ÖZEL: ATATÜRK SİZDEN PARTİSİNİ İKTİDAR YAPMANIZI BEKLİYOR
CHP lideri Özgür Özel, geçtiğimiz günlerde Meclis kürsüsünde partililere seslenerek “Atatürk sizden partisini iktidar yapmanızı bekliyor. Atatürk Sinop’a gidin diyor. Atatürk Erzurum’da çalışın diyor” demişti.

BAHÇELİ: ÖZEL’İN NE İÇİP YEDİĞİNE DİKKAT ETMESİ TAVSİYEMDİR
Bu sözlere yönelik MHP lideri Devlet Bahçeli “Özgür Bey’in halüsinasyon görerek grup toplantısında yaptığı konuşma ruh sağlığı konusunda hepimizi kaygılandırmıştır. ‘Atatürk sizden partisini iktidar yapmasını bekliyor’ diyerek tuhaf bir açıklamada bulunmuştur. Bugünkü CHP, Atatürk’ün partisi değil, DEM’in oyun uşağı, Türkiye düşmanlarının altı oklu uydusudur. Neymiş Atatürk dile gelmiş… Böyle konuşan Özgür Bey’in ne yiyip içtiğine dikkat etmesi samimi tavsiyemdir. CHP’de Atatürk’ten geriye hiçbir şey kalmamıştır.” dedi.

ÖZGÜR ÖZEL’DEN BAHÇELİ’YE YANIT
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, bugün Bursa Akademik Odalar Birliği Salonu’nda düzenlenen belediye başkanları aday tanıtım toplantısına katıldı. Özel konuşmasında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye sert sözlerle yanıt verdi.
Özel, şunları söyledi: “Sinan Ateş cinayetine taziye bile vermeyen partinin genel başkanı, kendi evlatlarının cenazesine gitmeyenler, taziyesine gitmeyenler bugün dönmüşler CHP’ye laf ediyorlar. Ne için laf ediyorlar biliyor musunuz? Ben geçen grup konuşmasında 81 il başkanımızın gözüne baktım ve dedim ki ‘Kalkın ayağa, gidin memleketinize ve Atatürk’ün partisini iktidar yapın. Atatürk sizden bunu bekliyor. Cumhuriyet’in 100 yıl önce kurucu kadroları, memleketi işgalden kurtaranlar, düşmandan temizleyenle, bu memleketi kuruluşunu örgütleyenler sizden bugün 100 yıl sonra memleketi, Cumhuriyeti bir daha kurmanızı bekliyor’ dedim. Devlet Bahçeli, bugün çıkmış ‘Özgür Bey’in akıl sağlığı yerinde mi? Atatürk öldü. Kendisi ruh mu çağırmış da Atatürk’le görüşmüş’ diyor. Sayın Bahçeli, kim ruhla, kim cinle, kim nereden besleniyor, fikri bir günde 180 derece değişiyor bilmem. Dün övdüklerine bugün küfretmenin, dün tükürdüğü suratı bugün öpmenin, dün ak dediğine bugün kara demenin, neyin nesi olduğunu, nereden estiğini ben bilmem. Onu senin zihninle baş başa bırakıyorum.

“ATATÜRK SENİN İÇİN ÖLDÜ”
Ama bilmen gereken bir şey var. Atatürk öldü diyorsan, sen bu Cumhuriyet düşmanlarına, Atatürk’e husumet duyanlara, Kurtuluş Savaşı yoktur diyenlere, keşke Yunan kazansaydı diyenlere, koltuk değneği olduğun gün Atatürk senin için öldü. Atatürk senin için öldü. Ama Atatürk onun ilkeleri için yaşayanlar için, onun eseriyle gurur duyanlar için, onun emanetini, canı pahasına savunmayı göze alanlar için, iktidarda olmasa yıllarca muhalefette kalsa da birkaç tayin, birkaç çıkar, birkaç iş, üç beş mevki için, partisinin kurultayını kaybetmemek için onu satmayanların partisidir. Atatürk bizim yüreğimizde yaşıyor Sayın Bahçeli. Atatürk, 6. filoyu denize dökenlerin, her seferinde bu memleketi düşman işgaline kaptırmamak için ölmeyi göze alanların, öyle senin yanında durduğun gibi çağırdığında havaalanına gidip kot üstüne perdeli kumaştan kefen çekenlerin değil Çanakkale’nin dedesi kefensiz yatanların partisidir. Bu memlekette ilkokul 1’de ‘Atatürk ölmedi, içimizde yaşıyor’ şiirini okuyan, gözü yaşla bu şiiri burasında hisseden on milyonlar, seksen milyon yaşıyor. Atatürk senin için öldü. Senin için ölsün zaten Atatürk. Atatürk’ün adını anma sen.”
