
Tesadüfen kanser olduğunu öğrenen ünlü dansöz Tanyeli, bir seneyi aşkın süredir hastalıkla mücadele ediyor. Verdiği kilolarla dikkat çeken sanatçı, ünlü dostlarının ziyaretleriyle ne kadar mutlu olduğunu takipçileriyle sürekli paylaşıyor.

ÜNLÜ ŞEFTEN SÜRPRİZ ZİYARET
Sanatçının son ziyaretçisi ise Türkiye’nin ünlü şeflerinden Somer Sivrioğlu oldu. Sivrioğlu’nun ziyaretini paylaşan Tanyeli, yazdığı notla da sevenlerini üzmüştü.

“BUGÜN AĞLADIĞIM KADAR HİÇ AĞLAMADIM”
Ünlü sanatçı, Sivrioğlu’nun ziyaretini hesabında paylaşarak, takipçilerine içini dökmüştü.

“ÇOCUKLUKTAN ŞANSSIZ BİRAZ DA BAHTSIZIM”
Bugün ağladığım kadar hiç ağlamadım, bazı şeyleri anlatmak imkansız ya işte öyle bir şey.
Hemşireler şaşkın ,ben bana şaşkın .
Ünlüysen ölebilirsin ,ünlüsün diye öfkeli ,dostların destek oluyor diye öfkeli ,doğruları söylüyorsun diye öfkeli birileri var.
Allahtan azınlıklar ,yoksa nasıl bu kadar karanlığı içinde taşıyorlar.
Gerçi ben çocukluktan şanssız biraz da bahtsızım ,o zaman ünlü değildim ,o yüzden ölde demediler galiba .

“BAKIMSIZLIKTAN VEREME YAKALANDIM”
Bakımsızlıktan vereme yakalandığımda sadece 6 yaşındaydım ,2 seneye yakın İzmirde devlet senateryomuna bir çok kez yattım çıktım ,çıkamayanlar vardı acısıyla hayatın o zamanlarda tanıştım .
Gerçi oraya da aileden şanssız olduğum için ,düşün aile var ama çocuk esirgemedesin,yada bakıcıdasın ..
Şimdi bile birde senin hastalığın için ağlamıştım ben diyebilen aile var .
Beklenti için yaklaşan ama sevgiden samimiyetten uzak ,hırs için sadece yaparlar seni bir basamak .
O yüzden uzağım ,benim çocuklarım ve eşim yani çekirdek ailem ve dostlarımın maneviyatı bana yeter.
Haber Kaynak : SABAH.COM.TR
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>
Her yıl 1,8 milyon insanın hayatını kaybetmesine neden olan ve dünyanın en yaygın kanser ölümleri arasında bulunan akciğer kanserinin tedavisi bulundu.
Tümörlerin yayıldığı ileri evrelerde hastaları hayattan koparan bu ölümcül hastalık için uzmanlar, yeni bir aşıyı test etmeye başladı.
BNT116 olarak bilinen ve BioNTech tarafından üretilen bu aşı, küçük hücreli olmayan akciğer kanserini tedavi edecek.
7 ÜLKEDE DENEMELER BAŞLADI
Faz 1 klinik deneme, BNT116’nın insanlardaki ilk çalışması olup, İngiltere, ABD, Almanya, Macaristan, Polonya, İspanya ve Türkiye dahil olmak üzere yedi ülkede 34 araştırma merkezinde başlatıldı.
Genel olarak, cerrahi veya radyoterapi öncesi erken evreden ileri evre hastalık veya nükseden kanser vakalarına kadar, yaklaşık 130 hasta bu denemeye dahil edilecek.
KANSER HÜCRELERİYLE SAVAŞMAK İÇİN VÜCUDU HAZIRLIYOR
Aşı, Covid-19 aşılarına benzer şekilde mRNA (mesajcı RNA) kullanıyor ve bağışıklık sistemine KHDAK’ten alınan tümör belirteçlerini sunarak, bu belirteçleri ifade eden kanser hücreleriyle savaşması için vücudu hazırlıyor.
SAĞLIKLI HÜCRELER ZARAR GÖRMEYECEK
Bu yöntemle, sağlıklı hücrelere zarar vermeden, kişinin bağışıklık tepkisini güçlendirmek hedefleniyor, bu da kemoterapinin aksine daha güvenli bir tedavi süreci sunuyor.

AKCİĞER KANSERİNİN BELİRTİLERİ
Akciğer kanseri, erken evrelerde genellikle belirgin semptomlara neden olmaz, ancak ilerledikçe çeşitli belirtiler ortaya çıkabilir. İşte akciğer kanserinin yaygın belirtileri:
Sürekli öksürük:
Özellikle yeni başlayan ya da mevcut öksürüğün kötüleşmesi durumunda dikkatli olunmalıdır.
Öksürükle kan gelmesi:
Balgamda kan görülmesi, akciğer kanserinin önemli bir belirtisi olabilir.
Nefes darlığı:
Akciğer dokusunda büyüyen bir tümör, hava yollarını tıkayarak nefes darlığına yol açabilir.
Göğüs ağrısı:
Göğüs bölgesinde sürekli veya nefes alırken artan ağrılar hissedilebilir.
Ses kısıklığı:
Tümörün sinirleri etkilemesi sonucu ses kısıklığı meydana gelebilir.
İştahsızlık ve kilo kaybı:
Nedeni bilinmeyen kilo kaybı ve iştahsızlık, kanserin genel belirtilerindendir.
Yorgunluk:
Sürekli yorgunluk hissi, kanserin vücutta yarattığı genel bir etki olabilir.
Tekrarlayan akciğer enfeksiyonları:
Bronşit veya zatürre gibi enfeksiyonların sık tekrarlaması da bir işaret olabilir.

Haber Kaynak : ENSONHABER.COM
“Yayınlanan tüm haber ve diğer içerikler ile ilgili olarak yasal bildirimlerinizi bize iletişim sayfası üzerinden iletiniz. En kısa süre içerisinde bildirimlerinize geri dönüş sağlanılacaktır.”
]]>Türk mutfağının vazgeçilmezi kanser riskini düşürüyor
İSTANBUL – Yurtdışında yapılan son araştırma sonuçlarına göre haftada 1 bakliyat tüketildiğinde kalın bağırsak (kolon) ve makat kanseri olma riski yüzde 26 azalıyor. Haftada 2 kez tüketildiğinde ise bu oran yüzde 35’e çıkıyor.
