Gerçek adı Müslüm Akbaş olan sanatçı, 7 Mayıs 1953’te Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesinin Fıstıközü köyünde, tarım işçileri Mehmet ve Emine Akbaş çiftinin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi.
Zeyno ve Ahmet adında iki kardeşi olan Gürses’in ailesi, ekonomik sıkıntılar nedeniyle kendisi 3 yaşındayken Adana’ya göç etti. Müslüm Gürses, ilkokuldan sonra eğitime devam edemeyerek, bir süre ayakkabı tamircisi ve terzi dükkanında çalıştı.
14 yaşındayken Adana’da ses yarışmasına katıldı
Babasının engellemesine rağmen, annesinin desteğiyle 1967’de henüz 14 yaşındayken Adana’da bir çay bahçesinde düzenlenen ses yarışmasına katılan sanatçı, birinci olarak dikkati çekti.
Usta sanatçı, yarışmadan sonra “Gürses” soyadını kullanırken, bir yandan da halk eğitim merkezinde müzik dersleri almaya başladı.
Kendisine yapılan teklifle kısa bir süre çay bahçesinde türkü söyleyen sanatçı, işlerin iyi gitmemesi sebebiyle terziliğe geri dönmek zorunda kaldı.
Gürses, müziğe başladığı ilk yıllarla ilgili yaptığı bir açıklamada, “İlkokulu bitirdim. Gerisi yok. Adana’da damda yatarken uzun hava okudum. Arkadaşım halkevine gidiyordu. Ben de gittim. Derken Çukurova Radyosu’nda sanatçı oldum.” ifadelerini kullanmıştı.
İlk plağı “Emmioğlu/Ovada Taşa Basma” büyük başarı yakaladı
Adana’daki bir gazinoda assolist olarak sahne alan Sadık Altınmeşe’nin rahatsızlanmasının ardından onun yerine sahneye çıkan sanatçı, büyük ilgi gördü ve mikrofonu bir daha elinden bırakmadı.
Müslüm Gürses, bir yandan Adana’da çeşitli mekanlarda konserler verirken, 1967’den itibaren her cumartesi TRT Çukurova Radyosu’nda, canlı olarak türküler söyledi.
İlk plağı “Emmioğlu/Ovada Taşa Basma” adlı 45’liği 1968’de çıkaran sanatçı, kariyer basamaklarında hızla yükselmeye başladı.
Sanatçı, 29 Mayıs 1969’da babasının annesini öldürmesiyle büyük sarsıntı yaşadı. Bir iddiaya göre, aynı gün Gürses’in kız kardeşi Zeyno Akbaş’ı da öldüren babası, cezaevine girdi.
Hayatının bu noktasıyla ilgili hiçbir zaman konuşmak istemeyen ünlü sanatçı, annesinin vefatının ardından geldiği İstanbul’da, “Giyin Kuşan Selvi Boylum/Hayatımı Sen Mahvettin” ve “Gitme Gel Gel/Haram Aşk” adlı iki 45’lik plak doldurdu.
Gürses, “Sevda Yüklü Kervanlar” adlı şarkısıyla geniş kitlelere ulaşmayı başarırken, “Sevda Yüklü Kervanlar/Vurma Güzel Vurma” isimli 45’liği 300 bin basılarak dönemin rekorunu kırdı.
Askerliğini Mamak’ta yapan sanatçı, vatani görevini tamamladıktan sonra Burhan Bayar’ın bestelerine yer verdiği çok sayıda plağı hayranlarıyla buluşturdu.
1990’lı yıllarda müzik dünyasında ikinci çıkışını yakaladı
Müslüm Gürses, 1978’de Anadolu turnesi dolayısıyla Tarsus’tan Adana’ya dönerken trafik kazası geçirdi. Sürücünün hayatını kaybettiği kazada, öldü sanılarak morga kaldırılan Gürses’in yaşadığı son anda fark edildi ve ameliyata alındı.
