KAMERA: SADIK KARAKULOĞLU
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Çorlu tren faciası davasının 25 Nisan’a ertelenmesinin ardından ailelerle birlikte duruşmanın yapıldığı salonun önünde açıklama yaptı. Özel, “Buradan Recep Tayyip Erdoğan’a bir çağrıda bulunuyorum. Ben salona bugün girdim ve tarafımı belli ettim. Ben, evlatlarını kaybetmiş iki annenin arasında oturdum. Sen de 25 Nisan günü gel. Cesaretin varsa, yüzün tutuyorsa gel, tarafını göster. Yargılananların tarafına otur. Bu katilleri savunanların tarafına otur. Yanına da yargılatmadığın TCDD Genel Müdürü’nü al, o günkü bakanı al, Binali Yıldırım’ı al; yan yana, diz dize katillerin tarafına geçin” çağrısını yaptı.
Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde 8 Temmuz 2018 yılında meydana gelen, 7’si çocuk 25 kişinin hayatını kaybettiği ve 300’den fazla kişinin yaralandığı tren faciasına ilişkin 13 sanığın yargılandığı davanın 19’uncu duruşması, bugün Çorlu Halk Eğitim Merkezi’nde yapıldı. Karar verilmesi beklenen duruşmada mahkeme heyeti, ara kararı açıklayarak davayı 25 Nisan tarihine erteledi.
“İKİ AY SONRAYA ERTELEMEK VİCDANSIZLIKTIR, KORKAKLIKTIR”
Kararın ardından CHP Genel Başkanı Özgür Özel, ailelerle birlikte açıklama mahkeme önünde açıklama yaptı. Faciada oğlu Oğuz Arda Sel’in konuşmasının ardından söz alan Özel, ailelerin acısını paylaştığını belirterek şunları söyledi:
“Bu kazada hayatını kaybedenler, sakat kalanlar ve bu kazadan sonra ömürleri boyunca bu travmayı atlatamayacak olanlar nasıl ayağa kalktılar da buraya kadar geldi diye şaşacağınız analar, burada dimdik adalet arıyorlar. Bu kazada hayatını kaybeden, yakınlarını geri getirebilecekleri ya da 3 yaşında kolu kopan çocuğunun kolunu geri getirebileceği için gelmiyor buraya. Bundan sonra yaşanacak benzer bir faciaya engel olayım da ben yandım, başka analar yanmasın, başka evlatlar yanmasın, başka gencecik canlar toprağa düşmesin diye geliyorlar. Buradaki mücadeleyi acılı ailelerin yakarışları olarak duymayın. Bundan sonra hiçbir ana ağlamasın diye burada gelip duruyorlar, yürüyorlar. 19 duruşmadır burayı bırakmıyorlar. Bugün karar duruşması dendi. Aileler zaten buradaydılar. Geldik, duruşma salonu ağzına kadar doluydu. Normalde zaten bugün karar vermeyecek olsa bunu avukatlara söyler, ‘Şöyle bir engelim var. 2 ay sonraya erteleyeceğim’ der. Bu insanlara bu kadar zulmetmez. Köylerinden, evlerinden kalkıp yaşlı gözleriyle, bastonlarıyla, acılarıyla buraya gelip bu insanlara yoklamayı alıp ‘2 ay sonraya erteledim’ demek vicdansızlıktır, korkaklıktır.
“BURADA 100 KİŞİYSEK BİN KİŞİ OLACAĞIZ”
25 Nisan günü -buradan size söz olsun- burada 100 kişiysek bin kişi olacağız, bin kişiysek 10 bin kişi olacağız. Bu kalabalıktan korkup da kaçanlar şunu bilsinler. 25 Nisan günü ben yine buradayım. Çok daha büyük bir çağrıyla, çok daha kalabalık ailelerimizin yanında olacağız. Adalet arayışının yanında olacağız. Bu adaleti bu rayların altında bırakmayacağız. Bu rejime ezdirtmeyeceğiz ve ben buradan Recep Tayyip Erdoğan’a bir çağrıda bulunuyorum. Ben salona bugün girdim ve tarafımı belli ettim. Ben, evlatlarını kaybetmiş iki annenin arasında oturdum. Sen de 25 Nisan günü gel. Madem bu davayla bu kadar ilgilisin. Bu dava yüzünden görevden alınan genel müdürü terfi ettirerek Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü’ne dört gün önce açıklıyorsun. Madem mafya filmlerindeki gibi semboller üzerinden konuşuyoruz. Sen diyorsun ya heyete, ‘Ben katilime bile sahip çıkarım. Onu sana yargılatmam. Hatta dört gün önce terfi ettiririm, tarafım’ budur diyorsun ya. Ben bugün tarafımı belli ettim. Ailelerin yanında oturdum. Eğer şu kadar cesaretin varsa, şu kadar yüzün tutuyorsa, eğer gerçekten o kadar cesursan mafya filmlerindeki mafya liderleri gibi sembollerle mesaj verme, gel, tarafını göster. Yargılananların tarafına otur. Bu katilleri savunanların tarafına otur. Yanına da yargılatmadığın TCDD Genel Müdürü’nü al, o günkü bakanı al, Binali Yıldırım’ı al; yan yana, diz dize katillerin tarafına geçin.
“KARARI SEÇİMDEN SONRAYA KAÇIRIYORSUN”
Esas meselenin sorumluları olarak en önde oturun. Bu ailelerin gözünün içine bakın ve ‘Bizim tarafımız bu’ deyin . Şunu bilin ki, ezenle ezilen karşı karşıyasa ezilenden tarafız. Ciğeri yananla o ciğerleri yakanlar karşı karşıyaysa ciğeri yananlar tarafız. Bir mağdur varsa mağdurdan tarafız. Sen görülüyor ki hem bu mağdurların hem de bu tedbirler alınmadığı için yanacak diğer canların analarının, babalarının karşısındasın. Benim için senin karşında olmak namus ve şeref borcudur. Sonuna kadar bu tarafta duracağım. Eninde sonunda senden de bütün katillerden de Soma’nın katillerinden de Hendek’in katillerinden de Pamukova’nın katillerinden de Afyon patlamasının katillerinden de teker teker hesap soracağız. Bundan sonra bizim tarafımız belli, senin tarafın da belli oldu. Bu kararın 25 Nisan’a bırakılmasındaki esas mevzuyu da biliyoruz. Kararı seçimden sonraya kaçırıyorsun. Bu kararı seçimden önce verip de toplumun senin ne yaptığını görüp sandıkta senden hesap sorulacağını biliyorsun. Ondan korkuyorsun. Yapacağınız rezillik ortaya çıktı. Sandıktan sonraya kararı kaçırıyorsun. İstediğin yere kadar kaç. Ben bu annelerle birlikte seni kovalamaya devam edeceğim.”
Dava öncesi de ailelerle birlikte Çorlu Santral’dan duruşmanın yapılacağı salona kadar aileler birlikte yürüyen Özel, onların dertlerini dinleyerek sürecin sonuna kadar takipçisi olacaklarının mesajını verdi.
Duruşmanın heyet üyelerinden birinin mazeret bildirmesi üzerine ertelendiği öğrenildi. Adalet ve karar beklerken erteleme kararını duyunca bir kez daha şaşıran aileler duruşmanın yapıldığı salonda durumu protesto etti.
]]>Bartın’da 50 haneli mahalleyi 6 parça kütükten yapılan 30 metre uzunluğundaki ahşap köprü ayırıyor
Yaklaşık 30 santimetre genişliğindeki köprüden yan yana iki insan geçemiyor
BARTIN – Bartın’ın Ulus ilçesinde bulunan Aktaş Köyü Kadiroğlu Mahallesi’ne bağlı bulunan 3 hanede yaşayan 12 kişi, evlerine 6 parça kütükten yapılma 30 metre uzunluğundaki derme çatma köprü ile ulaşabiliyor. İki insanın yan yana geçemediği köprü nedeniyle cenaze ve düğün gibi merasimlerde büyük zorluk yaşayan bölge halkının sel felaketlerinde ise günlerce dış dünya ile bağlantısı kopuyor.