Günümüzde mide kanseri olanların oranı azalırken kolon kanser oranları artıyor. Artma nedenleri arasında ise stresin yanında; aşırı fast food, asitli içecek ve hazır paketli gıdalar tüketmek yer alıyor. European Journal of Clinical Nutritio’da yayınlanan araştırma makalesi ise kolon kanseri için önemli bir sonuç paylaştı. Bakliyat tüketiminin kalın bağırsak ve makat kanseri riskini düşürdüğüne dair sonuçlarını değerlendiren Medipol Mega Üniversite Hastanesinde Gastroentereloji Uzmanı Prof. Dr. Vedat Göral, Türk mutfağında sofraların ana yemeği olan baklagillerden son zamanlarda uzaklaşıldığını bu durumun da bağırsak sağlığını bozduğunu söyledi.
“İçerisindeki flavenoit anti-kanserojen etki yapıyor”
Araştırma hakkında konuşan Prof. Dr. Göral, “Haftada 1 bakliyat yediğinizde yüzde 26, haftada 2 kez yediğinizde ise yüzde 35 civarında kalın bağırsak ve makat kanseri olma riskiniz azalıyor. Azalmasının nedeni ise bakliyatta flavenoit adı verilen birtakım maddeler var. Bunlar anti-kanserojen, etki yapıyor. Yani kanserden koruyucu maddeler. Dolayısıyla bu maddeleri çok tüketmek hem kanser hücrelerinin büyümesini hem de kanserin oluşması ve gelişmesini engelliyor” açıklamasını yaptı.
“Haftada 2 değil, 3 kez de tüketebilirsiniz”
Bakliyatın haftada 3 kez de tüketilebileceğine değinen Prof. Dr. Göral, “Bakliyatın faydasının bir diğer sebebi de içeriğindeki liflerdir. Çok fazla lif içerdikleri için kalın bağırsak kanserini önlemede avantaj sağlıyor. Çünkü lifli gıdaları az tüketirsek bağırsaktaki kanserojenlere daha fazla etkili oluyor. Çok fazla lif tükettiğimizde bağırsakta çok fazla lif olduğu için bağırsaklarımızı kanserojen maddelerden koruyoruz” dedi.
“Normalde nasıl yapıyorsanız öyle pişirin”
Her türlü bakliyatın kanser önleyici etkisi olduğunun altını çizen Prof. Dr. Göral, “Kuru fasulye aslında halkımızın çok sevdiği bir besin. Kuru fasulye, buğdaydan yapılan ürünler, nohut ve diğer bakliyat çeşitleri bu konuda çok başarılıdır. Bir porsiyon 100 gram olabilir. Pişirme yöntemi de normalde bakliyat yemeklerini nasıl yapıyorsak öyle yapalım. Kuru bakliyattaki vitaminler zaten sıvıya karıştığı için pişirme yöntemi herhangi olumsuzluk oluşturmaz” açıklaması yaptı.
“Az da olsa her şey yenilmelidir”
Son zamanlarda sıfır gluten diyetlerin oldukça popüler olduğunu belirten Prof. Dr. Vedat Göral ayrıca şu uyarılarda bulundu:
“Bu zararlı bir yöntemdir. Çok da yanlış. Glutensiz diyeti iki durumda kullanıyoruz. Biri çölyak hastalığıdır. Gluten hastalığında bir de buğday hassasiyeti var. Çünkü buğdayda da birçok proteinler, vitaminler var. Dolayısıyla bazen glutensiz beslenmeyle ileride birtakım olumsuzluklar ortaya çıkabiliyor. Her şeyden düzenli, az az da olsa yemek gerekiyor.”
“Rastgele antibiyotik ve ağrı kesici kullanmayın”
Son olarak kanserden korunmak için önerilerde de bulunan Prof. Dr. Göral,” Her gün düzenli yürüyüş yapmak bile yüzde 8-10 kalın bağırsak kanserini önleyebilir. Yani kalın bağırsak kanseri aslında önlenebilen bir hastalıktır. Stresi yönetmek ve her şeyi yemek lazım. Rastgele antibiyotik kullanmamalısınız. Çünkü bağırsak mikrobiyotasını bozuyoruz. İyi bakterileri öldürüyoruz, kötü bakteriler kalıyor. Bunlar da olumsuz etkiler meydana getirebiliyor. Rastgele ağrı kesici içmemek lazım. Yemekleri, yavaş yavaş ve iyice çiğnemeliyiz. Yemeğe zaman ayırmalıyız, keyif almalıyız” şeklinde konuştu.
]]>Ankara Etlik Şehir Hastanesi Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Kliniği Eğitim Sorumlusu Doç. Dr. Şule Yeşil, 15 Şubat Çocukluk Çağı Kanser Günü dolayısıyla, AA muhabirine yaptığı açıklamada, hücrelerin anormal şekilde kontrolsüz çoğalmasının kanser olarak isimlendirildiğini söyledi.
Kanserlerin, erişkinlerde olduğu gibi çocuklarda görüldüğünü belirten Yeşil, dünyada her yıl 300 bin, Türkiye’de ise yaklaşık 3 bin 500 ila 4 bin çocuğa kanser tanısı konulduğunu bildirdi.
Yeşil, “Dünyada ve Türkiye’de çocuklarda en sık görülen kanserler arasında birinci sırada lösemi görülürken, beyin tümörleri ikinci ve lenfoma üçüncü sıradadır. Lösemi, çocukluk çağı kanserlerinin yaklaşık yüzde 30’unu oluşturuyor.” bilgisini verdi.
Son yıllarda tanı ve tedavide kaydedilen gelişmeler sayesinde çocuklarda kanserin tedavi edilebilen bir hastalık olduğunu belirten Yeşil, özellikle gelişmiş ülkelerde tedavide başarı oranının yüzde 80’in üzerinde gerçekleştiğini söyledi.
Türkiye’de ise tedavi başarı oranının yüzde 70’leri bulduğunu aktaran Yeşil, “Tedavide başarıyı etkileyen en önemli etkenlerden biri erken teşhistir. Erken teşhis edilerek tedavisi başlanan hastalarda tedavi başarı oranları daha da artmaktadır.” diye konuştu.
Kolay morarma, karın şişliği, kansızlık gibi belirtilere dikkat
Doç. Dr. Şule Yeşil, erken teşhis için bazı belirtiler açısından ebeveynlerin dikkatli olmaları ve doktora başvurmaları gerektiğine işaret ederek, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Çocukluk çağı kanserlerinde bu belirtiler, açıklanamayan kilo kaybı, kemik ağrısı, yürümeye başlamış olan çocuğun yürümeyi reddetmesi, halsizlik, yorgunluk, kansızlık, son dönemde sık enfeksiyon ve iyileşmeyen enfeksiyonun görülmesi, kolay morarma, karın şişliği, vücudun herhangi bir yerinde ele gelen şişlik şeklinde olabilir. Bu belirtilere karşı duyarlı olunmalıdır.