]]>Eğitim-Bir-Sen Manisa 1 No’lu Şube Başkanı Halil Kallat, “27 yıl önce, 28 Şubat’ta, hiçbir zaman demokratik yolla iktidara gelemeyen vesayet örgüt ve odaklarının, demokrasiyi, kanunu, hakkı, hukuku, teamülü, meşruiyeti, görgüyü, nezaketi, insaniyeti çiğneyip, milletin hür iradesiyle seçilmiş hükümetine karşı, silah ve zor kullanarak ahlaksızca, kabaca, pervasızca, saygısızca yaptıkları darbeyi, asla unutmadık, unutmayacağız. 28 Şubat, Washington’da ‘bizim çocuklar’ diye kodlanan Siyonist ihanet şebekesinin, beynelmilel millet düşmanları ile müştereken, ‘bin yıllık’ temel değerlerimizi bütünüyle çökertmek amacıyla yaptıkları organize bir yıkım operasyonudur. Milli iradenin idareye dönüşerek ekonomide, yönetimde, demokraside, toplumsal barışta, gelir dağılımında iyileşmelerin başladığı bir dönemde, Türkiye’nin yolu kapatılmak, yürüyüşü engellenmek istenmiştir. Ülkesi, devleti, milleti ile Türkiye’nin kendi dünyasına ve değerlerine dönmesinden, kendi zemininde, kendi tarihi ve hayati amaçlarına yönelmesinden rahatsız olan vesayet odakları, asker, yargı, siyaset, medya, iş çevreleri ve kimi sözde sivil toplumdaki iş birlikçileri ile bir dizi yasa dışı ve gayrimeşru uygulamayı zorbaca devreye soktular. 28 Şubat siyasi iradeyle birlikte Türkiye’nin ekonomik birikimlerine, yaşama heyecanına, inanç değerlerine, demokrasi irade ve talebine, eğitime, sağlığa, özgür basına, haber alma özgürlüğüne, aşımıza, ekmeğimize, emeğimize, geleceğimize yapılmış bir darbedir. Milletimiz, sabrı, feraseti, dirayeti ile ‘bin yıl süreceği’ iddia edilen zalim kuşatmanın zincirlerini kısa zamanda kırmış, faillerinin boynuna dolamıştır. Medeniyet değerlerine, milli iradeye suikast yapmak isteyenler, bin yıllık köklü irfan ve geleneğin yenilenen şuuru, asil duruşu ve sakin öfkesi karşısında 3-5 yıl içinde darmadağın olmuş, tarihin çöplüğüne süpürülmüştür. Ruhunu, vicdanını kanattıkları insanımızın lanetine müstahak olanların yarınları olamaz, olmamıştır. Nitekim darbeciler çok geçmeden yargılanmış, çetenin elebaşlarının rütbeleri sökülmüş, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almışlardır. Ancak anlaşılmaz bir çelişki olarak hala 28 Şubat mağduru insanların olması, millet vicdanını yaralamaktadır. Gecikmiş de olsa, adaletin tecellisi için mezkür mağduriyetlerin mutlaka giderilmesi gerekmektedir.” dedi.