Aktaş Köyü’nde 50 hanenin bulunduğu Kadiroğlu Mahallesini Söğütlü Deresi ikiye ayırıyor. Kadiroğlu Mahallesi’nde ırmağın bir tarafında kalan kısmında 47 ev bulunurken diğer tarafında ise aynı mahalleye bağlı 3 ev yer alıyor. Yarım asırdan fazla zaman öncesinde yapılan 3 evin bulunduğu bölgeye ulaşım ne araçla ne de yayan sağlanabiliyor. Mahalleyi yaklaşık 50 yıl önce 6 parça kütükten yapılan 30 metre uzunluğundaki ahşap köprü birbirine bağlıyor. Yaklaşık 30 santimetre genişliğinde bulunan ve tek tarafında ise geçerken tutunulabilen korkuluğu bulunan köprüden hem araç geçişi mümkün olmadığı gibi iki insanın yan yana yürümesi mümkün olmuyor. Yıllardır atalarından kalan evlerde yaşadıklarını belirten bölge insanı ise yarım asrı aşkın süredir ahşap köprüyü kullanarak, evlerine ulaşabildiklerini ifade etti.
Düğün, cenaze gibi merasimlerde ise büyük zorluk yaşadıklarını anlatan bölge halkı, sel felaketlerinde ise köprünün yıkılarak dünya ile bağlantılarının koptuğunu ifade etti. Her kış mevsiminde ırmağın yükselmesi ve taşması durumlarında köprülerin yıkıldığını ve zarar gördüğünü belirten mahalleli, sular çekildikten sonra yeniden köprüyü yaptıklarını ve onardıklarını ifade etti.
Gözlerinin önünde ev kül oldu hayvanlar yandı
3 evden birinde oğlu Erdal Zortaoğlu ve 2 torunu ile yaşayan Asiye Zortaoğlu, itfaiye ve jandarma araçlarının dereden geçememesi nedeniyle gözlerinin önünde evin kül olduğunu kaydetti. Abiye Zortaoğlu, “Bu bölgede 3 ev var. Yangın çıktığında itfaiye gelemedi, jandarma gelemedi. Ev cayır cayır yandı. Gözlerimizin önünde hayvanlar yandı. İnsanlar zor kurtuldu. Hasta oluyoruz ambulans gelemiyor. Hasta halimle köprüden geçerken, az kalsın suya düşüyordum. Çok büyük zorluk çekiyoruz” dedi.
Yıllardır ulaşım çilesini çektiğini anlatan Erdal Zortaoğlu ise “Yıllardan beri aynı çileyi çekiyorum. Çocuğum seneye okula gidecek, nasıl okula gidip gelecek bilmiyorum. Ufak bir geçit olsa, çok iyi olur. Şeker hastasıyım. babaannem, İstanbul’da yaşamak zorunda kalıyor. Köyde kalmak istiyor ama ulaşım sıkıntısı nedeniyle gelemiyor” ifadelerini kullandı.
Irmağın karşı tarafında yaşayan Mustafa Akın ise, misafirliğe gittiklerinde köprüden geçmekte zorlandıklarını ifade etti. Her selde köprünün yıkıldığını ve yeniden yaptıklarını da hatırlatan Akın, “Bu mahallede yaşayanlar gerçekten zor durumda. Hasta olduğu zaman karşıya ambulans ulaşamıyor. Köprüden geçerken, bir çocuk düşse sorumlusu kim olacak. Vatandaşlarımızın köprüden geçerken hiç bir can güvenliği yok. Devlet büyüklerimizden yardım istiyoruz. Benim çocukluğumdan itibaren bu köprü, bu durumda. Sel geldiğinde köprüyü alıp götürüyor. Ama yıkıldığı zaman, zarar gördüğünde yeniden yapıyoruz” şeklinde konuştu.
Mahalle Muhtarı Mustafa Aktaş ise küçük de olsa bir köprü yapılması için defalarca kez müracaatta bulunduklarını ve netice alamadıklarını belirtti. Devlet yetkililerinden yardım isteyen Muhtar Aktaş,
“Vatandaşlarımız yıllardır bu ağaç köprüden geçiyor. O kadar müracaat ettik. Hiç bir sonuç alamadık. Bu mahallede yaşayan 50 kişi. Dedelerimizden yapılma köprü, her selde yıkılıyor. tamir ediyoruz, kepçe çağırıyoruz, millete öyle ulaşabiliyoruz. Hasta olduğunda yangın çıktığında, ambulans yada itfaiye karşıya geçemiyor. İstanbul’da yaşayan hemşehrilerimiz var, burada arazileri var. Ev yapacaklar ama araç geçiremedikleri için ev yapamıyorlar. En azından bir aracın geçebileceği köprü olsun istiyorlar. İlla eski köprünün olduğu yere değil, yakın bir yere de yapılabilir. Müsait görülen bir yere de yapılabilir. Bize devlet malzeme gibi bazı desteği versinler. Biz kendi imkanlarımız ile de yapmaya talip oluruz” diye konuştu.
Mahalleye yaklaşık 2 kilometre uzaklıkta bir beton köprü bulunduğunu hatırlatan Muhtar Aktaş, bu köprünün ise hem çok uzak olduğunu hem de 3 evin bulunduğu bölgeye hiç bir faydasının bulunmadığı kaydetti.
]]>Aktaş Köyü’nde 50 hanenin bulunduğu Kadiroğlu Mahallesini Söğütlü Deresi ikiye ayırıyor. Kadiroğlu Mahallesi’nde derenin bir tarafında kalan kısmında 47 ev bulunurken diğer tarafında ise aynı mahalleye bağlı 3 ev yer alıyor. Yarım asırdan fazla zaman öncesinde yapılan 3 evin bulunduğu bölgeye ulaşım ne araçla ne de yaya sağlanabiliyor. Mahalleyi yaklaşık 50 yıl önce 6 parça kütükten yapılan 30 metre uzunluğundaki ahşap köprü birbirine bağlıyor. Yaklaşık 30 santimetre genişliğinde bulunan ve tek tarafında ise geçerken tutunulabilen korkuluğu bulunan köprüden hem araç geçişi mümkün olmadığı gibi iki insanın yan yana yürümesi mümkün olmuyor. Yıllardır atalarından kalan evlerde yaşadıklarını belirten bölge insanı ise yarım asrı aşkın süredir ahşap köprüyü kullanarak, evlerine ulaşabildiklerini ifade etti.
Düğün, cenaze gibi merasimlerde ise büyük zorluk yaşadıklarını anlatan bölge halkı, sel felaketlerinde ise köprünün yıkılarak dünya ile bağlantılarının koptuğunu ifade etti. Her kış mevsiminde derenin yükselmesi ve taşması durumlarında köprülerin yıkıldığını ve zarar gördüğünü belirten mahalleli, sular çekildikten sonra yeniden köprüyü yaptıklarını ve onardıklarını ifade etti.
Gözlerinin önünde ev kül oldu hayvanlar yandı
3 evden birinde oğlu Erdal Zortaoğlu ve 2 torunu ile yaşayan Asiye Zortaoğlu, itfaiye ve jandarma araçlarının dereden geçememesi nedeniyle gözlerinin önünde evin kül olduğunu kaydetti. Abiye Zortaoğlu, “Bu bölgede 3 ev var. Yangın çıktığında itfaiye gelemedi, jandarma gelemedi. Ev cayır cayır yandı. Gözlerimizin önünde hayvanlar yandı. İnsanlar zor kurtuldu. Hasta oluyoruz ambulans gelemiyor. Hasta halimle köprüden geçerken, az kalsın suya düşüyordum. Çok büyük zorluk çekiyoruz” dedi.
Yıllardır ulaşım çilesini çektiğini anlatan Erdal Zortaoğlu ise “Yıllardan beri aynı çileyi çekiyorum. Çocuğum seneye okula gidecek, nasıl okula gidip gelecek bilmiyorum. Ufak bir geçit olsa, çok iyi olur. Şeker hastasıyım. Babaannem, İstanbul’da yaşamak zorunda kalıyor. Köyde kalmak istiyor ama ulaşım sıkıntısı nedeniyle gelemiyor” ifadelerini kullandı.
Derenin karşı tarafında yaşayan Mustafa Akın ise, misafirliğe gittiklerinde köprüden geçmekte zorlandıklarını ifade etti. Her selde köprünün yıkıldığını ve yeniden yaptıklarını da hatırlatan Akın, “Bu mahallede yaşayanlar gerçekten zor durumda. Hasta olduğu zaman karşıya ambulans ulaşamıyor. Köprüden geçerken, bir çocuk düşse sorumlusu kim olacak. Vatandaşlarımızın köprüden geçerken hiç bir can güvenliği yok. Devlet büyüklerimizden yardım istiyoruz. Benim çocukluğumdan itibaren bu köprü, bu durumda. Sel geldiğinde köprüyü alıp götürüyor. Ama yıkıldığı zaman, zarar gördüğünde yeniden yapıyoruz” şeklinde konuştu.