Bunun yanı sıra boyunda, koltuk altında, kasık bölgesinde ele gelen bezeler, özellikle sabahları olan şiddetli baş ağrısı ve eşlik eden fışkırır tarzda kusma, son dönemde olan kişilik değişiklikleri ve okul başarısında düşme, yürüme bozukluğu, denge problemleri, göz bebeğinde parlaklık, gözde kayma ve çift görme de çocukluk çağı kanserlerinin belirtileri arasındadır.”
Bilimsel çalışmaların, çocukluk çağı kanserlerinin görülme sıklığının erkeklerde kızlara oranla bir miktar daha fazla olduğunu ortaya koyduğunu anlatan Yeşil, farklı yaş gruplarında ise farklı kanser türlerinin görüldüğünü dile getirdi.
Yeşil, “İlk 5 yaşta embriyonel tümörlerle (karın içi ve beyin tümörleri sık karşılaşılıyor. Özellikle ilk bir yaşta karında şişlik halinde dikkatli olunmalı ve hastaneye başvurulmalı. Bunun dışında 1-4 yaş arasında lösemiler öne çıkıyor. Bu durumda çocuklarda aşırı yorgunluk, kemik ve bacaklarda ağrı olduğunda hekime başvurulmalı. Yine 0-20 yaş arasında lösemiler ve lenfoma görülme sıklığı artıyor. Bu yaş grubunda lenfoma bulguları açısından lenf bezindeki büyümeler de hekim tarafından takip edilmeli.” dedi.
Bu hastalıkların tedavilerinde ise kemoterapi, radyoterapi, cerrahi, kök hücre nakilleri veya bunların kombinasyonunun kullanıldığını belirten Yeşil, son yıllarda birçok kanser tedavisinde kullanılmaya başlanan bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi esasına dayanan immünoterapinin de tedavi seçenekleri arasında yer aldığını kaydetti.
]]>ANKARA Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Cihangir Akyol, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre; 2022 yılında Türkiye’de ‘kolorektal’ olarak bilinen kolon ve rektum kanseri nedeniyle 11 bin 698 kişinin hayatını kaybettiğini söyledi. Akyol, “TÜİK’in 2022 verilerine göre; 5 bin civarında vatandaşımızı trafik kazalarından kaybetmişiz. 1 yılda trafik kazalarında kaybettiğimiz insan sayısının 2 katından fazlasını kalın bağırsak kanseri sebebiyle kaybediyoruz” dedi.
Prof. Dr. Cihangir Akyol, ‘kolorektal’ olarak bilinen kalın bağırsak kanseri vakalarında Türkiye’de ve dünyada artış olduğunu söyleyerek, “Dünyada, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre; 2022 verilerine göre 2 milyondan fazla insan yeni tanı aldı. Türkiye’de ise yine 2022 verilerine bakacak olursak; 22 bine yakın yeni tanı konulan hastamız mevcut. Kolorektal kanserler, kansere bağlı ölümlerin en sık nedenlerinden biri. Türkiye’de yaklaşık 12 bin civarında vatandaşımızı yıllık kolorektal kansere bağlı ölümlerle kaybediyoruz. TÜİK’in 2022 verilerine göre; 5 bin civarında vatandaşımızı trafik kazalarından kaybetmişiz. Şu perspektiften baktığımızda olay aslında son derece çarpıcı; 1 yılda trafik kazalarında kaybettiğimiz insan sayısının 2 katından fazlasını kalın bağırsak kanseri sebebiyle kaybediyoruz” diye konuştu.
‘BESLENME ALIŞKANLIKLARI İLK SIRADA YER ALIYOR’
Prof. Dr. Akyol, kalın bağırsak kanserinin oluşumunda genetik mirasın çok önemli etkenlerden olduğunu söyleyerek, “Ancak bir tek genetik faktörler değil, çevresel faktörler de çok önemli ve burada beslenme alışkanlıkları ilk sırada yer alıyor. Yanlış beslenme, özellikle çağımızda çok hazır gıdanın tüketimi, çok fazla kızartma, çok fazla kırmızı et tüketimi, bu kırmızı etlerin yine beklemiş yağlarda kızartılması ve sucuk, salam gibi türlerin sıklıkla tüketilmesi bunun en önemli nedenlerinden bir tanesi. 2’nci en önemli nedeni ise obezite ve bu obezite kalın bağırsak kanseri için de yine önemli bir risk faktörü. Hareketsiz yaşam, insanları daha fazla çalışıp, daha az dinlenmeleri yine bu kanserin gelişiminde önemli rol oynuyor. Sigara ve alkol tüketiminin de yine kolorektal kanserin oluşumunda önemli basamakları oluşturan etkenler arasında yer aldığını söyleyebiliriz” dedi.
‘TARAMA TESTLERİYLE ÖLÜM HIZINI DÜŞÜREBİLİRİZ’
Prof. Dr. Akyol, kolorektal kanserlerin tedavisine ilişkin, “Bu kanserler, tarama testleriyle ölüm hızını düşürebildiğimiz tek kanser türü. Kalın bağırsak kanseri, ‘polip’ dediğimiz küçük oluşumlardan gelişiyor ve poliplerin kansere dönüşümü 6 ila 8 yıl sürüyor. Bunları kolonoskopik taramalarda eğer fark edip, çıkarabilirsek; oluşabilecek bir kanseri çok önceden önlemiş oluyoruz. Dolayısıyla tedaviden daha önemlisi, hastalığı önleyebilmek. Dolayısıyla da hastalığı önleyebiliyoruz. Peki, herkesin kolonoskopi yaptırmasına gerek var mı; hayır. Bunun için Sağlık Bakanlığı’nın da yürütmüş olduğu ‘Gaytada Gizli Kan Projesi’var. Gaytada gizli kan pozitif olan hastalarda kolonoskopik taramayı öneriyoruz. Yine aile hikayesi olanlarda kolonoskopik taramayı öneriyoruz ve 45 yaşın üzerindeki herkesin mutlaka tarama programlarına uymalarını istiyoruz” diye konuştu.