“Ne biz ne millet ne de tarih unutacak”
Zorbalığın egemen olmak istediği o zor zamanlarda, aralarında sözde hak ve özgürlük mücadelesi verdiklerini söyleyen kimi sözde sendikaların darbecilere fiili destek vermesinin millet vicdanında derin yara açtığına dikkat çeken Kallat, “Benzer tezgahı daha sonraları ‘Ulusal Birlik Hareketi Platformu’ adıyla tertip eden sözde sendikacılık anlayışı, milletin özgür irade ve demokratik haklarını gasp edenlerle doğrudan iş birliği yaparak var olmaya çalışmakla, sivil toplum örgütlenmesinin de sendikal faaliyetlerin de yüz karası olmuştur. Eğitim-Bir-Sen, kurulduğundan bu yana, ülke ve millet geleceğinin tehlikeye girdiği her dönemde, varlık amacını baskıya, yasaklara, haksızlığa tavizsiz karşı koyarak tahkim etmiş, her türlü riski göğüsleyerek direnmiştir. 15 Temmuz’da olduğu gibi vatan ve millete bağlılığımızı sözde değil, özde kanıtlamış bir teşkilat olarak, bundan böyle adını bile duymaya tahammül edemediğimiz darbe girişimleri, en amansız, daha kesin, daha keskin bir direnişle karşılarında önce bizi bulacaktır. Milletimiz, darbecileri fiilen yargılayıp mahküm ederek özgürlük ve demokrasi tutkusunu, hak edilerek kazanılmış gerçek değere dönüştürmüştür. Direnerek darbeleri tarihin karanlığına gömen iradenin ürettiği değerler, bilgide, eğitimde, sanatta, sosyal dayanışmada, demokrasi kültüründe, milli hassasiyetlerde, öz güven artırmada yüksek bir bilinç ve eylem kültürü ile kökleşmeli, kalıcı olmalıdır. Hayat içinde canlı etki ve sonuçları ile bu bilinci üretemezsek, darbeleri püskürten, istiklali tesis eden irade, istikbali tesis edecek idareye dönüşemez. Eğitim-Bir-Sen olarak, darbelere alkış tutanları ve destek verenleri, söylem, eylem ve hatırlatmalarımızla ne biz ne millet ne de tarih unutacak, affedecektir. Bundan böyle bir daha böyle meşum günlerin yaşanmaması; daha özgür, daha aydınlık, daha müreffeh yarınlar için omuz omuza vermeliyiz.” diye konuştu. – MANİSA
]]>İbn Haldun Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Irfan Ahmad moderatörlüğünde yapılan panele, Gazze İslam Üniversitesinden Kamalain Shaath, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesinden David Miller ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nden Prof. Dr. Berdal Aral konuşmacı olarak katıldı.
Sempozyumun açılış konuşmasını Norveçli Prof. Dr. Mads Gilbert yaptı.
Gilbert, burada yaptığı konuşmada, Gazze’nin herkesi etkileyen bir mücadele olduğunu vurgulayarak, “Eğer İsrail cezasız kalmaya devam edecekse ve bu Amerika Birleşik Devletleri tarafından desteklenen İsrail’in herhangi bir sonucu olmaksızın öldürmek istedikleri kadar kişiyi öldürmelerine izin verilecekse sırada kim olacak ve çocuklarımız ve torunlarımız için dünya neye benzeyecek?” dedi.
Filistin halkının acı çektiğini, ölüm, yaralanma, açlık ve susuzlukla mücadele ettiğini kaydeden Gilbert, “Hepsinden önemlisi Filistin halkı sömürgeciliğe, işgale ve apartheide karşı direnişlerinde dimdik ayakta duruyor.” diye konuştu.
Gilbert, Gazze’de yaşananların İsrail tarafından yapılan ve ABD’nin desteklediği yüzde 100 beşeri bir felaket olduğuna dikkati çekerek, “Bunun askeri bir anlamı yoktur, bu ortadan kaldırma politikasıdır. Bu, toprak çalmanın ve toprağın sahibi olan insanları öldürmenin sömürgeci siyasetidir.” ifadesini kullandı.
Filistinli sağlık çalışanlarının şu anda bu dünyanın ahlaki pusulaları olduğunu belirten Gilbert, onların gerçek kahramanlar olduğunu söyledi.
Gilbert, Gazze’de derhal ateşkes sağlanması gerektiğini vurgulayarak, bölgeye gıda, su, sağlık ekibi ve tıbbi malzeme girişine de izin verilmesi gerektiğine işaret etti.