Mahalle Muhtarı Mustafa Aktaş ise küçük de olsa bir köprü yapılması için defalarca kez müracaatta bulunduklarını ve netice alamadıklarını belirtti. Devlet yetkililerinden yardım isteyen Muhtar Aktaş,
“Vatandaşlarımız yıllardır bu ağaç köprüden geçiyor. O kadar müracaat ettik. Hiç bir sonuç alamadık. Bu mahallede yaşayan 50 kişi. Dedelerimizden yapılma köprü, her selde yıkılıyor. tamir ediyoruz, kepçe çağırıyoruz, millete öyle ulaşabiliyoruz. Hasta olduğunda yangın çıktığında, ambulans yada itfaiye karşıya geçemiyor. İstanbul’da yaşayan hemşehrilerimiz var, burada arazileri var. Ev yapacaklar ama araç geçiremedikleri için ev yapamıyorlar. En azından bir aracın geçebileceği köprü olsun istiyorlar. İlla eski köprünün olduğu yere değil, yakın bir yere de yapılabilir. Müsait görülen bir yere de yapılabilir. Bize devlet malzeme gibi bazı desteği versinler. Biz kendi imkanlarımız ile de yapmaya talip oluruz” diye konuştu.
Mahalleye yaklaşık 2 kilometre uzaklıkta bir beton köprü bulunduğunu hatırlatan Muhtar Aktaş, bu köprünün ise hem çok uzak olduğunu hem de 3 evin bulunduğu bölgeye hiç bir faydasının bulunmadığı kaydetti. – BARTIN
]]>Sanat yolculuğu için Amerika’dan Londra’ya kadar pek çok yerde bulunan Kojo Marfo’nun eserlerinde samimiyet, sevgi, evrensellik gibi unsurlar ön plana çıkıyor.
Marfo, çalışmalarında Afrika’nın sosyal ve coğrafi dokusunu figüratif yollarla anlatmaya çalışıyor. Doğup büyüdüğü coğrafyada önemli bir yer tutan anaerkil düzenin getirisi olarak kadın figürleri de eserlerinde sıklıkla yer alıyor. Kimi zaman çocuklarına sıkı sıkı sarılan anneler, fiziksel bir dokunuşla birbirine bağlanan aile üyeleri, samimiyet duygusu ile harmanlanan kompozisyonlarda sevgi ve bağımlılık hissi çok net kendini gösteriyor. Blok renkler, güçlü şekiller ve figürler, canlı renklerde betimlediği çiçekli başlıklar, kat kat boncuklu kolyeler takan figürlerle donatılmış resimlerde neşeli ve canlı bir kutlama havası hakim oluyor.
Marfo, eserlerinde ‘Akan Doğurganlık Bebeği’ figürünü kullanmayı da ihmal etmiyor ve sanatı kültürel mirasını araştırmanın ve toplumsal sorunlara ışık tutmanın bir aracı olarak görüyor.
MARFO: UMUTLARI VE ZORLUKLARI YANSITIYOR
Sergi açılışına katılamayan ancak görüntülü bağlanarak görüşlerini dile getiren ressam Kojo Marfo, “Umut Denemesi’ sergisi, hayat yolculuğumuzu tanımlayan keyifleri, umutları ve zorlukları yansıtıyor. Bu zorluklar ve hedefler, tüm varlığımızın temelinde yatıyor ve bu sergi hem kendi yaşadığım hem de bu yolculukta tanıştığım kişilerin şahsi deneyimlerini derinden inceliyor. Bu hikayeleri paylaşarak, genellikle tüm ağırlığı kendi omuzlarında taşımak zorunda kalan bekar annelerin yüklerine ve güçlerine ışık tutarak amacım; başarı ve tatmin yolunda karşılaştığımız engelleri daha iyi ve derinden anlamamızı sağlamak. Sonuca baktığımızda bu sergi, sadece bizlere değil, sevdiklerimize de derin bir neşe ve tatmin sunmayı hedefliyor? dedi.
‘TÜRK KÜLTÜRÜNE AŞİNAYIM”
Daha önce Türkiye’ye hiç gelmediğini ancak kültürünü iyi bildiğini söyleyen Marfo, ‘Pek çok Türk arkadaşım var ve Londra’da pek çok Türk ile tanışıyorum. Türk kültürüne ve mutfağına çok aşinayım. Türkiye’yi ziyaret etme vaktim çoktan geldi ve bugünü iple çekiyorum. Türk halkının, sergimin iletmek istediği karşılıklı anlayış ve ortak insanlık mesajlarını takdir edeceklerini ve bu mesajları benimseyeceklerini umuyorum. Amacım, eserlerimi inceleyen herkesin ortak zorluklarımızı ve engelleri görmesini sağlamak’ diye konuştu.
ÖZTÜRK: ANAERKİL BİR TOPLUMDAN GELİYOR, ANNE ETKİSİ ÇOK FAZLA
DG Art Galeri’de birçok sanatçıya ev sahipliği yaptıklarını ancak ilk kez yurt dışından bir sanatçının eserlerini ağırladıklarını söyleyen serginin küratörü Zeynep Öztürk, ‘Kojo Marfo Ganalı bir sanatçı. Çocukluğunu Gana’da geçirmiş sonraki gençlik zamanları Amerika ve en son durağı ise İngiltere olmuş. Sanat hayatına da aslında İngiltere’de başlamış. Kojo Marfo anaerkil bir toplumdan geliyor, anne etkisi çok fazla. Aslında bize pek uzak olmayan bir düzen. Bizde ataerkil diye nitelediğimiz kültürümüze aslında çekirdek ailemizde anaerkiliz. Kojo Marfo İngiltere’de yaşıyor olsa bile tüm eserlerinde kendi kültüründen objeler, figürler görüyoruz. Bu objeleri ve figürleri resmederken aslında figürler ne kadar durağansa renklerin de bir o kadar canlı ve parlak olması tablolara, eserlerine ritim katmış. Kullanılan malzemeler, aksesuarlar, çiçekler; aslında figürler çok sade ve size direkt göz teması yaratan figürler. Kültürünü yansıtan objeler ve malzemeler kullanmış’ dedi.
‘HER TABLONUN İÇİNDEN AYRI BİR ESER ÇIKACAK GİBİ’
Sergide 12 eser olduğunu ifade eden Öztürk, ‘Sergide 12 eser var ama galeriye baktığımız zaman her tablonun içinden ayrı bir eser çıkacak gibi. Her şey bittiğinde ve yerleştirdiğimizde evet 12 eser var ama sanki 24 eser varmış gibi etkilendim. Kojo Marfo’nun resimlerinde hep anne figürü ve çocuk figürü var. Yan yana, yapışık, annesinden hiç ayrılmayan çocuklar ya kucaklarında ya da yanlarında konumlanmış. Bunun sebebi tabi ki aile bağları. Tüm röportajlarını okuduğumda annesi, büyükannesi, Kojo için o kadar etkili ve değerli ki. Ben tüm resimlerini incelediğimde sanki Kojo Marfo’nun hikayesi ve onun masalıymış gibi betimledim. Bence bu Kojo Marfo’nun masalı’ diye konuştu.
‘İLK FİGÜRÜNDE VİTİLİGO HASTASI OLAN ARKADAŞINI ÇALIŞIYOR’
Eserlerindeki çift rengin dikkat çektiğini söyleyen Öztürk, ‘Eserlerin tümüne baktığımızda dikkatimizi çeken en büyük detaylardan biri de figürlerin üzerindeki çift renk, biri siyah biri beyaz. Karşıma o kadar önemli bir detay çıktı ki çok şaşırdım ve çok etkilendim. Kojo’nun vitiligo hastalığı olan bir arkadaşı var ve ilk figürünü de onu çalışarak yapıyor. Onu çalışıp renklendirdikten sonra çıkan görüntüden etkileniyor. Bundan sonra tüm figürlerinde aslında vitiligo hastalığını farkındalık yaratarak resmetmiş oluyor. İyi ki Türkiye’ye getirdik. Bence tüm Türkiye bu eserleri yakından görmeli. Çok geç tanıdığımızı düşünüyorum ama hikayesini dinlediğim zaman da çok yeni bir sanatçı olduğunu öğreniyorum.