Kalın bağırsak kanseri ile mücadelede tedavi seçeneklerinin de gün geçtikçe arttığını ifade eden Prof. Dr. Akyol, “Tedavi yöntemleri eskisine göre; her gün çok daha üzerine koyuyor. Cerrahi teknoloji çok ilerledi. Artık ameliyatlar birçok yöntemlerle yapılabiliyor. Daha iyi ameliyatlar yapılabiliyor. Kemoterapide çok gelişmeler var. Bütün bunlar, bize tedavi aşamasında çok artılar sağlıyor; ama yine söylediğim gibi tedaviden daha önemli olan hastalığa yakalanmamak, hastalığı önleyebilmek” dedi.
]]>4 Şubat Dünya Kanser Günü’ne yönelik konuşan Radyasyon Onkolojisi Uzmanı ve Infinity Regenerative Clinic Medikal Direktörü Yıldıray Tanrıver, ‘Kanserden korunabiliriz. Kanser aslında bizim kaderimiz değil. Birçok genetik faktör tabii ki rol oynuyor ama epigenetik faktör dediğimiz çevresel faktörleri etkileyerek kanserden korunmamız mümkün. Daha da önemli olan konu erken tanı. Kansere ne kadar erken tanı koyarsak o kadar hızlı hareket edebilir ve tedavisine hızlıca ulaşabiliriz’ dedi.
“HERHANGİ BİR ORGANDAKİ DEĞİŞİKLİK KANSERE GİDEN YOLDA ALARM VERİYOR OLABİLİR”
Kanserin birçok belirtisi olduğunu söyleyen Uzm. Dr. Tanrıver, ‘Vücutta herhangi bir organdaki değişiklik kansere giden yolda alarm veriyor olabilir. Örneğin; ben, bendeki kanamalar, üstündeki dokunun değişmesi veya renginin değişmesi bizim için önemlidir. Çok fazla öksürük, balgam, kanlı balgam, ağrı, vücuttaki şişme de aynı şekilde çok önemlidir. Hepsi kanserin belirtisi olabilir. Bu belirtilerin mutlaka uzman hekim tarafından kontrol edilmesi gerekiyor’ şeklinde konuştu.
‘İYİ BİR UYKU ÇOK ÖNEMLİ’
Tanı yöntemlerinde genetik testlerin önemli olduğunu hatırlatan Uzm. Dr. Tanrıver, ‘Yapay zekayı da kullanarak genetik testlerde aslında risk faktörlerimizi belirleyebiliyoruz. Bu risk faktörlerini belirledikten sonra yaşam tarzımız bizim için çok önemli oluyor. İyi bir uyku çok önemli. Egzersiz yapmak, hareketli olmak, bol su içmek de çok önemlidir. İşlenmiş gıdalardan uzak durmamız gerekiyor ki günümüzdeki en büyük sorunlardan bir tanesi bu. Uzun ve sağlıklı yaşayarak kanserden korunmak mümkün olabiliyor. Kanserin hem tanısında hem de tedavisinde yapay zekayı kullanıyoruz. Örneğin ultrasonda yapay zekayla üç boyutlu olarak biyopsi alarak birçok damarı, arteri, dokuyu, karaciğeri, safra kesesini, pankreası ve şah damarını incelemek mümkün olabiliyor. Covid-19’dan sonra damarlardaki değişiklikleri bu tip ultrason cihazlarıyla bulmamız ve önceden saptamamızda mümkün’ diye konuştu.
‘HİDROJEN TEDAVİSİNİN HEM KANSERİ KÜÇÜLTÜCÜ ETKİSİ VAR HEM DE KANSERDEN KORUNMADA ÇOK ÖNEMLİ’
Kemoterapi, radyoterapi ve cerrahi tedavilerin yanı sıra yeni tedavi yollarının olduğunu aktaran Uzm. Dr. Tanrıver, ‘Şu an immünoterapiler, akıllı ilaçlar ve hedefe yönelik tedaviler ön plana çıkıyor. Hidrojen tedavisi ise daha da farklı bir yöntemdir. Bu çok yeni yöntemlerden bir tanesi olarak gündeme gelmiş durumda. Birçok literatüre, çalışmaya baktığımız zaman hidrojenin medikal hidrojenden alınmasıyla kanser tedavisinde rol oynadığını görebiliyoruz. Hem kanseri küçültücü etkisi var hem de kanserden korunmada çok önemli. Çünkü serbest radikalleri ve oksidatif stresi yok ediyor. Yani paslanmayı engelliyor. Hücrelerde paslanma, dokularda kansere giden yolda önemli adımlardan bir tanesi. Hidrojen inhalasyonu tedavisiyle birlikte bu paslanmayı yok edersek kanserin yolaklarından bir tanesini engellemiş olabiliriz. Bu yeni bir yöntem. Kemoterapi ve kanserin diğer tedavi yöntemleriyle beraber ortaya çıkan hidrojen tedavisi, korunma yollarından bir tanesi olarak gündeme gelmiş durumda. Hidrojen inhalasyonu, tedavisinin bir diğer etkisi diyabette çok etkili olmasıdır. Diyabette şekeri düşürdüğüne dair birçok çalışma var. Birçok diyabet hastasında aslında kanser riskinin daha fazla arttığını, daha büyük oranda görüldüğünü fark ediyoruz. Bu bilgiler ışığında eğer tip 2 diyabet hastalarında hidrojen tedavisini kullanabilirsek şeker seviyesini düşürerek ve insülin direncini azaltarak kanser tedavisinde ve korunma yöntemlerinde yeni çığır açmış olabiliriz’ şeklinde konuştu.
EPİGENETİK FAKTÖRLER ARTIK ÇOK DAHA ÖN PLANDA
Çevresel faktörlerin genetiği de değiştirebileceğini ifade eden Uzm. Dr. Tanrıver, ‘Kanserde genetik önemlidir. Ama zannedilen kadar değil. Epigenetik faktörler artık çok daha ön planda. Epigenetik faktörler dediğimiz çevresel faktörlerdir. Örneğin, soluduğumuz havanın oksijeni azsa genetiği değiştirebiliyor. Yine aynı şekilde işlenmiş gıdaları çok fazla yersek, genetiği değiştirebiliyor. Bağışıklık sistemimizi korumak için çok önemli. Sindirim sistemimiz de artık ön planda. Birçok kişiye mikrobiyom testi yani bağırsaktaki bakterilerin oranına bakarak tedaviler uyguluyoruz. Çünkü bağışıklık sisteminin yaklaşık yüzde 80- 85’i sindirim sisteminden kaynaklanıyor. Bu nedenle işlenmiş gıdalardan uzak duralım. Uzun ve sağlıklı yaşamın ön koşullarından biri olarak iyi beslenelim’ ifadelerini kullandı.