Yardımların Gazze’ye girişinin uluslararası toplum tarafından kontrol edilmesi gerektiğini dile getiren Gilbert, Gazze’nin yeniden inşasının da önemine değindi.
Gilbert, sorumluluğun Filistinlilerde olması gerektiğinin de altını çizerek, Gazze’nin çok güzel bir yer olduğunu ve orada uzun yıllar çalıştığını anlattı.
Dört ay boyunca Gazze’de her gün ortalama 10 çocuğun uzuvlarının kesildiğini aktaran Gilbert, gerekli ameliyatlar için Gazze’de rehabilitasyon hizmetine de ihtiyaç duyulduğunu söyledi.
Gilbert, Gazze’deki çocukların yüzde 90’ının ishal, kusma gibi bulaşıcı hastalıklara yakalandığını, hastalıklar nedeniyle su ihtiyacı daha da artan çocukların temiz su kaynaklarına erişiminin olmadığını vurguladı.
Gilbert, şunları kaydetti:
“Bu dünyanın nesi var böyle? İsrail’in dört ay boyunca insanları aç bırakarak, öldürerek, sakat bırakarak ve dondurarak ölümle korkutmasına izin vermek. Orta Çağ’a geri mi döndük? Ormana mı döndük? Her birimiz tavır almak zorundayız çünkü dediğim gibi bu sadece Filistinlilerin davası değil. Şehitleri asla unutmayacağız. Baskıya, ırkçılığa ve sömürgeciliğe asla boyun eğmeyeceğiz. Filistin halkının yanında dimdik duracağız çünkü belki 15 yıl sonra ya da 20 yıl sonra dünyanın Filistinlilere şu anda gösterebileceği dayanışmaya ihtiyacımız olacak. Taleplerimiz basit. Gazze’yi yeniden inşa edeceğiz ama önce ateşkes talep ediyoruz, kuşatmayı kaldırın, Filistinlilerin sağlık hizmetlerini açın, sınırları açın, çocukları koruyun ve Filistin’in işgalini durdurun!”
“Ve şimdi ateşkes çağrısı yapıyoruz, soykırımı durdurun, Filistin’i özgürleştirin”
Gazze İslam Üniversitesinden Shaath, akademik özgürlüğün entelektüel ve fiziksel olmak üzere iki farklı yönü olduğunu dile getirdi.
Entelektüel anlamda akademik özgürlüğün doğru araştırmanın özgürce yayımlanması olmadığına işaret eden Shaath, önemli olanın konuları tartışma özgürlüğünün bulunması olduğunu vurguladı.
Shaath, insanların fikirlerini kamuya açık bir şekilde ifade etmeleri nedeniyle cezalandırma korkusu olmadan hareket edebilmeleri gerektiğine dikkati çekti.
Fiziksel olarak da akademisyen ve öğrencilerin hareket alanlarının kısıtlanmasına, kısıtlı kaynaklara ve personel güvenliğine yönelik tehditlere işaret eden Shaath, “Aslında İsrail ile Filistin bağlamında, aslında belki de entelektüelden ziyade fiziksel tarafa daha fazla vurgu yapıyoruz. Dolayısıyla öğrenciler için yüksek öğretim kurumlarına erişimimiz yok ve akademisyenler için uluslararası konferanslara katılma imkanımız yok. Küresel akademik topluluklarla ilişki kurmanın ve değerli işbirlikleri oluşturmanın bir yolu yok.” ifadelerini kullandı.
Shaath, bu sempozyumun da İsrail kurumlarının ve üniversitelerde Filistinlilere karşı İsrail’i destekleyen akademisyenlerin boykotu için önemine değinerek, “Ve şimdi ateşkes çağrısı yapıyoruz, soykırımı durdurun, Filistin’i özgürleştirin.” şeklinde konuştu.
“Biz entelektüeller ve akademisyenler olarak hegemonyanın bir parçası olmamalıyız”
İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesinden Miller, akademik özgürlüğün gerekliliğine değinerek, “Siyonistler akademik özgürlüğe karşıdırlar çünkü Filistin’in varlığının ifade edilmesine ve hatta buna dair herhangi bir işarete ya da Siyonist projeye yönelik herhangi bir eleştiriye karşıdırlar.” dedi.