MALAT: BU KADAR ESERİ TÜRKİYE’DE BİR ARAYA GETİRMEKTEN ÇOK GURUR DUYUYORUM
DG Art Project ile iş birliği yaparak eserlerin İstanbul’a gelmesine katkıda bulunan JD Malat Gallery’in sahibi Jean David Malat, ‘Kojo Marfo’nun bu sergisi için DG Art Project ile iş birliği yapmaktan mutluluk duyuyorum. Çok güzel bir sergi olduğunu düşünüyorum. Kojo Marfo’yu Türkiye ile tanıştırdım demeyeceğim çünkü onun zaten Türkiye’de çok iyi tanındığını düşünüyorum. Bunlara enstalasyon diyeceğim, bu enstalasyonları DG Art’ın burada özellikle zemin ve yerleştirme ile çok güzel bir iş çıkardığını düşünüyorum. Bu kadar eseri Türkiye’de bir araya getirmekten çok gurur duyuyorum. Bu eserlerin tamamının Kojo Marfo’nun yaşadığı ve dünya genelinde gördüğümüz sosyal sorunları yansıttığını düşünüyorum. Resimlerin her biri çok ilginç çünkü doğup büyüdüğü ülke olan Gana’nın özel kültürel kıyafetlerini, çiçeklerini ve hayvanlarını yansıtıyor. Kojo Marfo bunlarla beraber oldukça kendini yansıtmayı seven ve kendi yaşadığı sorunları resimlerine yansıtmayı seven bir sanatçı. Bu yüzden onların da çok eşsiz olduğunu düşünüyorum’ dedi.
KOJO MARFO HAKKINDA
Kojo Marfo, 1980 yılında Gana’da doğmuş ve çocukluk yıllarını Gana’nın farklı bölgelerinde geçirmiş. Dünyanın pek çok yerinde alışılagelmiş ataerkil düzenin tam aksi anaerkil düzenin hakim olduğu bir yerde büyüyen Marfo, insanların eserlerinde Akan kültürünü ve Batı’da yaşadığı zorlukların bir yansımasını görmesini istiyor. Sanat anlayışının gelişmesi üzerinde Gana’da okul kütüphanesinde batı sanatı ve Picasso ile tanışmasının büyük rol oynadığını söyleyen Marfo, sanatıyla insanlarla bir bağ kurarken eserlerinde kullandığı çeşitli stiller ve teknikler ile geleneksel Akan sanatına referanslar yaparak eşitsizlikler din, siyaset gibi toplumsal konulara vurgular yapıyor.
]]>İZMİR’de, müşteri olarak taksiye binen Delil Aysal (19) tarafından tabanca ile vurularak ağır yaralanan ve kaldırıldığı hastanede yaşamını yitiren taksi şoförü Oğuz Erge’nin (44) cenazesi, 250 dolayında taksicinin oluşturduğu konvoy ile İzmir Adli Tıp Kurumu morguna getirildi. Konvoya katılan taksi şoförleri, meslektaşları Oğuz Erge’nin öldürülmesine alkış ile tepki gösterdi.
Gaziemir ilçesinde, 31 Aralık saat 03.30 sıralarında evli ve 2 çocuk babası Oğuz Erge’nin kullandığı taksiye, yüzünde medikal maske ve başında kapüşon bulunan Delil Aysal, müşteri olarak bindi. Takşi şoförü Erge’yi bir süre taksiyi çeşitli adreslere dolaştıran Delil Aysal, ineceğini söyleyip cebinden para alır gibi yaparak, yanındaki tabancayı çıkardı. Delil Aysal, peş peşe 3 el ateş edip taksici Erge’yi yaraladı. Ardından taksiyi ve şoförün cebini karıştıran Delil Aysal, Erge’nin kulaklık ve cep telefonunu gasbedip, boş kovanları aldıktan sonra kaçtı.
BAKAN KOCA’DAN ‘BAŞSAĞLIĞI’ MESAJI
Silah sesini duyan çevredekilerin ihbarıyla, olay yerine gelen sağlık ekipleri, direksiyonun başında yaralı halde bulunan Erge’yi, ambulansla İzmir Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırdı. Burada tedaviye alınan Oğuz Erge, yapılan müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Erge’nin vefat haberini, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca yaptığı paylaşımla duyurdu. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın yaptığı paylaşımda şu ifadelere yer verdi:
“Dün gece İzmir Gaziemir’de, taşıdığı yolcu tarafından ateşli silahla vurulan taksi şoförü, tedavi altında olduğu hastanede hayatını kaybetti. Yaralı şoför 112 ambulansla olay yerinden alınıp Gaziemir Devlet Hastanesi’ne nakledilmiş, ilk müdahale sonrası Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde acil operasyon geçirmişti. Kamuoyuna yayılan video kaydı iyiliğe vahşetle mukabele edilebilmesi açısından büyük üzüntüye yol açacak nitelikte. Failin hak ettiği cezayı çekeceğinden kuşkumuz yok. Merhuma Allah’tan rahmet ve yakınlarına başsağlığı diliyorum.”
ARAÇ KAMERASI SİLAHLI SALDIRIYI KAYDETTİ
Tanınmamak için yüzünü medikal maske ile gizleyen ve başında kapüşonu bulunan gaspçı Aysal’ın, hain planını uyguladığı silahlı saldırı anı, araç kamerasınca anbean kaydedildi. Görüntülerde taksi durduktan sonra cebinden para çıkarır gibi yapan Delil Aysal’ın tabancayla 3 el ateş ettiği ve kurşunların isabet ettiği taksi şoförü Erge’nin yan koltuğa doğru devrilip hareketsiz kalması yer alıyor. Delil Aysal’ın tabancayla vurduğu Erge’ye ardından tokat atarak tepkisini ölçmeye çalıştığı, ardından üzerinde ve takside bir şeyler aradıktan sonra kaçtığı da görüntülerden ortaya çıktı.
110 SAATLİK GÖRÜNTÜ İNCELENDİ
Olayla ilgili soruşturma başlatan polis ekipleri, taksideki araç kamerası ve bölgedeki yaklaşık 70 güvenlik kamerasının görüntülerini incelemeye aldı. İzlenen toplam 110 saatlik görüntüden şüphelinin Delil Aysal olduğu tespit edildi. Delil Aysal, saklandığı evde yakalanıp, gözaltına alındı. Emniyetteki işlemlerinin ardından sevk edildiği adliyede tutuklandı.
MESLEKTAŞLARI 250 ARAÇLIK KONVOY İLE CENAZESİ ADLİ TIPA GETİRDİ
Tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitiren Oğuz Erge’nin cenazesi, savcının incelemesinin ardından İzmir Adli Tıp Kurumu morguna gönderildi. 250 taksi şoförü, Oğuz Erge’nin bindirildiği cenaze aracına eşlik etti. Korna basarak tepki gösteren taksi şoförleri Oğuz Erge’nin cenazesini taşıyan nakil aracını İzmir Adli Tıp Kurumu morguna kadar takip etti.
‘TAKSİLERİN İÇ ÇAPI KÜÇÜK’
Uğradığı saldırı sonucu yaşamını yitiren taksi şoförü Oğuz Erge’nin cenazesini İzmir Adli Tıp Kurumu’na teslim edildikten sonra İzmir Şoförler ve Otomobilciler Esnaf Odası Başkanı Celil Anık, DHA muhabirine açıklama yaptı. Başkan Anık, yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi:
“Ben buradan emniyet teşkilatına teşekkür ediyorum. Çünkü 12 saat gibi, hatta 10 saat gibi kısa bir süreçte sanık alındı. Şu an zaten bildiğim kadarıyla da bugün tutuklandı. Bunların olmasını istemeyiz tabii ki. Hani bizim arabalarımızda bir nebze de olsa tedbir var. Bizim İzmir’deki arabalarımızın şu an 1500 tanesinde kamera var. Amerika’daki gibi farklı önlem. Ben Amerika’ya da gittim. Bunu her yerde incelemesini yaptık. Amerika’dakinde hepsi geniş araç, büyük arabalar. Bizim arabalarımızın iç çapı küçük. Bunların içini, ortayı kapattığınız zaman şoför arkadaşımızın ileri geri yapması mümkün değil. Burada en güzel artık teknoloji var. Burada kamera var, o var, bu var. Ama oldu mu da oluyor. Adam öyle bir planla gelmiş ki bunda yapabileceğiniz o rahmetli şoför arkadaşımızın yanında hangimiz olursa olsun yani yapabileceğin bir şey yok. Adam bindi arka tarafa oturdu yani güzel güzel muhabbet ediyor da arkadaş diyor ki ‘seni kimse almamış bak ben aldım’ diyor ‘soğukta arabaya binemedim’ diyor ama adam yapacağını yapıyor.”
