerini henüz siyaset ve akıl almadı ama diplomasi trafiği belirli oranda devam ediyor. Bu sınırlı müzakerelerin yanında son zamanlarda diğer aktörler tarafından çözüme yönelik açıklamaların sıklaştığı da görülüyor. Batı’da sivil kamuoyu tarafından yapılan baskı neticesinde siyasetçilerde tavır değişikliği oldu. İlk olarak (ABD Başkanı) Joe Biden kriz sonrasına dair bir öneri olarak iki devletli çözüme işaret etti. Daha sonra uzun süredir rafa kalkmış bu çözüm önerisine yönelik çağrılar diğer Batılı devletler ve bazı Arap ülkeleri temsilcileri tarafından tekrar edildi. Ayrıca, 7 Ekim’den bu yana ilk somut çözüm önerisi arabuluculuk rolünü oynamaya istekli olan Mısır tarafından geldi. Mısır’ın önerisine yönelik taraflardan veya diğer devletlerden herhangi bir destekleyici açıklama yapılmadı.
Diplomatik temasların hızlanması ve siyasi çözüme yönelik fikirlerin üretilmesi için saldırı halinin sona ermesi şart. Dolayısıyla öncelikle İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik saldırılarının durdurulması gerekiyor. Siyasi çözüm önerileri ancak ikinci aşamada tartışmaya açılabilir. İsrail’in durdurulması maksadıyla uluslararası arenada çözüm arayışlarının ilk olarak Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) odaklı olduğu görüldü. Süreç, çeşitli devletlerin ve sivil toplum kuruluşlarının UCM’ye delil sunması yoluyla ilerledi. UCM, hantal yapısı, geçici tedbir kararı alamaması ve savcının yanlı tutumu gibi sebeplerle çözüm için makul bir zemin değildi. Onun yerine Birleşmiş Milletlerin (BM) yargı organı Uluslararası Adalet Divanı’na yapılacak bir başvuru daha hızlı ve etkili çözümler üretebilirdi. Nihayet, Divan’a ilk başvuru Güney Afrika tarafından oldukça tutarlı ve tatmin edici bir dosyayla yapıldı. Güney Afrika, soykırım sözleşmesinin Divan’ın yetkisini düzenleyen ilgili maddesine atıfla İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere karşı soykırım suçu işlediği iddiasıyla Divan’da dava açarak, ivedi şekilde geçici tedbir kararı verilmesi talebinde bulundu. İsrail ise bu başvuruyu yalnızca sözlü olarak reddetmekle yetindi.
Başvurunun önemi ve sonraki süreç
Güney Afrika’nın başvurusu, İsrail’in soykırım teşkil eden eylemlerinin engellenmesi, soykırım olarak tescili, İsrail’in devlet olarak sorumluluğunun tespiti ve Divan’la UCM arasındaki koordinasyon sayesinde suçluların yargılanarak cezalandırılması taleplerini içeriyor. İlk aşamada, acil bir durum söz konusu olduğu için mevzuata göre ivedi şekilde geçici tedbir kararı verilebilecektir.
Başvurunun ardından İsrail’in açık veya örtülü şekilde yürüttüğü askeri operasyonlarının askıya alınması, yukarıda bahsedilen soykırım oluşturan fiillerin durdurulması, delillerin yok edilmesinin önlenmesi, Gazze’ye erişimin engellenmemesi, uluslararası yardım kuruluşlarının bölgeye serbest erişiminin sağlanması gibi tedbir kararları gündeme gelebilir. Güney Afrika, nihai karar açıklanana kadar bahsedilen türden bir geçici tedbir kararının 2024’ün ilk haftalarında mahkeme tarafından gündeme alınmasını ve değerlendirilmesini talep ediyor. Daha önce Divan’da Gambiya’nın başvurusu üzerine Myanmar için benzer tedbir kararları söz konusu olmuştu.
İsrail, Divan’ın kararlarına uymama yönünde bir direnç gösterebilir. Fakat İsrail’in BM’nin yargı organı Divan’ın kararlarına aykırı herhangi bir davranışı uluslararası kamuoyunun baskısını daha da artıracaktır. Böyle bir senaryoda İsrail’in Batılı siyasetçiler tarafından desteklenmesi bütün insan hakları doktrininin reddi manasına gelecektir. Ayrıca İsrail’in Divan’ın kararlarına aykırı tutumu, oluşan kamuoyu baskısıyla birlikte BM Güvenlik Konseyinin devreye girmesini de tetikleyebilir.
İsrail kuruluşundan bu yana hiçbir zaman uluslararası hukuk kurallarına bağlı hareket etmedi. İsrailliler bir balonun içinde etrafa kapalı şekilde yaşıyorlar. Aleyhlerindeki küresel gelişmelere duyarsız kalmayı başarabiliyorlar. Güney Afrika’nın bu hamlesi uluslararası arenada diğer devletlerden destek gördüğü ölçüde bir dönüm noktası olabilir. Onlarca yıldan sonra bir siyasi yapı olarak İsrail’in gerçekleştirdiği eylemlerden dolayı sorumluluğunun hukuken tescil edilebilmesi imkanı doğdu. İsrail’in sorumluluğuna giden yol açıldı. Bu sürecin istenilen şekilde ilerleyebilmesi için Güney Afrika’nın cesur hamlesi diğer devletler tarafından acilen desteklenmeli ve davaya katılma suretiyle müdahil olunmalıdır. Nitekim, Ukrayna’nın aynı gerekçelerle Rusya aleyhine Divan’da açtığı davaya 32 ülke katılmıştı.