İsrail’in Gazze’ye saldırılarında üniversitelerin de hedef alındığını anımsatan Miller, “Gazze İslam Üniversitesi, geçen yıl 10 ve 11 Ekim tarihlerinde, oldukça Siyonist bir şekilde bombalandı ve daha sonra Aralık ayına kadar devam eden bir dizi saldırı ile tamamen yok edildi.” şeklinde konuşarak, “Bunlar kaza değil, Bunlar, duyduğumuz gibi akademisyenlerin hedef alınarak öldürülmesidir, tıpkı kurtarma görevlilerinin, doktorların, öğretmenlerin hedef alınarak öldürülmesi gibi.” diye konuştu.
İstanbul Medeniyet Üniversitesinden Aral da asıl sorunun İsrail’in Gazze’ye yönelik yaptığı saldırlar olduğunu vurgulayarak, şunları kaydetti:
“Çok fazla suç işlediniz, bölgeyi işgal ettiniz, suçlusunuz. Biz entelektüeller ve akademisyenler olarak hegemonyanın bir parçası olmamalıyız. Özgür düşünürler olmalıyız, adaletle hareket etmeliyiz ve baskı ve işgal mağdurlarına verdiğimiz destekle hareket etmeliyiz.”
]]>“45 yıl önce, hiçbir devrimci insanların onlara suçlu gözüyle bakacağı bir günün geleceğini düşünemezdi” diyor Sadegh Zibakalam. O, 1979 İslam Devrimi’nde Şah’a karşı protesto için sokağa çıkan milyonlarca İranlıdan biri.
Ancak şimdi, devrimin 45. yılında çoğu genç, İran liderlerini, devrimi ve onu savunanları sorguluyor. 2022 yılında, 22 yaşındaki Mahsa Amini’nin başörtüsünü olması gerektiği şekilde takmadığı gerekçesiyle ahlak polisi tarafından öldürülmesinin ardından rejim karşıtı protestolar güç kazandı.
İnsan hakları ihlalleri, kısıtlanan sosyal özgürlükler ve İran devletinin ekonomisi de hoşnutsuzluk yaratıyor.
İran’ın nükleer aktiviteleri sonucu Batı tarafından uygulanan yaptırımlar ekonomisine zarar veriyor ve enflasyon, Ocak’a kadarki son 12 ayda yüzde 43’e yükseldi. Ayrıca ABD’nin bölgedeki İran destekli gruplara karşı füze saldırıları devam ediyor.
Genç neslin bir kısmı, İran’ın bugünkü durumundan devrimcileri sorumlu tutuyor ve “gerçekten bunun için mi savaştıklarını” soruyor.
Üniversite yıllarını İngiltere’de geçiren Zibakalam, “Bunu dikbaşlılıktan ya da nefretten ya da gurur ve önyargıdan söylemiyorum, ancak 1979’a geri dönsek, aynısını yapar ve devrimde yer alırdım” diyor:
“Ne istedik? Özgür seçimler, siyasi suçluların olmamasını, ülkenin liderinin ne istiyorsa onu yapmamasını istedik.”
Devrimi değil, ülkenin liderlerini suçluyor.
“Ben ve benim gibi insanların hatası, devrimin hedefleri olan özgürlük ve demokrasi yerine, antemperyalist sloganları takip ettik, ‘Amerika’ya ölüm’ ve ‘İsrail’e ölüm’ ya da ‘İsrail’i yok edeceğiz’ gibi.”
Bugün hala 1970’lerde uğruna savaştığı prensiplere inanıyor. Geçen yıl, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” protestolarına katıldığı için Tahran Üniversitesi’nde siyaset bilimi öğretmenliği işini kaybetti.
45 yıl önce, İslami Cumhuriyet’in kurucusu Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin devrimcilere verdiği söz özgürlüktü.