‘UYUŞTURUCUNUN ÖNÜ KESİLMELİ’
Oğuz Erge’nin cenazesinin Aydın’ın Söke ilçesi Nalbantlar Mahallesi’nde defnedileceğini bildiren Başkan Anık, “Yarın cenazeyi defnedeceğiz arkadaşlar hep birlikte. Yapacağımız bu. Bundan sonra arkada kalanlara yardımcı olacağız. Elimizden geleni yapacağız. Ama bunlarla ilgili olarak da çalışan arkadaşlarımın da dikkatli olması gerekir. Ama ne kadar dikkatli olursan ol, bana göre bu işin birinci sebebi uyuşturucu. Ben tahmin ediyorum ki seyrettim de yani bu hadiseyi yapan haplı. Yani bunun önünü kesilmesi lazım. Tabii ki arkadaşlarımızın işte biz gece emniyet kemeri takmayalım diyor. Ama bu da çare değil. Yani kanunla olacak bir şey. Kemerle olsa da bir kaza yapsan başına bir iş geliyor. Bunlar da var. Yarın herhangi bir şey yapmadan cenazemizi defnedeceğiz. Gereğini yapacağız.” dedi
Oğuz Erge’nin cenazesi için konvoy yapan 250 taksi şoförü, basın açıklaması sonrasında gerçekleştirilen saldırıya alkışlarla protesto etti. Buca İlçe Emniyet Müdürlüğü ve Güvenlik Şube Müdürlüğü’nde görevli polis memurları da herhangi bir olay yaşanmaması için Adli Tıp Kurumu önünde geniş güvenlik önlemi aldı.
]]>Olay, 16 Ocak saat 01.30 sıralarında Nilüfer ilçesi Ertuğrul Mahallesi Uğur Mumcu Bulvarı’nda meydana geldi. 20 katlı rezidansta ailesiyle yaşayan güzellik uzmanı Özlem Akman, iddiaya göre; 11’inci kattaki evlerinin balkonundan düştü. Binanın dışında kurulu iskeleye de çarpıp, beton zemine düşen Akman, sağlık ekiplerince Bursa Şehir Hastanesi’ne kaldırıldı. Özlem Akman, kurtarılamadı. Cenaze, kesin ölüm nedeninin belirlenmesi için Bursa Adli Tıp Kurumu’nun morguna kaldırılırken, olay sırasında evde bulunan annesi Gönül Uğur, ablası şarkıcı Esra Akman, Esra Akman’ın aynı sitede oturduğu sanayici sevgilisi Kaan Y. (45) ile hayatını kaybeden Özlem Akman’ın erkek arkadaşı Eren K. ifadeleri için polis merkezine götürüldü.
Erkek arkadaşı Eren K. ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne tatile giden Özlem Akman’ın, olaydan 1 gün önce döndüğü, moralinin bozuk olduğu ve kendisini 1 gün boyunca odasına kapatıp, annesi ve ablasıyla konuşmadığı öğrenildi. Özlem Akman’ın, balkona çıkmadan kısa süre önce de telefonda erkek arkadaşıyla tartıştığı belirtildi.
ABLASINA, ‘AYRILAMAM, ANLATAMADIĞIM ŞEYLER VAR’ DEMİŞ
Olayla ilgili soruşturma sürerken Özlem Akman’ın ablası Esra Akman’ın polise verdiği ifade ortaya çıktı. Kardeşinin, erkek arkadaşı Eren K. ve ailesiyle birlikte, 13 Ocak’ta Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne tatile gittiğini, tatil boyunca kendisine ulaşamadığını, 15 Ocak akşamı eve döndüğünde ise kendisini odaya kapattığını söyleyen Esra Akman, ifadesinde şunları söyledi:
“Kardeşimin Eren’le 4 aylık bir ilişkisi vardı. Kısa süre içinde evlilikten bahsetmeye başladı. Bu sebeple, 17 Aralık’ta Eren K. ailesi ile birlikte evimize tanışmak için geldi. Ancak herhangi bir söz veya nişan olmadı. Kardeşim, Eren ile birlikte Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne tatile gidene kadar ilişkilerini konuşma fırsatımız olmadı. 13 Ocak’ta Özlem, erkek arkadaşıyla Kıbrıs’a tatile gitti. Kendisi tatile çıkmadan önce, Kıbrıs’a Eren’in ailesinin de geleceğini söyledi. O gün kardeşimi mutsuz gördüm. Ne olduğunu sorduğumda, ‘Abla gitmem gerekiyor’ dedi ve gitti. Tatildeyken kendisini aramama rağmen hiç ulaşamadım. 15 Ocak’ta Kıbrıs’tan döndü. Saat 21.00 sıralarında eve geldiğinde, annem ile evde salonda oturuyorduk. Valizi ile gelen Özlem odasına çekildi. Yanımıza çağırdım, duşa gireceğini söyledi. Kısa süre sonra yanımıza geldi. Annem, ben ve o salonda oturduk. Çok kötü gözüküyordu. Ben kendisini kötü görünce ne olduğunu sordum. Özlem hiç yüzüme bakmadı, boş şekilde bakışları vardı. ‘Anlatamıyorum abla’ dedi. Ben birkaç kere, ‘Neyin var, ne olduysa bana anlatabilirsin’ dedim. Bana yine ‘Anlatamam abla’ diye karşılık verdi. Boş boş baktığı sırada, ‘Hep para muhabbeti, kartlarımı Eren kullanıyor. Ben de sadece 1-2 kartım var’ dedi. ‘Neden kredi kartlarını verdin’ diye sorduğumda ise ‘Sicili bozuk olduğundan kendisi kart kullanamıyor’ dedi. Neden böyle bir insanla beraber olduğunu, ayrılmasını söylediğimde ise ‘Ayrılamam, anlatamadığım şeyler var’ diye yanıt verdi. ‘Tehdit mi ediyorlar’ dediğimde ise cevap vermedi. Sonra namaz kılacağını söyleyerek yanımızdan kalktı.”
‘HİÇBİR SÖZÜME KARŞILIK VERMEDİ’
İfadesinde, kardeşinin Eren K. tarafından dolandırılıp, takip ve tehdit edildiğini düşündüğünü söyleyen Esra Akman’ın, kardeşinin namaz kıldığı odaya gittiğinde kendisi ile yine konuşmaya çalıştığını belirterek, “Özlem inançlı biriydi. Canı sıkkın olduğu zamanlarda namaz kıldığı oluyordu. Özlem annemin odasına namaz kılmaya gitti. Ben bir 10 dakika sonra Özlem’in yanına gittim. Kendisi seccadenin yanında oturuyordu. Ben de hemen yanına gittim ve yanına oturdum. ‘Ablacım annem var diye anlatamıyorsan, şimdi biz bizeyiz, şimdi bana anlatabilirsin’ dedim. ‘Hep para muhabbeti abla’ dedi. Ben, ‘Para derken ne oldu ablacım, dolandırdılar mı? Bunu da bana söyleyebilirsin’ dedim. Hiç konuşmadı. Ben, ‘Tecavüze mi uğradın, bunu da söyleyebilirsin, başka kötü bir şey mi oldu, her şeyi benimle paylaşabilirsin’ dedim. Hiçbir sözüme karşılık vermedi” dediği öğrenildi.
‘KARDEŞİM İNTİHAR EDENLERE TEPKİ GÖSTERİYORDU’
Polise verdiği ifadesinde, olay günü kardeşiyle konuşurken sigara almak için yan odaya geçtiğini söyleyen Esra Akman, “Bu sırada Özlem, namaz kılmak için giydiği ferace ile mutfağa doğru yürüdü. Sigaramı alıp odamdan çıktığımda Özlem’i mutfakta göremedim. Balkon kapısı açıktı. Balkona çıkıp, aşağıya baktım. Karanlık olduğu için hiçbir şey göremedim. Evi aradım, Özlem’i bulamayınca aynı sitede oturan erkek arkadaşım Kaan Y.’ye haber verdim. Onunla birlikte asansörle aşağıya inip, bahçeye çıktık. Binanın evimizin olduğu tarafını kontrol ettiğimizde, Özlem’i yerde yana doğru yatar vaziyette bulduk. Kulağından kan gelmişti. Kaan, onu hemen kucaklayıp ışık olan yere getirdi. Kalp masajı yaptı ve bir süre sonra ambulans geldi. Hastaneye götürüldü. Annem ile gittiğimiz hastanede ölüm haberini aldık. Kardeşim intihar edebilecek biri değildi. Aksine intihar edenlere tepki gösteriyordu. Önceden böyle bir girişimi de olmadı” diye konuştu.