Kazada, alnı ciddi biçimde zedelenen sanatçının başına, beynini koruyacak plaka takıldı. Gürses, kazadan dolayı koku alma duyusunu yitirdi. İşitme duyusu da ciddi biçimde zarar gören sanatçı, yavaş konuşmaya başladı.
Usta sanatçı, 1990’lı yılların başında “Özür Diliyorum Senden”, “İsyankar” ve “Ben İnsan Değil miyim?” adlı albümleriyle müzik dünyasında ikinci büyük çıkışını yakaladı.
Yaşadığı acılarla sanatını yoğuran Gürses, şarkılarında kendisini umutsuz, çaresiz hissedenlerin hislerine tercüman olmaya çalıştı. Bir röportajında Orhan Gencebay ile arasındaki farkı, “Orhan ağabey bizim pirimizdir. Orhan Gencebay, ‘Böyle gelmiş, böyle gitmez’ diyor. Bizse ‘Böyle gelmiş, böyle gider’ diyoruz” sözleriyle ifade etmişti.
2006’da “Aşk Tesadüfleri Sever” albümünde sınırlarını aştı
Müslüm Gürses, “Gönül Teknem” adlı albümünün yanı sıra yazar Murathan Mungan’la ortak projesi “Aşk Tesadüfleri Sever” adlı albümü 2006’da çıkararak müzikseverlerin beğenisine sundu.
David Bowie, Bjork, Bob Dylan ve Leonard Cohen’in de aralarında olduğu birçok yabancı müzisyenin bestelerine Mungan’ın yazdığı sözleri yorumlayan sanatçı, albümde Haris Alexiou şarkısını Sezen Aksu ile seslendirdi.
Unutulmaz isim, yaşamının son yıllarında bazı pop ve rock tarzındaki şarkıları da repertuvarına katarak, Bülent Ortaçgil’in “Sensiz Olmaz”, Nilüfer’in “Olmadı Yar”, Teoman’ın “Paramparça”, Tarkan’ın “İkimizin Yerine”, Şebnem Ferah’ın “Sigara” ve Kenan Doğulu’nun “Tutamıyorum Zamanı” adlı çalışmalarını da seslendirerek, 2009’da “Sandık”, 2010’da ise “Yalan Dünya” albümlerine imza attı.
Onlarca albüm ve plak yaptı
Gürses’in 1975-1978 yıllarında dört farklı “Müslüm Gürses” adlı albümü yayımlanırken, 1976’da “Öldürdüğün Yetmedi mi”, 1979’da “Gazla Şoför”, “Bağrıyanık”, 1980’de “Umutsuz Hayat”, “Esrarlı Gözler”, 1981’de “Mutlu Ol Yeter”, 1982’de “Müzik Ziyafeti”, “Tanrı İstemezse”, 1983’te “Anlatamadım”, “Dertliler Meyhanesi”, 1984’te “Yaranamadım”, 1985’te “Güldür Yüzümü”, “Gitme”, 1986’da “Sevda Yolu”, “Yıkıla Yıkıla”, “Küskünüm”, “İlk Aşkım Son Sevgilim”, “Hayatımı Sen Mahvettin”, 1987’de “Farketmez”, “Talihsizler”, 1988’de “Aldatılanlar”, “Dertler İnsanı”, “Vefasız Alem”, “Maziden Bir Demet”, 1989’da “Arabeskin Devleri”, “Bir Fırtına Kopacak”, “Bir Kadeh Daha Ver”, “Mahsun Kul”, “Müslüm Gürses Konser albümü”, 1990’da “Meyhaneci/ Kırık Sazım”, “Hüzünlü Günler”, “Arkadaş Kurbanıyım”, “Güle Güle Git”, 1991’de “Bir Bilebilsen/ Zalim”, “Sen Nerdesin Ben Nerdeyim”, “Yüreğimden Vurdun Beni”, “Bir de Benden Dinleyin”, “Her Şey Yalan”, “Yaşamalısın”, 1992’de “Müslümce 92”, 1993’te “Ah Gülüm”, “Dağlarda Kar Olsaydım”, “Kralların Müzik Şöleni”, 1994’te “Senden Vazgeçmem”, “İnsaf – Kahire Resitali”, 1995’te “Benim Meselem”, “Bir Avuç Gözyaşı”, 1996’da “Topraktan Bedene”, “Şiirlerim Şarkılarım”, 1997’de “Sultanım”, “Usta – Ne Yazar”, “Nerelerdesin”, 1998’de “Müslüm Gürses Klasikleri” albümleri yayımlandı.