1978 yılında Fransa’da sürgündeyken yaptığı bir konuşmada Humeyni, “Özgürlük bir insan hakkı. Bir ülkenin bağımsızlığı herkesin hakkı. Bir insanı hapsedip özgürce konuşmasını engellememelisiniz” demişti.
Bu konuşmaları dinlemek artık pek çok kişinin, özellikle de Humeyni dönemini hiç yaşamamış kuşakların, aktivistlerle mevcut düzen arasındaki bugünkü mücadeleyi düşünmeye itiyor.
Şah ve Humeyni’nin devrimdeki rolü
Muhammed Rıza Pehlevi, Batılılaşma, ekonomik büyüme, İran’ın antik ve İslam öncesi tarihini ulusal bir gurur olarak aşılamaya odaklandığı 37 yıldan fazla süre ülkeyi yönetti.
1960’larda kadınlara oy hakkı verildi ve görece erkeklerle eşit haklar sağlandı.
Tahran, bütün gece kulüpleri ve kabareleriyle bir parti şehri olarak biliniyordu, İran şarabı dünyaya ihraç ediliyordu.
Ancak bu sosyal özgürlüklere rağmen, Şah otokratik tarzı ve demokrasi yoksunluğu nedeniyle eleştirilerle karşılaşıyordu. Şii Müslüman din adamları onu İslami değerleri yıkmakla suçluyordu. İran’ın komşusu Sovyetler Birliği’nden etkilenen solcu gruplar ise ülke genelinde daha eşit haklar için çağrı yapıyordu.
1978’in ortalarına kadar çok az kişi İran’ı derinden değiştirebilecek bir devrimi hayal edebilirdi, ancak bu devrim gerçekleştiğinde, solcu aydınları, milliyetçileri, laikleri ve İslamcıları kapsıyordu.
Yıl ilerledikçe Şah karşıtı göstericiler taleplerini giderek daha fazla dini terimlerle çerçevelemeye başladı. Yıl sonunda, sokaklarda İslami söylem üstün gelmişti.
Humeyni kendini, birleştirici bir İslam hükümetinin başı olarak gösteriyordu. Milyonlarca kişi, İran’ı Kur’an’da belirtilen vaat edilen İslam toplumuna dönüştürmeye çalışan kutsal bir figür olarak ona saygı gösteriyordu. Humeyni, Müslüman cemaatinin başı olan İmam unvanını aldı.
1979’da televizyonlarda milyonlarca insanın Tahran sokaklarında 15 yıl sonra sürgünden dönen Humeyni’yi karşılamak için sıralandığı anları gösteriyor. Videolarda, kalabalıklar arabasını durduruyor ve bereket umarak ona doğru kumaş parçaları fırlatıyordu.
İran’a gelmesinden önce, belli bir gün saat 22.00’de gökyüzüne bakıldığında, başarının işareti olarak Ay’ın yüzeyinde Humeyni’nin yüzünün görüleceği dedikodusu yayılmıştı. Çoğu kişi bunu denedi.
İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin eşi Farah Pehlevi şu an sürgünde yaşıyor.
“Çok şaşırmıştık, kendimize ‘insanları buna inanmaya iten ne’ diye soruyorduk” diyen Pehlevi, eşi ve üç çocuğuyla 1979’un başında “tatil” adı altında İran’ı terk etmiş ve bir daha geri dönmemişti.
Devrime giden haftaları düşününce, artık hayatta olmayan eşi için, “bu ülke için sarf ettiği tüm çabadan sonra bu olanları görmek derin bir üzüntüydü” diyor.
Gösterilerde yer alanların çoğunun akademisyen ve entelektüel olduğunu belirtiyor. “Kendimize sürekli, ‘ne çeşit gruplar insanların beyinlerini doldurup onları sokaklara dökebilmişti’ diye soruyorduk.”
Humeyni’yi destekleyen solcu ve din karşıtı gruplar arasında, komünist İran Tudeh Partisi de vardı. Şu an Londra’da yaşayan Shahran Tabari, bu partinin bir üyesiydi ve amcası partinin lideriydi. Şimdi, Şah’ı devirme kararını sorguluyor. “Demokrasinin ne olduğunu anlamadık” diyor.