‘KARDEŞİME 100 BİN LİRA KREDİ ÇEKTİRMİŞ, TAKİP EDİYORMUŞ’
Esra Akman, kardeşinin, Eren K. için kredi çektiğini de ölümünden sonra öğrendiğini belirterek şöyle konuştu:
“Özlem’in ölümünden sonra, Eren K.’nin kardeşime 100 bin lira tutarında kredi çektirdiğini, arkadaşı olan E.K.’den öğrendim. Eren’in ayrıca Özlem’in hesabını kullanarak, kaldıraç oynayıp onu zarara uğrattığını da annemden öğrendim. Ayrıca, Özlem’in iş yerine gelen Eren ile birlikte sürekli para muhabbeti yaşadığını da çalışanı A.B. bana söyledi. Özlem’i tanıyan S.K.’den ise kardeşimin Kıbrıs’a gitmek istemediğini, buna rağmen zorla Kıbrıs’a götürüldüğünü duydum. Eren’in annesi kız kardeşimi ısrarla arayarak, ‘Eren sana evlenme teklif edecek. Bu sebeple kesinlikle Kıbrıs’a gelmesin’ diyerek baskı yapmış. Özlem’in arkadaşı olan H.E. de bana, Eren K.’nin kız kardeşimin WhatsApp uygulamasına kendi telefonunu yükleyerek onu takip ettiğini bana söyledi.”
Esra Akman, kız kardeşi Özlem Akman ile Eren K.’nin tüm hesapları ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kaldıkları süre içerisinde yaptıkları harcamaların incelenmesini talep etti. Akman ayrıca, HTS kayıtlarının da araştırılmasını istedi.
İDDİALARI REDDETTİ
DHA muhabirinin telefonla ulaştığı Eren K. ise hakkındaki suçlamaları reddederek, Özlem Akman ile kesinlikle bir sorun yaşamadıklarını ve kendisini borçlandırmadığını söyledi. Eren K., “Özlem ile hiçbir kavgamız olmadı. Kendisini dolandırmadım. Ailesi Özlem’in cenazesine katılmamı bile istemedi. Ben ablası ile konuştuğumda hep beni suçladılar. Biz Özlem ile 3 aydır birlikteydik. 1 ayı zaten askerde geçti. 2 ayda kim kimi borçlandırıp, tartışır. Kıbrıs’tan dönüşümüzde Sabiha Gökçen Havalimanı’na indik. Sonra bir alışveriş merkezine gittik, yemek yedik. Her şey çok güzeldi. Hatta bir kuyumcuya gidip takı dahi baktık. Dönüş için Bursa’ya yola çıktık. Onu evine bıraktım. Sonra eve geldim diye Özlem’i aradım. Özlem bana çok soğuk konuştu. Özlem’in ailesinde benim altınlarım var. Araba işi ile uğraşıyorum, araç sattıkça biriktirmesi için parasını Özlem’e veriyordum. O da altın yapıp annesine veriyordu. Bana yeni bir araca ihtiyacı olduğunu söylemiş ve aracını değiştirmek için, ‘Biriktirdiğimiz altınlardan 200 bin lira kullanabilir miyim’ demişti. Ben de kullanabileceğini söylemiştim. Benim ondan para almam ya da onu borca sokmam söz konusu değil. Zaten ben paramı biriktirmesi için ona veriyordum” diye konuştu.
]]>Bugün ise bu yan dizilerden biri olan ve yakın zamanda seyirciye sunulacak “The Walking Dead: The Ones Who Live” için dikkat çeken bir detay ortaya çıktı. Görünen o ki yapımcı şirket AMC, kesenin ağzını açmış…
Not: Haberin devamında spoiler bulunmaktadır.
The Walking Dead: The Ones Who Live bütçesi dikkat çekti!
The Walking Dead izleyicilerinin bileceği üzere ana karakterler Rick Grimes (Andrew Lincoln) ve Michonne (Danai Gurira), dizinin son sezonlarına doğru kadrodan ayrıldı. Serinin yaratıcıları ise Grimes efsanesinin böyle bitmesini istemediler. Bu doğrultuda önce bir sinema filmi planlandı, ancak proje iptal edildi.
Hayranların umutları tam sönmüşken The Walking Dead: The Ones Who Live dizisi üzerinde çalışılmaya başlandı. Aradan bir süre geçtikten sonra Grimes hikayesini devam ettirecek bu yapım için bir tarih açıklandı.
Uzun bir süre boyunca birbirinden ayrı kalan Rick Grimes ve Michonne’un birbirlerini bulma çabalarını anlatacak The Walking Dead: The Ones Who Live için geri sayım başlamışken, diziye ayrılan bütçe ortaya çıktı. Miktar, sosyal medyada çok konuşuldu.
Mr and Mrs Smith dizi olarak ekrana dönüyor!
New Jersey Ekonomik Kalkınma Kurumu tarafından paylaşılan bilgilere göre AMC, The Walking Dead: The Ones Who Live dizisinin ilk sezonu için 82 milyon dolar bütçe ayırdı. Bu da bölüm başına 13.7 milyon dolara denk geliyor. Burada çok dikkat çeken bir nokta var.
Ana dizi The Walking Dead’in bölüm başı ortalama bütçesi 3 milyon dolardı. Yani yan dizinin bütçesi, ana dizinin dört katından daha fazla. Sosyal medyada tartışma konusu olan nokta da tam olarak burası. Öte yandan The Walking Dead evreninde geçen diğer yan dizi olan The Walking Dead: Dead City’nin toplam bütçesi ise 72 milyon dolardı.
Buna göre The Walking Dead: The Ones Who Live, sadece ana ve diğer yan yapımları değil, bütün dizileri de geride bırakarak şimdiye kadarki en yüksek bütçeli zombi dizisi olma unvanını eline aldı.
Bütçe neden bu kadar yüksek?
Aslına bakacak olursak The Walking Dead: The Ones Who Live’ın bütçesini dünyanın en popüler dizileri ile karşılaştırdığımızda pek de yüksek olmadığını görebiliriz. Öyle ki Yüzüklerin Efendisi: Güç Yüzükleri’nin her bölümü için 58 milyon dolar, Stranger Things 4. sezonundaki bölümler içinse 30 milyon dolar bütçe ayrılmıştı.
Tabii bu The Walking Dead: The Ones Who Live bütçesinin az olduğu anlamına gelmiyor. Karşılaştırma yapıldığında yanlarında küçük kalsa da yine de yüksek bir miktardan söz ediyoruz.
Bütçenin bu kadar yüksek olmasının en büyük sebebi, oyuncu maaşları. Rick Grimes (Andrew Lincoln) ve Michonne (Danai Gurira) karakterlerine ciddi miktarda maaş ödemesi yapılıyor. Öte yandan enflasyon, prodüksiyon masrafları ve reklamlar da bütçeyi artıran etmenler arasında yer alıyor.
The Walking Dead: The Ones Who Live, 25 Şubat’ta seyirciye sunulacak. Peki siz bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz? Diziden beklentileriniz neler? Görüşlerinizi aşağıdaki Yorumlar kısmından bizimle paylaşabilirsiniz.
]]>Çelik, Habertürk canlı yayınında gündeme ilişkin değerlendirmede bulundu, soruları yanıtladı.
Yargıtay 3. Ceza Dairesinin Anayasa Mahkemesinin (AYM) Gezi Parkı davası hükümlüsü Can Atalay hakkındaki ihlal kararlarına uyulmasına yer olmadığına yönelik kararını nasıl değerlendirdiği sorulan Çelik, şu yanıtı verdi:
“Yüksek mahkemeler arasında bir çelişki var. Bu karar çerçevesinde ortaya çıkan, bir yandan ‘adliye mahkemelerinin son karar mercii Yargıtay’dır’, bir yandan da ‘Anayasa Mahkemesi kararları her şekilde bağlayıcıdır’ gibi iki hüküm yan yana geliyor. İkincisi biliyorsunuz ki yüksek yargı organları arasında ast-üst ilişkisi yok. Yani şu mahkeme bundan üsttedir diyeceğimiz bir düzenleme yok. Sonuç nedir? Milletvekili dokunulmazlığı söz konusu, bir de bunun istisnaları var. Bunun nerede geçerli olduğuna dair Anayasa Mahkemesi kararı diyor ki ‘bu istisnalar yeterince açık belirtilmemiş ve bu somut olaya uygulanabilecek durumda değil.’ Yargıtay’ın da söylediği şu; ‘bu konuda oluşmuş içtihatlar, şimdiye kadar oluşmuş bir sürü karar var.’ Dolayısıyla Türkiye’de yargı kararlarıyla oluşmuş bir içtihat birliği var. Bu taraf, ‘Anayasa Mahkemesi’nin kararı herkes için bağlayıcıdır, bunun uygulanması gerekir’ diyor. Bu taraf da diyor ki, ‘Türkiye’deki içtihat birliğini bozacak şekilde veya Yargıtay’ın adliye mahkemelerinin son karar mercii olması ilkesini bozacak şekilde bir durumun ortaya çıkmaması gerekir.’ diyor. Dolayısıyla bu çelişkinin giderilmesi lazım.”