“Arkadaşım”, “Garipler” ve “Vay Canım” albümleri 1999’da müzikseverlerle buluşan sanatçının ayrıca 2000’de “Biz Babadan Böyle Gördük”, “Zavallım”, 2001’de “Müslümce Türküler”, “Sadece”, “Yanlış Yaptım”, “Dünya Yalan”, 2002’de Açık Hava Konser albümleri- 1, 2, 3, “Müslüm Baba ile Yolculuk”, “Paramparça”, 2003’te “Yanarım”, “İkimizin Yerine”, 2004’te “Uyanma Zamanı”, 2005’te “Ayrılık Acı Bir Şey”, 2005’te “Bakma”, 2006’da “Gönül Teknem”, “Aşk Tesadüfleri Sever”, 2009’da “Sandık”, 2010’da “Yalan Dünya”, 2013’te “Veda – Ervah-ı Ezelde”, 2013 ve 2014’te “Baba Şarkılar 1-2” albümleri çıktı.
38 filmde rol aldı
Müslüm Gürses, arabesk furyasının yükseldiği dönemde Yeşilçam’a da adım attı. Çoğu şarkılı, türkülü olmak üzere 38 filmde rol alan Gürses, ilk kez 1979’da çekilen “İsyankar” filmiyle kamera karşısına geçti.
Genellikle suça sürüklenen, alkolizmin batağına saplanmış gençlerin, acı dolu hayat hikayelerinin işlendiği filmlerde rol alan sanatçı, kariyerinin son döneminde de komedi filmlerinde yardımcı oyuncu olarak göründü.
Sanatçı, 1980’de “Bağrı Yanık”, “İtirazım Var”, “Hasret”, “Kul Sevdası “Zeytin Gözlüm”, 1981’de “Mutlu Ol Yeter”, 1983’te “Anlatamadım”, 1984’te “Ağlattı Kader”, “Bir Yıldız Doğuyor”, “Çare Sende Allah’ım”, “Garibanlar”, “Sev Yeter”, 1985’te “Güldür Yüzümü”, “İkizler”, “Kul Kuldan Beter”, “Yaranamadım”, 1986’da “Beleşçiler”, “Çığlık”, “Seher Vakti”, “Töre”, “Yıkıla Yıkıla”, “Kader Rüzgarı”, “Kısmetin En Güzeli”, “Küskünüm”, 1987’de “Oğlum”, “Talihsizler”, 1988’de “Yalnızlık Korkusu”, 1990’da “Dertler İnsanı”, “Dünya Boştur”, 2000’de “Sevmemeli”, 2002’de “Bir Akıllı Bir Deli”, “Muhabbet Kuşları”, “Ömerçip”, 2005’te “Balans ve Manevra”, 2006’da “Amerikalılar Karadeniz’de 2”, 2008’de “Esrarlı Gözler”, 2011’de “Şov Bizinıs” filmlerinde oynadı.
Muhterem Nur, Müslüm Gürses’in en büyük destekçisi oldu
Sinema oyuncusu Muhterem Nur ile 1982’de Malatya turnesinde ilk kez karşılaşan ve “Sahneye ilk kim çıkacak” kavgası eden sanatçı, bu olaydan sonra Nur’dan ayrılmadı.