‘TÜRKİYE’DE KANSERİN GÖRÜLME SIKLIĞI DÜNYANIN BİRÇOK ÜLKESİNE GÖRE DAHA AZ’
Türkiye’de kanserin görülme sıklığının nispeten dünyanın birçok ülkesine göre daha az olduğunu söyleyen Uzm. Dr. Tanrıver, ‘Burada sanırım şanslı genlere sahibiz diyebiliriz. Toplum geliştikçe kanser riski de artıyor. Bu durumda beslenme, uykusuz kalma ve hareketsiz kalmanın da rolü var. Tanıyla beraber kanser görülme sıklığı daha fazla artıyor. Ülkemizde, akciğer kanseri, meme kanseri, bağırsak kanseri, prostat ve tiroid kanserleri çok sık görülüyor” diye konuştu.
HEKİME DANIŞMADAN VİTAMİN KULLANILMAMALI
Kanserden korunmak için tütün ve türevlerinden mutlaka uzak durulması gerektiğini ifade eden Uzm. Dr. Tanrıver, erken tanının önemine dikkat çekerek, şu ifadeleri kullandı:
‘Alkolden, işlenmiş gıdalardan da uzak duracağız. Hareketsiz bir yaşam sürmeyeceğiz ve beslenmemize çok dikkat edeceğiz. Bunları yaparsak kanserden büyük ölçüde korunuyor olacağız. Bir önemli nokta daha var. Çok fazla vitaminler, mineraller kullanılmaya başlandı. Özellikle bitkisel olanlar çok fazla kullanılıyor. Bunlar kanserden korunmada ve tedavisinde etkili olabilir. Fakat bunları kullanmadan önce hekiminize danışınız. Çünkü vücudunuza aldığınız her şeyin bir yan etkisi olabilir. Özellikle kanserden korunmak için ve kanser tedavisinde bu durum olabilir. Bunu vurgulamak istiyorum. Hekiminize danışmadan bu tür uygulamaları yaptırmayın. Gerek bitkisel gerek farklı şekilde üretilmiş olan maddeleri hekiminizden habersiz almayın.’
]]>TÜRKİYE’nin ilk astronotu Alper Gezeravcı’nın, Uluslararası Uzay İstasyonu’nda (ISS) gerçekleştireceği ‘Miyeloid’ deneyinde, uzay ortamının olası etkileri nedeniyle astronotların kanser riskleri tespit edilecek. Proje yöneticisi Prof. Dr. Güneş Esendağlı, deney için Alper Gezeravcı’dan yolculuk öncesinde ve ISS’e ulaştıktan sonra kan örnekleri alındığını, eş zamanlı olarak ISS’de sürekli sağlık denetiminin yapıldığını belirterek, “Deney, astronotlarda kanser riski belirlenmesi ile dünyada ilk olma özelliği taşıyor” dedi.
Alper Gezeravcı, ISS’de Hacettepe Üniversitesi’nin ‘Uzay Misyonuna Katılan Bireylerde Radyasyona Maruz Kalmanın Kanser İçin Öncül Lezyonlar Olan Periferik Kandaki Miyeloid-Kökenli Baskılayıcı Hücrelere Etkisinin İncelenmesi’ deneyini yapacak. Hacettepe Üniversitesi Kanser Enstitüsü Temel Onkoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Güneş Esendağlı’nın sorumlusu ve proje yöneticisi olduğu deneyle, astronotların maruz kalacağı; yolculuk, uzay koşulları ve kozmik radyasyon hasarının immünolojik olarak ‘Miyeloid-Kökenli Baskılayıcı Hücre’ düzeyinde ölçülmesi ve değerlendirilmesi amaçlanıyor. Deneyle, astronotların atmosferin koruyucu etkisi olmadan uzayda maruz kaldığı stres ve radyasyon hasarına bağlı olarak, ‘miyeloid’ kökenli hücrelere yönelik olası değişiklikleri denetlenecek ve uzay ortamının olası etkileri sebebiyle astronotların kanser riskleri tespit edilecek.
Proje ekibinde Prof. Dr. Esendağlı’nın yanı sıra; Hacettepe Üniversitesi Kanser Enstitüsü Temel Onkoloji Anabilim Dalı’ndan Dr. Ece Tavukçuoğlu, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kerim Bora Yılmaz, Etlik Şehir Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği’nden Doç. Dr. Erhan Güven ve Hacettepe Üniversitesi Kanser Enstitüsü Temel Onkoloji Anabilim Dalından Uzman Biyolog Hamdullah Yanık bulunuyor.
‘ELDE EDECEĞİMİZ VERİLER BİLİME KATKI SAĞLAYACAK’
Prof. Dr. Esendağlı, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) Uzay Enstitüsü’nün Türk Uzay Misyonu’nun planlanmasıyla birlikte ISS’de gerçekleştirilecek deneyler için bir çağrıda bulunduğunu ve bunun üzerine projelerini oluşturduklarını belirterek, “Bağışıklık sistemiyle ilgileniyoruz. Özellikle bağışıklık sisteminin ‘miyeloid hücreler’ dediğimiz grubuna odaklanıyoruz. Sorduğumuz soru; tüm bu uzay yolculuğu; hazırlık dönemi, yolculuk sırasında yaşanan yer çekim stresi, devamında atmosferik basınç kaybı, yer çekimsiz ortam, kozmik radyasyon, ultraviyole ışınları gibi pek çok stres maruziyeti oluyor. Bu maruziyet de bağışıklık sistemini nasıl etkiliyor? Miyeloid hücreler kemik iliğinden çıkıyorlar, bu hücre grubunun 6 saat 8 saat gibi bir sürede yenilenme özelliği var. 14 günlük süreçte kemik iliği pek çok kez kendisini yenileyecektir. Bu hücre grubunun strese yanıt olarak artması ya da azalması gibi bir sorumuz var. Bu soru dünyada ilk kez soruluyor. Elde edeceğimiz veriler bilime katkı sağlayacak” dedi.