Muhalefetteki bazı insanların olan biteni kabul etmediğini ancak sessiz aldığını söylüyor:
“Herkes ne olursa olsun Şah’ın gitmesini istedi. Nasıl olduğunu anlamak zor. Sanki hepimizin beyni yıkandı ve manipüle edildik.”
“Hedefe giden her yolda her şey mubahtır”
Ona katılanlardan biri Homa Nategh. Devrim sırasında Tahran Üniversitesi’nde profesördü. 2016’da ölen Nategh, kendisini sorumlu hissediyordu.
Devrimin solcu beyinlerinden biri olarak tanınıyordu. Harekete destek veren kitap ve makaleler yazdı, çeviriler yaptı.
Devrim rejimi başa geldikten birkaç ay sonra, Nategh dini yetkililerle ilgili gerçekleri fark etti ve Fransa’ya kaçtı.
“Benim suçluluğum diğerlerinden daha büyük” diye yazdı 1990’lardaki bir makalesinde:
“Devrim sırasında, hem eğitimci hem araştırmacı olarak görev aldım. Ne yazık ki, ben de bu coşkuya kapıldım, çekincelerimi ve bilgilerimi bir kenara bırakıp sokaklardaki kalabalığa katıldım, kendimi kalabalığın cehaletiyle aynı hizaya getirdim.”
Aynı zamanda BBC’ye verdiği sayısız röportajda, çalışmalarının insanları Şah’ı devirmek için kışkırttığını ve 1970’lerde yazdıklarına artık katılmadığını söylemişti:
“Hedefe giden her yolda her şey mubahtır. Özgürlük için haykırıyorduk ancak bunun gerçek anlamını çok az anlıyorduk. Özgürlüğün özünü ne ben ne de başka biri anladı, onu kendi çıkarlarımıza uyan şekilde yorumladık.”
Sadegh Zibakalam, insanların manipüle edildiğini ve beyinlerinin yıkandığını reddediyor:
“Asla bu şekilde değildi. Fotoğraflara bakın. Habersiz oldukları için onları suçlayamazsınız. Devrimciler kimdi? Öğrencilerdi, üniversite profesörleriydi. Propagandayla yönlendirildiklerini öne sürmek saygısızlıktır.”
Devrimden sonra çeşitli sol gruplar yasaklandı, üyeleriyse Humeyni’nin İslam Devrimi’ni kurmasına yardım eden, devrimin öne çıkan figürlerinden bazılarıyla birlikte infaz edildi.
Yine de Zibakalam eleştirilerin “halkın mevcut rejimden duyduğu memnuniyetsizlikten kaynaklandığına” inanıyor.
İran liderlerine göre devrim İran’ı yabancı ülke, özellikle de ABD ve Batı’dan özgürleştirdi. İslam Devrim Muhafızları’nı ve ulusal silah endüstrisinin kurulmasını savunmadaki bağımsızlığın kanıtı olarak gösteriyorlar. Özellikle en yoksul kesim için sağlık ve eğitim sağladıkları için övgü alıyorlar.
“Acıyı yanımda taşımak istemiyorum”
Ancak Pehlevi yönetimini sona erdiren devrimden 40 yıl sonra, İslam Cumhuriyeti yeni bir problemle karşı karşıya kaldı ve bazı protestocular Pehlevi kralları lehine slogan atıyordu.
“Rıza Şah, ruhun şad olsun” ve “Kralsız bir İran doğru değil” bunlardan bazıları.
Ayrıca bazı eski devrimciler af diliyor.
“Yıllarca devam eden propagandaya rağmen, insanların kralın İran için yaptıklarını şimdi anlaması cesaret verici” diyor eski Kraliçe Farah Pehlevi:
“Çoğu bana devrime katıldığı ancak şimdi pişman olduğunu söyleyen mailler atıyor. Onları affetmemi istiyorlar”.
“Affedecek misiniz?” diye soruyorum.
“Tabii ki” diyor, “Çünkü acıyı yanımda taşımak istemiyorum.”