Çocukluğunda hiçbir filmini kaçırmadığı ve büyük bir hayranlık duyduğu Muhterem Nur ile 1986’da hayatını birleştiren Gürses’in, “Esrarlı gözler” isimli şarkısını Muhterem Nur için bestelediği söylendi. O dönem Türk sinemasında oldukça popüler bir konumda olan Nur, eşinin isteğiyle sanat yaşamını sonlandırırken, Gürses’in yaşamındaki en büyük destekçisi oldu.
Müslüm Gürses, eşiyle ilgili yaptığı bir açıklamada, “Her insana bel bağlamam ama Muhterem Hanım, bu dünyanın insanı değil. Ben bugün bir yerlere gelmişsem bunda yüzde 90 Muhterem Hanım’ın payı vardır.” ifadelerini kullanırken, Muhterem Nur ise “Ondan önce yaşamıyordum. Mutlu olmayı, huzuru anladım. Eğer bir gün gözlerim görmez, ayaklarım tutmaz, kollarım da yukarıya kalkıp ona yardım etmezse, o zaman Müslüm’ü yalnız bırakırım.” açıklamasında bulunmuştu.
44 yıllık kariyerinde 78 albüme imza attı
Yaklaşık 44 yıllık kariyerinin büyük bölümünde, hemen her yıl birkaç albüme imza atan ve toplam 78 albüm çıkaran Gürses, yaşamı boyunca “kenar mahalle” ya da “varoş” müziği yaptığı yönünde eleştirilere maruz kalsa da her türden müzisyenin ve müzikseverin saygısını kazanmayı başardı.
Usta sanatçı, 15 Kasım 2012’de geçirdiği by-pass ameliyatından sonra akciğer ve kalp yetmezliği nedeniyle yoğun bakıma kaldırıldı. Dört ay yoğun bakımda kalan sanatçı solunum cihazına bağlandı. Müslüm Gürses, 3 Mart 2013’te tedavi gördüğü İstanbul Memorial Hastanesinde hayatını kaybetti, cenazesi Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
Mütevazı karakteriyle bilinen Gürses’in yaşamını beyaz perdeye aktaran “Müslüm” filmi ise sanatçının Şanlıurfa’daki çocukluğundan başlayıp Adana’da keşfedilmesine ve İstanbul’da yıldızlaşmasına kadar pek çok bilinmeyen yönünü 2018’de sinemaseverlere sunmuştu.
]]>Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş da hem hukukçu olarak hem de somut olmayan kültür mirasımıza katkıda bulunarak, eserlerin gelecek nesillere aktarılması için telif konusunda hassa olduklarını dile getirdi.
MANSUR YAVAŞ’A BÜYÜK İLGİ

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin ev sahipliğinde dün düzenlenen geceye MESAM Başkanı Recep Ergül, Başkan vekili ve eski Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Mustafa Kul, yönetim kurulu üyeleri, aralarında Musa Eroğlu, Mehmet Seske, Kadir İpek gibi sanatçılarında olduğu yaklaşık dört yüz MESAM üyesi katıldı.
Gecede, 6 Şubat depreminde yaşamını yitirenler de unutulmadı. MESAM tarafından hazırlanan deprem videosu, geceye katılanlara duygulu anlar yaşattı.
Gecenin ev sahipliğini üstlenen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, MESAM üyeleri ve sanatçıları tarafından büyük ilgi gördü.
DÜZENLİ TELİF ÖDEYEN TEK BELEDİYE
Ankara Büyükşehir Belediyesinin düzenli telif ödeyen tek belediye olduğunu belirten MESAM Başkanı Recep Ergül yaptığı konuşmada, siyasetin bir tarafı olmadıklarını söyledi.
MESAM’ın 182 ülkede temsil edilen tek Türk Kurumu olduğunu, 14 bin üyesi ile en büyük meslek birliği olduğunu söyleyen Recep Ergül, geçtiğimiz 14 Aralık’ta 17. Genel Olağan Kurulu’nda mevcut yönetimin büyük bir oy çoğunluğuyla seçildiğini hatırlattı.