‘BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİN NASIL BİR KARAKTERE BÜRÜNDÜĞÜNÜ ÖĞRENECEĞİZ’
Miyeloid hücrelerin sağlıklı bireylerde de bulunduğunu ve uzun süreli kanser ve enfeksiyon durumlarında arttıklarını, yaralanmalarda bağışıklık sisteminin dokulara zarar vermeden çalışmasını sağladıklarını aktaran Prof. Dr. Esendağlı, öte yandan miyeloid hücrelerin olası bir kanser durumunda kişiye negatif etki ettiğini söyledi. Esendağlı, “Tüm bu uçuş stresinde bu hücreleri bulursak esas soracağımız soru; bu hücreler çıkıyor mu, çıkıyorsa hangi grupları çıkıyor, baskılama fonksiyonu gösteriyorlar mı? İmmün sistemini aktive edip, astronotun bağışıklık sistemini negatif mi etkiliyor, bunların fonksiyonu nedir? Uzay yolculuğunda bazı enfeksiyonlara yatkınlığa mı sebep oluyor yoksa doku hasarını mı gidermeye çalışıyor onu öğreneceğiz. Aslında bağışıklık sistemi uzay yolculuğu sırasında nasıl bir karaktere bürünüyor onu öğreneceğiz” diye konuştu.
‘KANSERLE İLİŞKİLİ CEVAPLARIMIZ OLACAK’
Radyasyon, ultraviyole ışınları gibi etkenlerin kansere sebebiyet verdiğini anımsatan Prof. Dr. Esendağlı, “Tabii 14 gün gibi kısa bir süreçte bunların kanser yapma olasılığı yok ama yukarıda maruz kalınan radyasyon oranı çok daha fazla. Pek çok faktörü bir araya getirdiğimizde ISS’de artan bir kanser risk varsa, bu bağışıklık sistemi açısından nasıl algılanıyor, bu bir risk mi? Bağışıklık sistemi kanserle savaşamayacak bir noktaya mı geliyor? Yoksa tam tersi önlem mi alıyor bunu öğreneceğiz. Kanserle ilişkilendirilebilecek cevaplarımız olacak” dedi.
Gezeravcı’dan yolculuk öncesinde ve ISS’ye vardıktan sonra kan örnekleri alındığını dile getiren Prof. Dr. Esendağlı, eş zamanlı olarak ISS’de astronotların sürekli sağlık denetimlerinden geçtiklerini ve maruz kalınan basınç, radyasyon seviyesi gibi verilerin kendilerine geldikten sonra tüm parametrelerin birleştirilmesiyle maruz kalınan galaktik ortamın bağışıklık sistemindeki değişikliklerinin öğrenilebileceğini söyledi. Esendağlı ayrıca uzun süreli uzay görevlerinde astronotlarda geçmişte kardiyovasküler rahatsızlıklar ve eklem ya da kas sorunların raporlandığını kaydetti.
]]>Ülkemizde ilk sırada görülen kanserlerin dünya sıralaması ile benzerlik gösterdiğini belirten Erzurum Sağlık Müdürlüğü Halk Sağlığı Uzman Doktoru Ayşe Ceylan Demirel, Erzurum’un ise ilk beş kanserin sıralamasında ve kanser sıklığında dünyadan ve ülkemiz genelinden bazı farklılıklar bulunduğunu belirterek, “Kadınlarda, özellikle tiroid kanseri Türkiye’de yüz bin kadının 22,1’inde görülüyor iken ilimizde bu sayı 42,6’dır. Mide kanseri ise Türkiye’de yüz bin kadının 6,5’inde görülüyorken ilimizde bu sayı 19,5’tir. Erkeklerde ise özellikle mide kanseri sıklığı Türkiye’de yüz bin kişide 14,1 iken ilimizde 39’dur. Tiroid kanseri ülkemizde kadınlarda en sık görülen ikinci kanser iken erkeklerde sekizinci sıradadır.” dedi.
“Mide kanseri sıkça görünüyor”
Erzurum İl Sağlık Müdürlüğü Halk Sağlığı Bülteni’nde kaleme alınan yazıda 2018 yılı Türkiye Kanser İstatistikleri Raporunda belirtildiği üzere dünyada da kadınlarda tiroid kanseri sık görüldüğünü ifade eden, Uzm. Dr. Ayşe Ceylan Demirel, “Rapora göre tiroid kanseri risk faktörleri kadın cinsiyet, obezite, çocukluk çağı radyasyon maruziyeti, radyo aktif iyot alımı (I131), iyot eksikliği olarak belirtilmiştir. Bununla birlikte diğer ülkelerdeki artışlarla da ilgili olarak yapılan araştırmalarda kanser risk faktörlerinde artış gözlenmediği, fakat kanser tanısında gelişen teşhis işlemleri, teknikler ve kanser kayıtlarının iyi yapılmasıyla kanser sayılarındaki artışın gözlendiği sonucuna ulaşılmıştır. Mide kanseri, ilimizde hem kadınlarda hem de erkeklerde en sık görülen 3. kanserdir. İlimizdeki bu yüksek oran için öncelikle Erzurum’da mide kanserinin neden bu kadar sık olduğunun araştırılması ve mide kanseri gelişiminin önlenmesine yönelik çalışmalar yürütülmektedir.” şeklinde konuştu.
“Akciğer kanserinde sigara önemli bir etken”
Doktor Demirel, mide kanserinde bilinen risk faktörleri; beslenmede tütsülenmiş ürünler, salamura yiyecekler, işlenmiş et ve tuzlu gıda tüketimi, helicobacter pylori enfeksiyonu, bazı kalıtsal hastalıklar (lynch sendromu, li-fraumeni sendromu gibi), alkol kullanımı ve sebze, meyve tüketiminin az olması şeklinde açıklandığını hatırlatarak, “Mide kanserinden korunmak için risk faktörlerine dikkat etmek gerekmektedir. Akciğer kanseri hem yeni tanı alan kişi sayısı hem de kanser nedenli ölüm sıralamasında ilk sırada olmasının yanında tanı aldığı anda yüzde 52,7’sinde uzak organlara yayılım (metastaz) yapmıştır. Akciğer kanserinde en önemli risk faktörleri tütün ve tütün ürünleri kullanımı ve maruziyeti, asbest ve radon gazıdır. Akciğer kanserinden korunmanın en önemli yolu tütün ürünlerinin kullanılmamasıdır. İlimizde de tütün ürünleri sık olarak kullanılmaktadır. Prostat kanseri erkeklerde ikinci sıklıkta görülmektedir. Risk faktörleri 50 yaş üzerinde olmak, ailede birinci derece akrabalarda prostat kanseri tanısı olması, hayvansal gıdalardan yoğun beslenme ve bazı kimyasallara maruziyettir. Prostat kanserinden korunmak için öncelikle sağlıklı yaşam alışkanlıklarının edinilmesi ve genellikle 50 yaşından itibaren ve birinci derece akrabasında prostat kanseri görülenlerin 40 yaşından itibaren üroloji uzman hekimine düzenli olarak muayene olması önerilmektedir.” diye konuştu. – ERZURUM
]]>Rahim Ağzı Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Orhan Ünal, Türkiye’de HPV virüsüyle karşılaşma oranının kadınlarda yaklaşık yüzde 85, erkeklerde ise bu oranının yüzde 91’lere çıktığını söyledi. HPV ve buna bağlı kanserlere karşı farkındalık oluşturulmasının önemine de değinen Prof. Dr. Orhan Ünal, ‘Farkındalık, bilinçlendirmek suretiyle olmalıdır. Aşılamanın ve rahim ağzı kanserinin önemini televizyonlarda kamu spotları aracılığıyla vurgulamak gerekiyor. Aşı karşıtları kanser oranının çok düşük olduğunu söylüyor ve abartıldığını düşünüyor. Ama ben kanser üzerine çalışan ve kadın doğum hekimi olarak şunu söylüyorum; bu kanser karşımıza önlenebilir bir dönemde çıkmadığında ve yayıldığında oldukça ıstıraplı bir yol izliyor. Kanserin kemiğe ve diğer organlara sıçraması durumunda tedavisi mümkün olmuyor. Bir insanın organlarını kaybetmesini, ağrı çekmesini ve ıstırabını görmek gerekiyor. Dolayısıyla bu farkındalığı yaratmak lazım. İnsanları bilgilendirerek cinselliği tabu olmaktan çıkarmak lazım’ ifadelerini kullandı.