Söz konusu çelişkinin giderileceği yer konusunda Anayasa’da birbirine muhalif hükümler olduğunu söyleyen Çelik, “Çünkü yıllardır tartışıyoruz bunu. Anayasa, bir ‘Cunta Anayasası’ olarak gündeme gelmiş, ondan sonra Anayasa’yı rehabilite etmek için çeşitli zamanlarda seferber olunmuş, bazı düzenlemeler yapılmış. Bütün bunlardan uzaklaşacağımız mesele Türkiye’ye yeni bir Anayasa yapmak. Türkiye’de yeni bir Anayasa yapılmadığı sürece devlet organları arasında çelişkilerin ortaya çıkması mukadderdir.” diye konuştu.
Anayasa Mahkemesi’nin veya Yargıtay’ın sınırları konusunda karar verecek merci olmadıklarını belirten Çelik, “Her tarafın kendisine göre argümanları var, Sayın Cumhurbaşkanımız, ‘Ben burada hakem pozisyondayım.’ dedi. Cumhurbaşkanlığı makamının burada, devlet organları arasında nihayetinde uyumu gözetme görevi var ama bunun da yazılımla ilgili bir mesele var. Yazılım nedir? Anayasa’dır, eski adıyla Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, devlet teşkilatının esasını oluşturuyor.” ifadelerini kullandı.
Yeni bir Anayasa olmadığı sürece siyaset ve devlet hayatının önüne tahmin edilemeyecek krizlerin geleceğini vurgulayan Ömer Çelik, “Türkiye niçin bir anayasa yapamıyor?, esas mesele bu, bunun üzerinde konuşmak lazım.” dedi.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Anayasa Mahkemesi ile ilgili açıklamalarına ilişkin AK Parti’nin pozisyonunun ne olduğuna ilişkin soruya Çelik, şu yanıtı verdi:
“Burada esas mevzu, yüksek yargı organları arasında bir çelişkinin olması hoş bir durum değil. Daha net bir tablonun ortaya çıkması lazım. Bu çerçevede de bunu giderecek şey, yeni bir Anayasa’nın yapılmasıdır. ‘Cunta Anayasası’ diyoruz, bir sürü müdahale yapılmış ama Türkiye’nin, özellikle siyaset yapanların gelecek nesillere borcu, yeni bir Anayasa’yı hediye etmektir.”
“Bu hassasiyet doğru bir hassasiyettir”
Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da Galatasaray-Fenerbahçe arasındaki Turkcell Süper Kupa maçının ertelenmesine ilişkin soruya karşılık Çelik, şunları söyledi:
“Nihayetinde maçı da FIFA kurallarına göre oynayacaksınız ve FIFA kurallarına uyacaksınız. Kulüplerimizin talepleriyle ilgili birtakım bildirimler, zamanında bildirilmiş ve kabul edilmiş ve bu bir protokole bağlanmış. Daha sonra yeni bildirimler söz konusu olunca onlar da şunu söylemişler, ‘Hepimiz FIFA kurallarıyla bağlıyız, bu bildirimler zamanında yapılsaydı bunu protokole bağlardık. Bu protokolün dışında bir adım atamayız.’ Suudi Arabistan tarafı da FIFA kurallarına uyacak, yoksa o da cezalı duruma düşer. Burada gördüğüm kadarıyla bir planlama hatası yapılmış. Bütün talepler en başta bir protokole bağlansaydı ve bu protokolde yer alsaydı muhtemelen bu kriz olmayacaktı.
Kriz olduktan sonra mesele birdenbire Atatürk tartışmasına döndü. Atatürk tartışmasına dönmesinin sebebi, ‘İstiklal Marşı’nı, Türk bayrağını ve formaların üzerinde Atatürk resmi ve imzası olmasını Suudi Arabistan tarafı kabul etmedi’ diye sunuldu. Halbuki protokole baktığınızda İstiklal Marşı ve Türk bayrağı protokole bağlanmış. Atatürk’le ilgili talep daha sonradan gelmiş. Kriz, bu planlama çerçevesinde ortaya çıkmış. Cumhuriyet Halk Partisi, birdenbire Sayın Cumhurbaşkanımızı, hükümeti, partimizi bir suçlama kampanyasına dönüştürdü.”
Bütün bunlardan bağımsız olarak vatandaşların, hiçbir krizin parçası olmaksızın haklı olarak İstiklal Marşı, Türk bayrağı ve Atatürk’le ilgili hassasiyetlerini ortaya koyduğunu söyleyen Çelik, “Atatürk’le ilgili bir yasaklama söz konusu olduğu ya da bir dışlama söz konusu olduğu gibi bir haber yayıldığında vatandaşlarımız da haklı olarak buna tepki gösterip Atatürk’e sahip çıkıyorlar. Bu hassasiyet doğru bir hassasiyettir. Atatürk’e, bayrağa ve İstiklal Marşı’na sahip çıkılması hassasiyeti doğru bir hassasiyettir. Biz de o hassasiyetin yanında yer aldık. Çünkü artık o maç oynanmamış ve kriz başka bir şeye dönmüş.” diye konuştu.
-“İstiklal Marşı ve bayrakla ilgili bildirimler yapılırken Atatürk’le ilgili de yapılsaydı”
Maçın Suudi Arabistan’da oynanması kararının herkesin onayıyla alındığını belirten Çelik, “Böyle bir tablo ortaya çıksın istenmezdi ama keşke en başta hem İstiklal Marşı hem bayrakla ilgili bildirimler yapılırken Atatürk’le ilgili de yapılsaydı. Hepsi protokole bağlansaydı ve güzel bir şekilde maç oynansaydı.” dedi.
Maçın oynanmamasının siyasi kutuplaşma malzemesi haline getirilmeye çalışıldığını söyleyen Çelik, “Atatürk’le ilgili bir hassasiyete vurgu yapıyorsa birisi burada toplumu bütünleştiren bir dil kullanıyorsa samimidir ama bu Cumhuriyet Halk Partisi’nin yaptığı gibi toplumu ayrıştıran, toplumun belli bir kesimini diğer kesimine karşı bir husumet duygusu içerisinde itmeye çalışan ya da hemen tutup da daha meseleyi anlamadan Cumhurbaşkanlığı makamını ya da partimizi suçlamaya kalkan bir şey varsa bunun istismar olduğunu, sahiplenme olmadığını siyasi hayatımızda defalarca gördük.” ifadelerini kullandı.
Çelik, AK Parti, Cumhur İttifakı veya hükümetin Galatasaray-Fenerbahçe maçındaki olayları organizasyon içerisinde gerçekleşmiş bir sorun olarak görüp görmediğine ilişkin soruya, “Bütün bunların baştan protokole bağlanması lazımdı. Sonradan getirdiğiniz şeyler, bunlar milli hassasiyetimiz açısından son derece kıymetli şeyler ama karşı tarafın da bağlı olduğu bir protokol var. Bu çerçevede değerlendirmek lazım.” yanıtını verdi.
Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı’nın istifa etmesi gerektiğini düşünüp düşünmediği sorulan Çelik, bunun kendisinin değerlendireceği bir konu olmadığını söyledi.
“Toplumumuza bütünleştirme mesajı vermeliyiz”
Siyasetin kutuplaştırıcı değil bütünleştirici bir dile sahip olması gerektiğini vurgulayan Çelik, tarihsel konular üzerinden çıkarılan siyasi kavgaların, mevcuttaki siyasi pozisyonların tahkim edilmesi amacıyla çıkarıldığını ifade etti.