“ANKARA MODELİNİ TÜM ÜLKEDE HAYATA GEÇİRECEĞİZ”
Türkiye’de bin 394 belediyeden sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile lisanslama protokolü olduğunu belirten Recep Ergül, “Geçen yıl sayın başkanımız Mansur Yavaş’la görüşmemiz ardından hemen harekete geçtiler.
Konser lisanslama ve Ankara’da yaşayan sanatçılarımıza sahip çıkan bir model ortaya konuldu. Hedefimiz bu modeli bütün illerimizde hayata geçirmek. Mansur Yavaş başkanımız buna bir öncülük yapmış oldu. Devamını da umarım biz getireceğiz” dedi.
Ergül sözlerine şöyle devam etti;
“Ankara’da yaklaşık bin iki yüz üyemiz var. Bu programın ev sahibi Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş. Pandemi döneminde müzisyenlere, sanatçılara en fazla sahip çıkan Ankara Büyükşehir Belediyesi oldu.
6 Şubat depreminde 11 gün boyunca deprem bölgesindeydik. En fazla rastladığımız kurum da Ankara Büyükşehir Belediyesi oldu. Sanata ve sanatçıya destek veren sayın Mansur Yavaş’a teşekkür ediyoruz.”
BÜTÜN KONSERLERİMİZDE TELİF ÖDÜYORUZ
Başkan Mansur Yavaş ise konuşmasında MESAM Yönetimi ve Başkan Ergül’ü başarılı çalışmalarından dolayı tebrik ederek, MESAM ile işbirliği yapmaya devam edeceklerini söyledi.

MESAM’ın özellikle telif haklarında başarılı olduğunu söyleyen Mansur Yavaş, “Biz de bütün konserlerimiz de telif haklarımızı ödüyoruz. Hem hukukçu olarak hem de somut olmayan kültür mirasımıza katkımız olsun diye.
Gelecek nesillere de aktarılsın, gitsin diye. İnşallah gidecek. Bugün sistemde kayıt olduğu için kaybolmuyor. Ancak Anadolu’da dolaşa dolaşa bu eserler Türkiye’ye kazandırıldı” dedi.
MUSA EROĞLU TÜRKÜLERİYLE UNUTULMAZ BİR GECE YAŞATTI
Sanatçı Musa Eroğlu, gecede seslendirdiği birbirinden güzel türkülerle geceye damga vururken, sanatçılar Mehmet Seske, Nurullah Akçayır, Erhan Yılmaz, Ali Demirhan, Ferhat Durmuş, eski Bakan ve MESAM Başkan Vekili Mustafa Kul ve çok sayıda sanatçı sahne aldı.
]]>Kültür, sanat, bilim, spor, siyaset ve iş dünyasının duayen isimlerini “Türkiye’nin Çınarları” projesi kapsamında fotoğraflayan Anadolu Ajansı, ebruzen Hikmet Barutçugil ile bir araya geldi.
Barutçugil, sanat hayatının dönüm noktalarını, ebru sanatının geçmişini ve bugününü AA muhabirine anlattı.
Dünyaya gözlerini açtığı Malatya’da, çocukluğunun ilk 10 yılını geçiren Barutçugil, çocukluğundan itibaren el becerisi olduğunun söylendiğini belirterek, “Büyük bahçeli kerpiç bir evde otururduk. Çocukluğumda hayal ettiğim Malatya şimdi maalesef yok. Bahçemizde değişik lezzette kayısı ağaçları vardı.” diye konuştu.