Başvurunun kapsamı ve ilgi çekici noktalar
Güney Afrika’nın başvurusu oldukça iyi yapılandırılmış, ayrıntılı ve hukuki zemine sahip. İsrail’in eylemlerinin soykırım suçunu oluşturup oluşturmadığının tespiti Divan’ın yetki alanında. Güney Afrika da kendisinin ve İsrail’in taraf olduğu 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin Divan’ın yetkisinin kabul edildiği 9’uncu maddesindeki düzenlemeye dayanarak bu başvuruyu yaptı.
Yine ilgili sözleşmedeki hükümler gereği taraf devletler için soykırımı önleme yükümlülüğü söz konusudur. Güney Afrika, taraf olduğu soykırım sözleşmesinden doğan soykırımı önleme sorumluluğunu öne çıkararak başvurusunu yaptı. İsrail dışındaki diğer devletler için ilk defa soykırımı önleme yükümlülüğünün gündeme getirilmesi oldukça önemli bir hamle. Bu yükümlülük, uzun vadede İsrail’i destekleyen veya İsrail’e karşı aksiyon almayan ülkelerin de soykırımdan dolayı sorumlu tutulabileceği manasına geliyor.
Güney Afrika taleplerini, İsrail’in eylemlerinin meşru savunma kapsamında değerlendirilemeyeceği vurgusuyla ilişkilendiriyor. 7 Ekim’de Hamas’ın yaptığı eylemin İsrail’in soykırıma varan eylemlerini meşrulaştırmayacağını açıkça ifade ediyor. Böylece İsrail’in eylemlerinin meşru savunma kapsamında değerlendirilemeyeceği, aksine soykırım olarak kabulünün gerekliliği öne çıkarılıyor.
Uluslararası ceza hukuku açısından İsrail’in eylemlerinin savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırıma dayandırılması mümkün. Dosya kapsamında geniş bakış açısıyla İsrail’in onlarca yıldır Filistinlilere yönelik eylemlerinin savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar kapsamında değerlendirilmesinin mümkün olduğu ifade ediliyor. Bununla birlikte zaman açısından sınırlı, daha dar bir değerlendirme yapıldığında, 7 Ekim’den bu yana İsrail’in soykırım suçunu işlediği ve talebin de buna dayandırıldığı görülüyor. İfadelere göre; Gazze Şeridi’nde devam eden Filistinlilerin yok edilmesine yönelik eylemler, yetkililerin açıklamalarıyla birlikte değerlendirildiğinde soykırım suçunun gerçekleştiği açık. Güney Afrika’nın başvurusu doğrudan uluslararası ceza hukukunun en ağır suçu olan soykırımın varlığının tespiti ve buna yönelik tedbir alınması amacını taşıyor.
Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne göre soykırım suçunun oluşması için sözleşme kapsamında sayılan eylemlerin yanında ayırıcı özelliklere sahip bir grubu yok etme kastının da olması gerekir. Başvuru dosyasında İsrail’in soykırım kapsamında değerlendirilen eylemlerinin oldukça detaylı şekilde sözleşmedeki düzenlemelerle eşleştirildiği görülüyor. Örneğin, İsrail’in çoğu çocuk olmak üzere çok sayıda Filistinlinin ölümüne sebep olması sözleşmedeki eylemlerle örtüşüyor. Bunun dışında meskenlerin yıkılması, yeterli gıdaya, suya, tıbbi bakıma, hijyen koşullarına erişimin engellenmesi ve Filistin’de doğumları önlemeye yönelik tedbirlerin alınması gibi eylemlerle bedensel ve zihinsel zararların verilmesi suretiyle yaşam koşullarının ağırlaştırılması ise suç teşkil eden diğer fiiller. İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un bütün Gazze halkını sorumlu kabul eden beyanı, İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in Gazze halkının hepsini terörist olarak nitelendirmesi, İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in Gazze’nin toptan yerle bir edilmesi çağrıları ve benzerleri soykırım kastını gösteren ifadelerdir. Dosya kapsamında kullanılan ifadelere göre; İsrail’in eylemleri bu beyanlarla birlikte değerlendirildiğinde soykırım suçunun varlığı sabittir. Belgede, soykırım iddiası diğer devletlerin temsilcilerinin çeşitli vesilelerle kullandığı ifadelerle destekleniyor. İsrail’in 7 Ekim’den bu yana süren eylemlerinin Türkiye’nin de dahil olduğu 20 devlet tarafından soykırım olarak değerlendirildiği ifadesi ilgi çekici.
[İstanbul Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dr. Öğretim Üyesi Abdullah Musab Şahin]
• Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editöryal politikasını yansıtmayabilir.
]]>