‘AŞILAMA DEVLET POLİTİKASI HALİNE GELMELİ’
Türkiye’de HPV aşısına ulaşma noktasında bir sıkıntı yaşanmadığını söyleyen Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Orhan Ünal, ‘Eczanelerden aşıya ulaşılabiliyor. Eskiden ikili aşı dediğimiz ve HPV’nin en çok kanser yapan tipi 16 ve 18’e etkili aşı vardı. Sonrasında erken yaşlarda sıklıkla karşılaşılan, HPV 6 ve 11 tipleriyle bulaş sonucu oluşan siğillerden de korunmak adına dörtlü aşı dediğimiz kombinasyon kullanıldı. Son olarak da HPV’nin 9 tipine karşı etkili dokuzlu aşı Türkiye’ye de yakın zamanda geldi ve kullanılmaya başlandı. Korunma için 9-15 yaş arasında 6 ay arayla iki doz yeterli olmaktadır. 15 yaşını doldurduktan sonra ise 26 yaşına kadar 3 doz aşı öneriliyor. Avustralya’da, İngiltere’de, Amerika’da olduğu gibi bu aşılama devlet politikası haline gelirse daha çok kişi aşıya ulaşabilecektir’ diye konuştu.
‘CİNSEL YAŞAM NE KADAR AKTİF OLURSA RİSK O KADAR ARTIYOR’
Türkiye’de rahim ağzı kanserine yakalanma oranının yüz binde 4 buçuk olduğunu ifade eden Prof. Dr. Ünal, ‘Türkiye’de yılda bin 500 kişi bu nedenle hayatını kaybediyor. Gelişmiş ülkelerle aramızda büyük bir fark yok. Bu anlamda bizim bulunduğumuz nokta olumlu bir yerdedir. Bunun sebeplerinden biri ülkemizde cinsel yaşamın Amerika ve Avrupa’ya göre daha geç yaşlarda başlamasıdır. Cinsel ilişki ne kadar erken yaşta olursa ve partner sayısı ne kadar fazla olursa HPV’ye yakalanma oranı da o kadar yüksek oluyor’ dedi.
‘TÜRKİYE’NİN AŞILAMA PROGRAMINA DAHİL OLMASI GEREKİYOR’
Rahim ağzı kanserinin en önemli etkeninin ‘human papilloma’ virüsü olarak adlandırılan HPV etkeniyle olduğunu sözlerine ekleyen Ünal, şöyle devam etti:
‘Türkiye’de HPV virüsüyle karşılaşma oranı kadınlarda yaklaşık yüzde 85’ken erkeklerde ise bu oran yüzde 91’lere çıkıyor. Ortalamaya baktığımızda Türkiye’de yüzde 85 oranında HPV enfeksiyonuyla karşılaşma olasılığı var. Dolayısıyla bu kadar yüksek bir oran söz konusu olduğu için bu konuda bir önlem almamız gerekiyor. Cinsel yaşam ne kadar aktif olursa bu olasılık o kadar artıyor. Bu nedenle önlem olarak da Türkiye’nin aşılama programına dahil olması gerekiyor.’
‘HPV AŞISI FELÇ YAPIYOR’ İDDİASINA YANIT: VARSAYIMLAR ÜZERİNDEN TOPLUM SAĞLIĞIYLA OYNANMAMALI
HPV aşısı ‘felç yapıyor’ iddialarına da cevap veren Prof. Dr. Orhan Ünal, birtakım varsayımlar üzerinden toplum sağlığıyla oynanmaması gerektiğini ifade ederek şöyle konuştu:
‘Her aşıda olduğu gibi HPV koruma aşısında da birtakım yan etkiler olabilir. Lokal ağrılar ve kızarıklıklar olabilir. Düşük tansiyonla karşılaşılabilir. Sinir sistemiyle alakalı otoimmun bir hastalık olan Guillain-Barre dediğimiz bir rahatsızlık iddia ediliyor ama bu konuda yapılan araştırmalar bunu tam olarak doğrulamadı. Aşının yan etkilerinin bildirildiği, toplandığı ve incelendiği bir organizasyon var. Bu incelemeler sonucunda Dünya Sağlık Örgütü ve aşı güvenliği organizasyonları ‘aşının şu yan etkisi var’ diyebileceği bir veri ortaya koymadı. 20 senelik bir aşının şu an böyle bir yan etkisinden söz edemiyoruz, ilerleyen süreçte daha fazla vakanın verilerini görmek ve değerlendirmek gerekiyor. Felç olma veya birtakım ağır komplikasyonlar olmadığını görüyoruz. Amerika’da, İngiltere’de, Avustralya’da milyonlarca insan HPV aşısı oldu. Bu insanlar felç olduğunu hiç mi bildirmiyor? Böyle bir durumda buralardan bildirimler çıkması gerekirdi.