“Ebruzenliğimin yanında mücellitliğim de var”
Sanatçı, bahçedeki küçük süs havuzuna attığı kayısı yapraklarına elindeki çubuklarla şekil vermeye çalışmanın en büyük çocukluk hobisi olduğunu aktararak, şunları kaydetti:
“Sonradan fark ettik ki meğerse ebrunun zemin oradan başlamış. Suyun üstünde bir şeyler yüzdürüp bir şeyler şekillendirmeye orada başlamışım. 10 yaşındayken ailece İstanbul’a göç ettik. 10 yaşında ilkokulu bitirdim. Benden 2 yaş büyük abimle beraber başlamıştım okula. 10 yaşındayken ilkokul bitti ama tabi bu arada eğitim zayıf kaldı ki okuma alışkanlığım olmadı. O yıllarda yaz tatillerinde çocuklar işe girerdi, ailenin maddi ihtiyacından değil hayatı öğrensinler diye. Ben de bir mücellithanede çalışmaya başladım. O bilgileri hala devam ettiriyorum. Ebruzenliğimin yanında mücellitliğim de var. Tüm ailem hukukçuydu. Rahmetli babam da noterdi. Ben de çocukluğumdan beri babamın hep sağ koluydum. O, Bakırköy 2. Noteri olarak tayin edildi. Onun yanında çalışmaya başladım. Önce temizlik işiyle başladım. Daha sonra daktilo öğrendim. Veznedarı ve başkatibi oldum.”
Barutçugil, hukuk ya da iktisat okuması beklenirken, teyzesinin kızını güzel sanatlar sınavına götürdüğünde hayatının değiştiğini vurgulayarak, “Teyze kızım mimar olmak istiyor. Çocukluğundan beri ona hazırlanıyor Ankara’da yaşıyorlar. Sınav zamanı teyzem aradı, ‘Aman Ayşe’yi yalnız bırakma. İstanbul’u bilmez. Götür, kaydını yaptır.’ dedi. Güzel Sanatlar Akademisine gittik. Oraya ön kayıt yaptırıp sınava girilecek. Okula girince deniz kenarında olmasından etkilendim. Biraz dolaştım sağda solda, atölyelerde çocuklar çalışıyorlar, çamurlarla oynuyorlar, resimler, heykeller falan… Okul birden çok hoşuma gitti. Baktım puanım da tutuyor. Teyzemin kızını imtihana getireceğim, oturup arabada bekleyecektim. ‘Ben de kaydolmak istiyorum.’ dedim. ‘Hangi bölüm?’ diye sordu, birden dondum. ‘Ağabey neler var?’ dedim. ‘Tekstil olsun’ dedim. Hiçbir beklentim yoktu. 15-20 gün bir zaman geçti, sonuçları öğrenmeye gittik. Ayşe gitti bakmaya, ben arabada bekliyorum. 15-20 dakika sonra geldi, kapıyı sertçe çarptı oturdu. ‘Seneye bir daha girersin üzülme.’ dedim. ‘Sen beşincilikle kazanmışsın. Ben 32. yedek.’ dedi. ‘Ben neymişim be?’ dedim. O da girdi sonra, endüstri tasarım okudu. Çok güzel işler yaptı. Bu hayatımda bir dönüm noktası oldu.” dedi.
“Akademide öğrenci olmanın getirdiği bir sürü faydasını da gördüm”
Emin Barın’la öğrenciliğinin ilk yıllarında tanıştığını ifade eden Barutçugil, geleneksel sanatlara Emin Barın’ın yönlendirmesiyle ilgi duyduğunu söyledi.
Usta sanatçı, ebru sanatıyla Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki hat levhalarını incelerken tanıştığını kaydederek, sözlerini şöyle sürdürdü:
“O zaman gönlüme bir aşktır düştü. Emin Hocam’a ‘Ebru nedir?’ diye sordum. ‘Su üzerine yapılır evladım.’ dedi. O yıllarda da bir tek kişi bu işle ciddi olarak uğraşıyor. O da Mustafa Düzgünman, Üsküdarlı bir attar. Benim de tek bildiğim şey, su ve boya. Kaynak, kitap, hiçbir şey yok. Elime nasıl bir su, nasıl bir boya geçtiyse suyun üstünde yüzdürüp onları bir kağıda aktarmaya çalıştım. Tabii çıkanlar evvelkilerin hiçbirine benzemiyor. Çıkanlar da hoşuma gidiyor ama ne olduğunu ben de bilmiyorum. Akademide öğrenci olmanın getirdiği bir sürü faydasını da gördüm. Bu denemeler iki sene kadar devam etti. 1975 yılı Bilim ve Teknik Dergisi’nin mayıs sayısının kapak fotoğrafı benim yaptığım ebrulara çok benziyordu. O anda fark ettim ki bu tabiatta var olan bir şey. Mikro ve makro kozmos arasındaki sonsuzlukta bu görüntüler var. Toprak katmanlarından tutun mikroskoptaki kan hücresinin 4 bin kere büyütülmüş fotoğrafında bir battal ebruyu görüyorsunuz. Emin Hocam’dan çok büyük destek gördüm.”