Çelik, “Burada en önemli mesele şu, Türkiye’de niçin belli bir parti, kesim sürekli Atatürk’ten bahsettiğinde toplumun belli bir kesimini ve belli partileri, siyasi organizasyonları suçlayarak işe başlıyor ve bu suçlama hakkını kendinde görüyor? Arkasından bir ‘engizisyon mahkemesi’ kurarak kimin makbul, kimin makbul olmayan vatandaş olduğuna karar verme yetkisine sahip olduğu gibi bir zihinsel sapkınlık içerisine giriyor ve bununla ne elde etmek istiyor?” dedi.
Toplumun bu şekilde zehirlenmesine müsaade edilmemesi gerektiğini dile getiren Çelik, “Atatürk, Türk bayrağı, İstiklal Marşı gibi değerlerimiz ifade edilirken, konumlandırılırken toplumumuza bütünleştirme mesajı vermeliyiz, ayrıştırma mesajı vermemeliyiz.” diye konuştu.
“Kelime-i Tevhid” bayrağı taşıyan kişiye yumruklu saldırıda bulunulması
Ömer Çelik, İstanbul’da düzenlenen “Şehitlerimize Rahmet, Filistin’e Destek, İsrail’e Lanet” yürüyüşünün ardından “Kelime-i Tevhid” bayrağı taşıyan bir kişiye yumruklu saldırıda bulunulması, ardından başlayan “hilafet” tartışmalarına ilişkin soru üzerine, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Bu, hem cahillik hem barbarlık, Kelime-i Tevhid bayrağıyla hilafet bayrağının ne ilgisi var. İlgili kişi, Gazze mitingine katılmış, İsrail’i lanetlemiş, Filistinlilere sahip çıkmış. Elinde Kelime-i Tevhid, ‘la ilahe illallah Muhammedün Resulullah’ yazan bir bayrak var diye, ‘bu bir hilafet talebidir ve anayasal düzene karşı kalkışma suçudur, o mitingde bu bayrağı taşıyanların hepsi de böyle yapmıştır’ diyorlar. Bu absürt, saçma, mantıksızlık zincirini üretenler de barolar. Suç duyurusunda bulunuyorlar, bunlara izin veren İstanbul Valisi’ne de suç duyurusunda bulunuyorlar.”
“Şiddetin her türlüsü kötüdür, her türlü şiddetin reddedilmesi lazım”
Dünyanın her tarafında Gazze ile ilgili müthiş bir vicdan, insanlık dayanışmasının ortaya çıktığına işaret eden Çelik, İsrail’in bu küresel propagandası çerçevesindeki Gazze’deki durumun “Müslüman olanlar-olmayanlar” tartışması haline getirilmeye çalışıldığını ve bu zihin yanlışlığının yanında saf tutulmaması gerektiğini aktardı.
Çelik, “Gencin tutuklanmasını hukuken doğru buluyor musunuz?” sorusuna, şu sözlerle yanıt verdi:
“Bunu ben hukuken değerlendiremem ama bildiğim şu, bir vatandaşımıza yumruk atılmış, yüzü kan içerisinde ve bana göre bunun mutlaka bir müeyyidesi olması lazım. Şiddete karşı çıkmak konusunda kesin prensibimiz olması lazım, çifte standart olmaz. En çok şuna üzüldüm, kadına yönelik şiddete karşı çıkan bazı muhalif partilerdeki kadın siyasetçi arkadaşlarımız, bu şiddeti savundular. Çok üzüldüm buna. Şiddetin her türlüsü kötüdür ve her türlü şiddetin reddedilmesi lazım.”
“Gençlere şiddetin yolunu önermek kadar büyük bir kötülük yoktur”
İnsanların beğenmediği, adaletsiz bulduğu bir meseleden dolayı diğerine şiddet uygulamasının söz konusu olamayacağını vurgulayan Çelik, şöyle devam etti:
“O yumruğu atan gence söylenmesi gereken şudur; ‘Senin bu yaptığın yanlıştır. Az, cahilce bir bilgiyle ve fanatik duygularla gittin birisine şiddet uyguladın. Hayatının sonuna kadar bir daha bunu yapmamalısın, bu yaptığından da utanç duymalısın.’ Bunu demek yerine gidip de ‘çok iyi yaptın, yumruk attın, rejimi, Cumhuriyet’i korudun’ gibi şeyler söylenmesi son derece yanlıştır. Gençlere şiddetin yolunu önermek kadar büyük bir kötülük yoktur. ‘Bu gencin attığı yumruk iyi bir şeydir’ diyen kim varsa, bunu kim savunuyorsa, bu ülkeye de, bu ülkenin gençlerine de kötülük ediyordur.”
“Maalesef fay kırıklarına oynayan pek çok eylem, söylem geliştiriliyor”
“Hilafet” tartışmalarına yönelik soru üzerine de Çelik, böyle bir gündemlerinin asla olmadığının, rejim değişikliği meselesine de sonuna kadar karşı olduklarının altını çizdi.
Çelik, Anıtkabir’de bir kişinin Cumhuriyet rejimine karşı slogan atmasına da değinerek, şunları kaydetti:
“Niye Anıtkabir’de birisi bu sloganı atar, bunun herhangi bir şekilde doğal olmasını kabul etmek mümkün mü? Bu memlekette maalesef fay kırıklarına oynayan pek çok eylem, söylem geliştiriliyor ama zaman içerisinde gördük ki toplumumuz, bütün bunları aşacak olgunlukta. Bunlar defalarca görüldü, Türkiye’yi belli bir atmosfere sokmak isteyen, özellikle seçimlere dönük olarak yapılmak istendiğinde…
Biz en önemli mücadelemizi şan ve şerefle Cumhuriyet’imizin demokrasiyle taçlanması, demokrasinin önündeki vesayetin, engellerin kaldırılması için verdik. Bizim bugün temel meselemiz, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olma vasfının güçlendirilmesinden ibarettir.”
“Böyle bir konu hiçbir yerde gündeme gelmedi”
Çelik, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin demokrasiyle taçlanmasının mücadelesini verdiklerinin altını çizdi.
“AK Parti içerisinde, kendi aranızda hilafet konuşmuyorsunuz o zaman” şeklindeki değerlendirme üzerine Çelik, “Ben bugüne kadar böyle bir şeye hiç rastlamadım, hiçbir yerde de gündeme gelmedi. Mesela, bazı farklı konularda uzmanları dinliyor, konuşuyoruz. En son yakın zamanlarda bazı hocalarımızı çağırıp, kuantum fiziği konuştuk. Her konuda uzman birisi olduğunda zaman zaman çağırıp, konuşuyoruz ama hiç böyle bir tartışma duymadım, herhangi bir şekilde böyle bir konu gündeme gelmedi. Ancak demokrasinin toplumsal hayatta daha derinleşmesi, şehir siyasetiyle demokrasi ilişkisinin daha güçlü kurulması için neler yapmak gerektiğine dair çok kapsamlı konuşmalar yaptık.” diye konuştu.
AK Parti Sözcüsü Çelik, üniversitelerde bazı gençlerin kendilerini ifade etmek, istediğini söylemek konusunda endişeler yaşadığını söylediğinin belirtilmesi üzerine, nefret suçu ve nefret siyaseti olmadığı müddetçe her konunun rahatça konuşulabilmesi gerektiğini vurguladı.
“Hepimizin soyadı Türkiye Cumhuriyeti’dir”
Türkiye’de gençlerin kendini ifade edebilmesi için birçok çalışma yaptıklarını ve yapmaya da devam edeceklerini belirten Çelik, Türkiye Yüzyılı’nın aynı zamanda gençlerin yüzyılı olduğunu, ifade hürriyeti, kendini ifade etme kabiliyetinin gelişmesinin, ülkenin bekası, milletin geleceği açısından da büyük önem taşıdığını dile getirdi.
Çelik, şöyle konuştu:
“Ön yargılarımız, adlarımız, meşreplerimiz, mezheplerimiz, ideolojilerimiz farklı olabilir, hepimizin soyadı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bu çatı hepimiz için büyük bir nimettir. Etrafımıza bakalım, kan, gözyaşı var, sandık, demokrasi, Cumhuriyet yok. Önce sahip olduklarımız üzerinden gidelim, bunlara sahibiz ve bunlar üzerinde titizlenelim. Ortak değerlerimizi birbirimizi ayrıştırmak için değil birbirimizi kucaklamak, el sıkışmak için değerlendirelim. Yumruk yumruğa konuşacağımız bir şey yok.”
Ömer Çelik, ailelerin çocuklarına verebileceği en önemli prensibin de şiddetsiz bir dünya olduğunu, konuşmanın kendisinin başlı başına bir değer olduğunu vurguladı.
(Sürecek)
]]>