]]>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Ak Parti Aday Tanıtım Toplantısına katıldı. Burada konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan “İstanbul Belediye Başkanlığı adaylığımızdan itibaren siyasi hayatımızın her safhasında biz bunlarla karşılaştık, bunlarla mücadele ettik. Bu kibirli cehaletin nerelere varabileceğini 28 Şubat döneminde iktidarımızın ilk yıllarındaki müessif hadiselerde hep birlikte gördük. Samimi bir üzüntüyle ifade etmek isterim ki, bu kirli oyunun siyasetteki en büyük aparatı da maalesef hep CHP oldu. Şimdilerde her ne kadar oy oranları düşük de olsa kimi başka partilerin de bu sinsi oyunda rol almak için adeta can attığını görüyoruz. Her şey değişiyor ama CHP ve şürekasının baş rolünü kimseye bırakmadığı, toplum ve siyaset mühendisliği senaryoları aynı kalıyor. Puslu dönemlerin, kadrolu provokatörlerine yeniden iş başı yaptırılırken 30 yıl öncesinin senaryolarının güncellemeye ihtiyaç dahi duyulmuyor. Yine hayat tarzı, köken, mezhep, inançlar ve semboller üzerinden pis bir oyun oynanmaktadır. Cumhuriyetimiz ve onun kurucu Gazi Mustafa Kemal her zamanki gibi yine istismara, en elverişli malzeme olarak öne sürülüyor. Oysa bu milletin ne Cumhuriyetle ne de Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemal’le bir sorunu, sıkıntısı, derdi, problemi vardır. Şunu çok açık ve net ifade etmek istiyorum. Bu kavramların arkasına saklanarak siyaset yapmak, hassasiyet emaresi asla değildir. Tam tersine olur olmaz bahanelerle, yalan yanlış söylemlerle bu yönde yapılan çıkışlar, siyasi tükenmişliğin kirli senaryolarda rol alma gayretkeşliğinin işaretidir. Türkiye bu tuzağa düşmeyecek kadar demokrasisini derinleştirmiş, kalkınmasını ilerletmiş, bölgesi ve dünya ile bütünleşmiş bir ülkedir. Yine de tedbiri elden bırakmadan bu çirkin senaryoları ve oyuncularını izlemeyi gerçek niyetleri ve yüzleri milletimize ifşa etmeyi sürdüreceğiz.” dedi.
“ÖZGÜR EFENDİ’Yİ DE ÖZGÜRLEŞTİRECEĞİZ”
Cumhurbaşkanı Erdoğan “Her karışı terle ve kanla sulanmış vatan toprakları üzerinde ameliyat yapmaya kalkanlara meydanın boş olmadığını, milletimizin İstiklaline ve İstikbaline sıkı sıkıya sarıldığını göstermek boynumuzun borcudur. Riyad’dan size ekmek çıkmaz. Tişörtleri farklı bir şekilde boyamak, size bir şey kazandırmaz. Samimiyseniz, dürüstseniz bunu ülke genelinde milli ve yerli olarak ifade edin. İpleri emperyalist güçlerin elinde olan terör örgütleriyle, milletimizle ve devletimizle meselesi olan marjinal kesimlerin bize yönelik husumetlerini anlayabiliyoruz. Bunların hepsi de var oluşlarının gereğini yapıyorlar. Bizi üzen ülkemizin ikinci büyük siyasi partisi hüviyetine sahip CHP’nin Türkiye düşmanlığına kuyruk olmasıdır. Açıkçası CHP uzunca bir süredir siyaseten iflas etmiş durumdadır. Ne millete umut verebiliyorlar, ne de proje ve vizyon namına ortaya bir fikir koyabiliyorlar. Bu partinin emanetçi genel başkanı milleti tahkir ve tahrik ederek parti içi iktidar kavgasını unutturmaya, bundan başka hiçbir işe yaramıyor. Özgür Efendi’nin genel başkanlık macerası daha başlamadan vesayet gölgesi altında bitmeye yüz tuttu. İnşallah 31 Mart seçimlerinde sadece şehirlerimizi gerçek belediyecilikle buluşturmakla kalmayacağız, bu seçimlerle elde edeceğimiz zaferle aynı zamanda Özgür Efendi’yi de özgürleştireceğiz” diye konuştu.
]]>