İlk sergisini hocası Emin Barın’la açmayı planladığını ancak Barın’ın ömrünün vefa etmediğini aktaran sanatçı, beraber üreterek, birkaç imzalı eserler yapmayı kendisinin de bir gelenek olarak talebeleriyle sürdürdüğünü dile getirdi.
Hikmet Barutçugil, ebru sanatında kendi tekniğinin “Barut Ebrusu” olarak isimlendirildiğini ifade ederek, “Ebru bence resim, müzik ve mimari gibi bir ana sanat dalının adı. Geçmişte sadece kağıtta sıkışıp kalmış fakat doğru yöntem, doğru boyar madde kullandığınızda bence ebrulanmayacak yüzey yoktur. Şimdi ebru sanatında başka sanatlarla birleşerek büyük bir açılım oldu. 17 yedi sene süren bir çalışma sonunda ebrunun nasıl yapıldığını anlatan bir kitap çıktı. İnsanlar o kitaptan takip ederek ebru yapmaya başladı.” şeklinde konuştu.
“Büyük bir hazineyi kilitlemiş, üstüne oturmuşuz”
Ebrunun ilk adının “Türk kağıdı” olduğunu vurgulayan ve tüm dünyada geniş kitlelere ulaştığını söyleyen Barutçugil, 1992’de ABD’de düzenlenen Uluslararası Ebru Kongresi’nin açılışında “İslam Sanatlarının Estetik Prensipleri” başlıklı bir konuşma yaptığını kaydetti.
Usta sanatçı, dünyanın ebruyu Türk sanatı olarak bildiğini ve bunun kalıcı mekanı olarak İstanbul Ebru Evi’ni kurduğunu söyledi. Ebru Evi’nin gelecekte müzeye dönüşeceğini sözlerine ekleyen Barutçugil, “Biz kültür ve sanatta uluslararası olmak istiyorsak önce ulusal olmak zorundayız. Onların yaptıklarını taklit ederek yaranmaya çalıştık, maalesef başaralı olamadık. 1990’lı yıllarda gittiğim ülkelerde insanlara ‘Türk kültürü hakkında ne biliyorsunuz?’ diye sorduğumda, ‘Şiş kebap, rakı, göbek dansı, lokum’ diyorlardı. Biz büyük bir hazineyi kilitlemiş, üstüne oturmuşuz ve dilencilik yapmışız. Şimdi insanlarımız özünün farkına varmaya başladı. Son 500 yılda ebru sanatında 5 kişiden bahsederken bugün 15 bin kişi olduğu tahmin ediliyor.” değerlendirmesinde bulundu.
Batı sanatlarının göze, Doğu sanatlarının ise gönle hitap ettiğinin altını çizen Barutçugil, İslam sanatlarının özünde ilahi güzelliği arayış çabası olduğuna vurgu yaptı.
Usta sanatçı, mutasavvıf yazar Ahmet Yüksel Özemre’nin “Ebru Duası”nı da okuyarak, sözlerini tamamladı.