İnsan sağlığı çok önemli. Birtakım varsayımlarla ve kötü olayları örnek göstererek bir toplumun sağlığıyla oynanmaması gerektiği kanaatindeyim. Onların bu yönde bildireceği vakalar varsa ortaya koysunlar ve öyle tartışalım. Aşılama, insan sağlığı için çok önemli bir konu. Onun için birtakım varsayımlarla hareket edilmemeli. Kadınların bu kanserle karşılaştığında başlarına gelen o kadar kötü şeyler var ki; bunlar dururken, bu olayı yaşamamış insanların ‘bu şöyle tehlikelidir, böyle felç yapıyor’ diye konuşmaları, insanları şüpheye düşürür ve aşı olmaktan vazgeçmelerine neden olur. O nedenle konuşmalarına dikkat etmeleri kanaatindeyim.?
‘HPV AŞISININ ÖMÜR BOYU KORUYUCULUĞU VAR’
Havuz, tuvalet ve hamamlar gibi ortak kullanım alanlarından HPV bulaş riskinin oldukça düşük olduğunu belirten Prof. Dr. Ünal, ‘Bu alanlardan bulaş riski yüzde 0,1’den daha az. Yani neredeyse buralardan enfeksiyon bulaşmaz, yok denecek kadar azdır. Yüzde 99 oranında seksüel yolla bulaşıyor. HPV virüsü 37 derece sıcaklığa ihtiyaç duyduğu için cinsel temas tek bulaşma yolu diyebiliriz. Prezervatifin virüsten koruma oranı ise yüzde 60’tır. Onun için korunma bakımından en etkili yol aşıdır. Bu noktada Dünya Sağlık Örgütü de aşılamanın son derece etkili olduğunu belirlemiştir ve önermektedir. HPV aşısının yıllar içinde antikor seviyesi azalsa (10-15 yılda) da ömür boyu koruyuculuğu vardır. Aşı sonrası HPV ile karşılaşan bireylerde koruma belleği aktive olduğu için antikor miktarı da tekrar yükseliyor ve koruma sağlanıyor. Tekrarlama durumu söz konusu değildir’ ifadelerini kullandı.
‘ERKEK ÇOCUKLARININ DA AŞILANMASI ŞART’
HPV aşısının erken yaşlarda önerilmesinin sebepleri hakkında da bilgi veren Ünal, ‘Çünkü 9-11 yaşlarında daha yüksek bir antikor cevabı alıyoruz. Bu yaşlarda cinsel yaşam da başlamadığı için antikor seviyesi daha güçlü oluyor. Ama tabi 45 yaşına kadar aşı yapılabilir diyoruz. Bu, erken yaşlardaki aşı kadar antikor seviyesini yükseltmiyor. O bakımdan hem erkek hem de kız çocuklarına erken yaşta aşı yapılmasını öneriyoruz. Esasında erkeklerin aşılanması gerekiyor. Bu virüsü erkekler taşıyor ve bulaştırıyor. Dolayısıyla 9 ila 15 yaş arasındaki erkek çocuklarının aşılanması şarttır. Olaya hep rahim ağzı kanseri olarak bakıyoruz. Aslında baş-boyun kanserleri, anal kanserler HPV nedeniyle oluyor. Dolayısıyla erkek çocuklarının aşılanmasını öneriyoruz’ dedi.
KORUNMANIN 3 YOLU: AŞI, PAP SMEAR TESTİ VE FARKINDALIK
HPV enfeksiyonuna çok yönlü bakılması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Ünal, gençlerin bu konuda yeterli bilgiye sahip olmadığını söyledi ve şöyle devam etti:
‘Bu durum sadece kanserden de ibaret değil. Bazı genital akıntılar, enfeksiyonlar ve cinsel yolla bulaşan diğer birçok hastalıkların da tedavi edilmesi gerekiyor. Bu hastalıklar yardımcı faktör olarak etki ediyor ve rahim ağzı kanserinin ortaya çıkmasına ve yayılmasına neden oluyor. Sigara kullanımı da bağışıklık sistemini doğrudan etkilediği için HPV enfeksiyonunun kansere ulaşmasına sebebiyet veriyor. Yüzden fazla tipi olan HPV tiplerinin yüzde 90’ı kanser yapmıyor ancak kansere yol açan orta ve yüksek tipleri 30 civarında ve hepsi de yüksek risk taşımıyor. Ayrıca yüksek riskteki tip de olsalar, yıllar içinde kansere yol açıyor bu yüzden de erken teşhisle önlenebiliyor. Yani vajinal smear taraması ile kanser öncesi lezyonlar erken teşhisle önlenebiliyor. Erken tedaviyle; sadece rahim ağzının kazınmasıyla yine gebe kalınabiliyor ve kadınlar hayatına devam edebiliyor. Birinci koruma; aşı, ikinci koruma smear testiyle takip, üçüncüsü ise halkın bilinçlendirilmesiyle farkındalık oluşturulması.’
‘AŞI YAPTIRMAK HER ŞEYİ BİTİRMİYOR’AŞIDAN SONRA TARAMA DEVAM ETMELİ’
Erken teşhisin ve düzenli taramanın hayat kurtardığını ifade eden Prof. Dr. Orhan Ünal, konuyla ilgili şu bilgileri verdi:
‘Bir kadının kanser olabilmesi için kadın doğum uzmanına hayatında hiç gitmemiş olması gerekiyor. Çünkü HPV virüsü alındıktan sonra hemen kanser yapmıyor. 5 yıl, 10 yıl hatta bazen 20 yıllık bir süreç de olabiliyor. Bu, bağışıklık sistemine göre değişkenlik gösterebiliyor. Dolayısıyla bir kez olsun bile bir uzmana gitmek ve pap smear testi yaptırmak erken teşhis açısından önem arz ediyor. Dünya Sağlık Örgütü 21 yaşından 30 yaşına kadar üç yılda bir smear aldırmayı öneriyor. 30 yaşından sonra HPV baktırmaya başlıyoruz. Bu yaştan sonra hem smear hem de HPV’ye bakılıyor ve yüksek riskli bir durum yoksa zaman aralığı 5 yılda 1’e çıkıyor. 30 yaşına kadar, virüs yüzde 90 oranında temizlenebiliyor. HPV aşısını yaptırmak bu enfeksiyonla tekrar karşılaşılmayacağı anlamına gelmiyor. Çünkü 100’den fazla tipi var. Bizim en çok kanser yapan 9 tipine karşı aşımız var. Bu nedenle aşı yapmak her şeyi bitirmek anlamına gelmiyor. Aşıdan sonra tarama devam etmelidir. 65 yaşına kadar bu taramayı yapıyoruz.?
]]>