]]>Tayyare Kültür Merkezi’ndeki açılış törenine katılan Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş, “Bu sergi benim için çok heyecan verici ve çok özel oldu.” dedi.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir” adlı eserinde Bursa’yı tanımlarken kullandığı “ikinci zaman” ifadesinden ilhamla serginin isminin belirlendiğini kaydeden Aktaş, “Büyük edebiyatçımızın, Bursa’da gördüğü bu ihtişamı ortaya çıkarmak için yapılması gereken çalışmalar var ama sanata da ciddi şekilde ihtiyaç var. Zira sanatın ruhumuzu besleyen ve bakış açımızı zenginleştiren yönünü her zaman aklımızda tutuyoruz.” şeklinde konuştu.
Aktaş, sergiye eserleriyle destek veren her bir sanatçının, bakış açılarıyla Bursa’nın tarihi ve kültürel yapısını çok iyi yansıttığına vurgu yaparak, serginin farklı illere de taşınacağını söyledi.
“Sanatçılar kendi Bursalarını gösterdi”
Serginin küratörü İsmail Erdoğan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Bursa’ya özel bir muhabbet beslediğini belirterek, “Osmanlı kültürü açısından sevilesi bir şehir burası. Çok farklı yapıları, o yapıların uyandırdığı farklı sesleriyle insanı devamlı kendine çeken, çağıran bir şehir.” ifadelerini kullandı.
Erdoğan, yaptığı işle Bursa’yı buluşturma isteğinden dolayı serginin doğduğuna dikkati çekerek, şunları söyledi:
“Bursa için ne yapabilirim diye düşünürken yolumuz Kültür A.Ş. ile kesişti. Onlarla Bursa’yı Bursalılara, bu şehrin bilinenlerini başka gözlerle anlatmak fikrinde birleştik. Bu projenin aynı zamanda şöyle bir tarafı var. Üretilen bu eserler aynı zamanda bir defterin, bir yapbozun üzerinde hayatımıza dokunan ürünlere de dönüşüyor. Bu kapsamda işi organize etmeye başladım ve farklı alanlardan sanatçıları bir araya getirdim. Bu fikirden onlara bahsettim. Çok hoşlarına gitti. Sonrasında sanatçılarımızı Bursa’da ağırladık, Bursa’da belirli mekanlara götürdük, gezdirdik. Onlardan bize kendi Bursalarını göstermelerini istedik. Kendi üslupları çerçevesinde bu şehre dair gördüklerini eserlerine yansıttılar ve böyle bir sonuç çıktı ortaya.”
“Bursa İstanbul’dan sonra en çok sevdiğim şehir”
Sergiye iki çalışmasıyla katılan sanatçı Aygül Okutan ise ilk eserinde Yeşil Türbe’yi çizdiğini belirterek, “Bursa benim için çok önemli. İstanbul’dan sonra en çok sevdiğim şehir. Çok ilhamla yaptım bu eserimi. Yeşil Türbe’nin girişi ve bir dervişin figürü var. Tavsiye üzerine Bursa’da yaşayan biri üzerinden yola çıktım ve buranın yerlilerinden Fahri Dede’nin yüzünden esinlenerek bu eserimi yaptım.” dedi.
Okutan, ikinci eserine dair ise “Üç sene önce başladığım bir seri var. Farklı ülkelerin ve milletlerin danslarını resmediyorum. Bu eserde ilk defa Türkiye’nin bir geleneksel dansını yaptım. Geleneksel dansları çizince değişik bir enerji hissediyorum. Çünkü geleneksel dans normal bir şey değil, yüzyıllarca geçmişe ait kültürel bir kod.” değerlendirmesinde bulundu.
Hikmet Barutçugil, Cemal Toy, Ahmet Öğreten, Engin Korkmaz, Levent Karaduman, Dağıstan Çetinkaya, Zafer Örs, Mehlika Hilal Kırca, Yasin Yaman, Büşra Yurtseven, Hüseyin Ünlü ve Ömer Faruk Boyacı’nın yanı sıra Çinli sanatçı Ali Lei Gong ve Said Lei de eserleriyle sergiye katkı sağladı.
Sergi 5 Şubat’a kadar ziyaret edilebilecek.
]]>